Bilindiği üzere, mükellefe haksız iade edilen vergiler, mükelleften gecikme faiziyle geri istenirken; mükelleften fazla veya yersiz tahsil edilen vergiler tecil faizi oranında ve hatta belirli tarihlerden itibaren işletilen faizle iade edilmektedir. Bu çalışma, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 112. maddesinde yer alan ve aynı ekonomik olguya yani paranın haksız olarak elde tutulmasına göre, tarafların kim olduğuna bağlı olarak değişen faiz rejimi hakkındaki kişisel düşüncelerimizi içermektedir. Bu yazıda, iade alan tarafın kimliğiyle bağlı bu ikilemli faiz uygulamasının anayasal vergileme ilkeleri karşısında durumu değerlendirilmiştir.
Vergi ilişkisi, kamu gücüyle donatılmış İdare ile bu güce uyma zorunluluğu bulunan borçlu kişiler (özel-tüzel) arasında kurulu bir ilişkidir. Bu ilişki terazisindeki yapısal eşitsizlik, vergilendirme yetkisinin kullanılmasını kanunilik, öngörülebilirlik ve adalet ilkeleriyle sınırlamayı zorunlu kılmıştır. Söz konusu sınırlamaların uygulanması gereken en önemli alanlardan biri de, hatalı vergilendirmenin maddi sonuçlarının yerine getirilmesidir: İdare mükellefe haksız yere para iade ettiğinde bunun parasal etkisi ne olur; mükellef İdareye haksız yere vergi ödediğinde bu etki ne olur?
Esasen, yasal düzenlemeler kapsamında bu iki sorunun yanıtı bellidir, nettir. Mükellefe haksız yere iade edilen vergi, VUK md. 112/3 uyarınca gecikme faiziyle birlikte geri alınmaktadır. Buna karşılık mükellef aleyhine yapılan hatalar nedeniyle fazla veya yersiz tahsil edilen vergiler, VUK md. 112/4 uyarınca tecil faizi oranında hesaplanan bir faizle ve hatta faizin başlangıcı belirli tarihlere bağlanarak iade edilmektedir. Böylece aynı paranın hukuka aykırı olarak elde tutulması şeklindeki aynı ekonomik koşullara bağlı oluşan sonuçlar, parayı haksız yere elinde tutan tarafın kim olduğuna göre farklı bedellendirilmektedir.
Halbuki, hukuk devleti, idarenin, hukuka aykırı işlemlerinin sonuçlarından sorumlu olmasını ve bu sonuçların gerçek anlamda giderilmesini zorunlu kılmaktadır. İdarenin hukuka aykırı tahsilatının mükellefe iadesinde, iadenin paranın zaman içindeki değer kaybını daha düşük faizle yapılması, mükellef açısından ciddi bir ekonomik değer kaybı oluşturmaktadır. Bu durum ise hukuki güvenlik ve etkili hukuki koruma beklentisiyle örtüşmeyen bir sonuç yaratmaktadır.
Konuya Anayasal eşitlik ilkesi çerçevesinde baktığımızda, eşitlik kuralı, aynı hukuki durumda bulunanlara aynı kuralların uygulanmasını, farklı muamelenin ise objektif ve makul bir gerekçeye dayanmasını gerektirir. Tartıştığımız konuda, aynı paranın aynı hukuki sebepten kaynaklı haksız yere elde tutulması hususu, parayı elde tutan tarafa göre farkı hukuki muameleyi gerektir bir zorunluluk mudur, bu hususun netleştirilmesi önem arzedecektir. Kişisel düşüncemiz, İdarenin alacaklı olduğu hallerde gecikme faizi; mükellefin alacaklı olduğu hallerde tecil faizi uygulanması, aynı hukuki muameleye farklı hukuk kuralı getirmekte, bu da alacaklının kimliğine göre eşit olmayan bir sonuç doğurmasına sebebiyet vermektedir.
Konuya bir de ölçülülük penceresinden bakacak olursak, daha düşük faizle iade yapılmasının hangi meşru amaca hizmet ettiği de ayrı bir tartışmadır. Kamu maliyesinin korunması elbette meşru bir amaçtır; ancak hukuka aykırı olarak tahsil edilen paranın değerinin mükellef aleyhine olacak şekilde düşürülmesi bu meşru amacın bir gerekçesi olarak gösterilemez. Zira, hukuka aykırı bir tahsilatın ekonomik karşılığının, mükellefe uygulanan düşük oranlı faiz nedeniyle idarede bırakılması, idare lehine oluşabilecek haksız bir zenginleşmenin adeta kurumsallaşmasına sebep olacaktır, hatta olmaktadır.
Verginin, haksız kullanandan iadesi aşamasında uygulanacak iki farklı faiz oranının, yasal mevzuat kapsamında tarafların kimliğine göre farklılaştırılmasının anayasal ilkelere aykırılığı elbette çok daha derin tartışmayı gerektirir.
Sonuç olarak, belirtmek isteriz ki, VUK md. 112/3. maddesi ile 112/4. maddesi arasındaki farklılık, yani yasa ile oluşturulan ikilem, sadece teknik bir düzenleme tercihinin ötesinde, İdare ile mükellef arasındaki parasal ilişkinin karşılıklılık ilkesi kapsamında kurulup kurulmadığına ilişkin bir denge sorunudur. Sorunun yeni bir yasal düzenleme olmadan giderilemeyeceği de açıktır. Yine de, mükellefe yapılan haksız iadede gecikme faizi, mükelleften yapılan haksız tahsilatta ise tecil faizi uygulanması, aynı ekonomik sonuçtan kaynaklanan hukuki muameleye farklı parasal sonuç yaratmaktadır. Kanımızca, kamu alacağının konumu ve yasa koyucunun takdir yetkisi, bu parasal farklılığı haklı kılacak objektif ve makul bir gerekçeye dayanmamaktadır. Nitekim, aynı ekonomik olgudan kaynaklanan parasal değer kaybının önlenmesine yönelik getirilen düzenlemelerde, taraflar arasında yapılacak eşitlikçi hukuk, hem İdareyi tarhiyat ve tahsilat süreçlerinde daha özenli olmaya yöneltecek, hem de mükellefin İdareye duyduğu hukuki güveni güçlendirecektir. c