Türkiye’de son yıllarda girişimcilik ekosisteminde önemli bir hareketlilik var. Teknokentler, hızlandırma programları, yatırım fonları ve melek yatırım ağları giderek büyüyor. Ancak hâlâ yapısal bir eksiklik dikkat çekiyor: Üniversite düzeyinde disiplinler arası ve uygulama odaklı girişimcilik eğitimi yeterince yaygın değil.
1990’ların sonunda Stockholm School of Entrepreneurship (SSES) modeli ortaya çıktığında, aslında yalnızca yeni bir eğitim programı kurulmadı; üniversitelerin girişimcilik kavramına bakışı da değişmeye başladı. Altı farklı üniversitenin ortaklığıyla oluşturulan bu yapı, girişimcilik eğitimini sadece işletme fakültelerinin konusu olmaktan çıkarıp; mühendislikten tasarıma, tıptan sosyal bilimlere kadar disiplinler arası bir yetkinlik alanına dönüştürdü.
Bugün dünya genelinde başarılı girişimcilik ekosistemlerine baktığımızda, ortak bir özellik dikkat çekiyor: Girişimcilik artık “mezun olduktan sonra düşünülecek bir kariyer seçeneği” değil, öğrencilik döneminde deneyimlenen bir öğrenme modeli olarak ele alınıyor. Stockholm School of Entrepreneurship’in en önemli başarısı da tam olarak burada yatıyor. Öğrenciler yalnızca teorik dersler almıyor; iş modeli geliştirme, tasarım odaklı düşünme, yaratıcı problem çözme, ekip kurma ve yatırımcı sunumu gibi uygulamalı süreçlerden geçiyor. Daha da önemlisi, mühendislik öğrencisi ile hukuk öğrencisi, tasarımcı ile biyolog aynı takımda çalışabiliyor.
Rekabet yerine iş birliği merkezde
Modelin dikkat çekici yönlerinden biri de üniversiteler arası rekabet yerine iş birliğini merkeze koyması. Her üniversite kendi akademik gücünü sisteme dahil ediyor ve öğrenciler ortak bir girişimcilik havuzundan yararlanıyor. Böylece girişimcilik eğitimi, tek bir kampüsün sınırları içine sıkışmıyor.
Sonuçlar da oldukça etkileyici. Programdan geçen öğrencilerin önemli bir kısmı girişimcilik kariyerine yöneliyor; binlerce öğrenciye ulaşılmış durumda ve mezunlar tarafından kurulan şirket sayısı ciddi bir ekonomik etki yaratıyor. Ancak burada asıl mesele startup sayısından çok daha büyük: Üniversitelerin “iş arayan mezun” yetiştiren kurumlardan, “değer üreten bireyler” yetiştiren yapılara dönüşmesi.
Benzer modellerin yalnızca İsveç’te değil, Avustralya, Norveç, Danimarka ve Almanya’da da yaygınlaşması tesadüf değil. Çünkü dünya artık girişimciliği yalnızca teknoloji şirketi kurmak olarak görmüyor. Girişimcilik; problem çözme, belirsizlik yönetimi, yenilik geliştirme ve ekonomik dönüşüme liderlik etme becerisi olarak kabul ediliyor. Bu nedenle modern ekonomilerde girişimcilik eğitimi, mühendislik veya yabancı dil kadar temel bir yetkinlik alanına dönüşmeye başladı.
Girişimcilik eğitimi stratejik bir kalkınma konusu olabilir
Türkiye’de ise son yıllarda girişimcilik ekosisteminde önemli bir hareketlilik var. Teknokentler, hızlandırma programları, yatırım fonları ve melek yatırım ağları giderek büyüyor. Ancak hâlâ yapısal bir eksiklik dikkat çekiyor: Üniversite düzeyinde disiplinler arası ve uygulama odaklı girişimcilik eğitimi yeterince yaygın değil. Pek çok üniversitede girişimcilik dersleri hâlâ seçmeli ve teorik çerçevede ilerliyor. Öğrenciler çoğu zaman gerçek bir girişim deneyimi yaşamadan mezun oluyor.
Oysa Türkiye’nin genç nüfusu düşünüldüğünde, girişimcilik eğitimi stratejik bir kalkınma konusu olarak ele alınabilir. Özellikle İstanbul gibi büyük bir metropol, üniversite yoğunluğu ve özel sektör kapasitesi sayesinde böyle bir model için son derece uygun bir zemin sunuyor.
Bu noktada “İstanbul Girişim Akademisi” benzeri bir yapı önemli bir fırsat olabilir. Kamu ve vakıf üniversitelerinin ortak olduğu, öğrencilerin üniversiteler üstü bir girişimcilik programına katılabildiği, sektör profesyonelleri ile akademisyenlerin birlikte eğitim verdiği bir model Türkiye’de ciddi bir etki yaratabilir. Boğaziçi, İTÜ, Yıldız Teknik, Koç, Sabancı ve Özyeğin gibi üniversitelerin belirli modüllerde ortak hareket ettiği bir yapı, yalnızca eğitim alanında değil, ekosistem gelişiminde de yeni bir eşik oluşturabilir.
Öğrenciler yalnızca sunum dinlememeli, şirket kurmalı
Böyle bir modelin başarısı için üç kritik unsur öne çıkıyor. Birincisi, eğitimin mutlaka uygulama merkezli olması. Öğrenciler yalnızca sunum dinlememeli; şirket kurmalı, müşteri görüşmesi yapmalı, ürün geliştirmeli ve başarısızlığı deneyimlemeli. İkincisi, disiplinlerarası yapı korunmalı. Çünkü günümüzün büyük girişimleri artık tek bir uzmanlık alanından doğmuyor. Üçüncüsü ise özel sektör ve yatırımcıların sistemin doğal parçası haline gelmesi gerekiyor. Üniversite ile piyasa arasındaki mesafe ne kadar azalırsa, girişimcilik eğitiminin etkisi o kadar artacaktır.
İstanbul için konuşacaksak, önde gelen üniversitelerimizin iş birliğiyle kurulan, öğrencilerin burada alacakları dersleri kredi olarak mezuniyetlerine saydırabilecekleri bir sistem geliştirilebilir.
Türkiye’nin kalkınma hedefleri açısından meseleye bakıldığında, girişimcilik eğitimi yalnızca startup üretmek için değil; teknoloji geliştirme kapasitesini artırmak, genç işsizliğini azaltmak, yenilikçi KOBİ’ler oluşturmak ve küresel rekabet gücü kazanmak için de kritik önem taşıyor.
Üniversitelerin rekabet yerine iş birliği halinde kurabileceği ortak bir İstanbul Girişim Akademisi’nin belirli bir noktaya gelmiş girişimcilik ekosistemimizi nicelik ve nitelik olarak daha da derinleştireceği muhakkaktır.