Jeo-politik gelişmeler zaten başımızın belası. Enerji fiyatlarına olan yansımaları da işin tuzu-biberi. Ancak, bu gelişmelerden bağımsız olarak da, vaziyet iyi değil. Sanayi şirketlerinin durumu ortada. Her gün, yeni bir şirketle ilgili menfi haberlere uyanıyoruz. Ki, bu gelişmeler fon krizi patladığı 16 Eylül öncesinde de çoktan pişmeye başlamıştı. Ağustos ayında sanayi üretim endeksi %1.9 azalmıştı. İmalat Satın Alma Yöneticileri Endeksi (PMI) Eylül’de 47.9 değerine gerilemişti. Yılın son aylarında bu trendin artarak devam etmesi sürpriz olmayacak.
Bazıları dezenflasyon programının ekonomide soğuma gerektirdiğini ve aslında yaşanmakta olan fon krizinin bu soğumayı sağladığını, bu nedenle de hem MB’nın faiz indirimleri konusunda elini güçlendirdiğini, hem de oluşan soğuma nedeniyle enflasyondaki düşüşün hız kazanacağını iddia ediyorlar. Gelişmeleri bundan daha yanlış bir okuma olamaz.
Dezenflasyon programının ana (ve bence de baştan tartışmalı) dayanağı şöyle özetlenebilir: “Ekonomi soğutulduğunda şirketlerin satışları yavaşladığı için müşteriyi kaybetmeden fiyat artırmaları zorlaşır. Şirketler fiyat artışlarını erteler, indirim yapar veya kâr marjlarından feragat eder. İşgücü piyasası zayıfladığında ücret pazarlığı da çalışanların aleyhine döner.” Ancak, Türkiye’de enflasyon basit bir talep yüksekliğinden kaynaklanmadı.
Evet, seçim harcamalarının mutlaka bir etkisi vardı. Ancak, asıl patlama sermaye hareketleri serbestisi olan bir ekonomide asla izlenmemesi gereken ve müthiş bir finansal baskılamaya (TL tasarrufçusunun parasal varlıklarının erimesine) yol açan irrasyonel bir ekonomi politikasının sonucunda ortaya çıktı. 2023’te “rasyonel” politikalara geri dönüldüğünde zaten servet dağılımı son derece bozulmuş, ve orta sınıfların alım gücü erimişti. Böyle bir tablo karşısında, sadece talebi kısmaya yönelik bir dezenflasyon politikası tabii ki istenen sonuçları veremeyecektir.
Yukarıdaki cümlede “sadece” diyorum çünkü programın başarılı olabilmesi için izlenen sıkılaştırıcı para politikasıyla eşanlı olarak üretim kapasitesini güçlendiren bir stratejinin varlığı da elzem. Bu strateji enflasyonun yalnızca talep yetersizliği sayesinde değil, ekonominin daha verimli çalışması sayesinde de düşmesini hedefler. Bu strateji içerisinde reel sektörün desteklenmesi, KOBİ'lerin finansmana erişiminin güçlendirilmesi ve hedefli sosyal koruma programlarının uygulanması da yer alıyor. (Daha geniş bir perspektiften düşünürsek de hedefli sanayi politikalarının hayata geçirilmesi.) Program TL’nin değerlenmesini de içerdiği için, özellikle ihracatçı firmalara yönelik desteklerin artırılması gerekiyor. Ancak geçtiğimiz 3 sene içerisinde, programın bu yanının aksak kaldığını, ve hatta maliye politikası bağlamında bütçe açığının gereksiz yere yabancı finans kuruluşlarının (yanlış) ezberleri doğrultusunda düşük tutulmaya çalışıldığını düşünüyorum.
Hal böyle iken, ve zaten yatırımcı ve tasarruf sahibi açısından güven eksikliğinin tarihsel nedenlerle de çok yüksek olduğu bizim gibi bir ekonomide yaşanan bu fon krizinin program üzerinde menfi etkilerinin olması kaçınılmaz. Her ne kadar ilk rakamlar çok büyük bir kaçış göstermese de, borsadan çıkan yatırımcıların dövize ve altına geçmesi şaşırtıcı olmayacak. Bu durumda zaten enflasyon gelişmeleri karşısında sorgulanan faiz indirim patikası ertelenmek durumunda kalacaktır. Bundan öte, yukarıda belirttiğim gibi, bence programın önemli ve bugüne kadar yeterince eğilinmeyen ayağı olan reel sektör yatırımlarının artırılması, verimlilik ve kapasitelerin güçlendirilmesi de zora girmiş durumda. Reel sektörün önemli finansman kaynaklarından biri de menkul değerler piyasalarıdır. Ancak Fonzi krizi sadece fonlarda parası kalanları değil, tüm borsayı da vurdu. 14 Eylül’den beri BİST30’daki değer kaybı %20’ye yaklaşmış durumda. Özel sektör tahvilleri (ÖST) piyasasında yaşanan gelişmeler de, sanayi şirketlerinin zaten zayıflayan bilançoları üzerine ek bir baskı getiriyor. Son hafta yabancı yatırımcıların özel sektör borçlanma araçlarında yaklaşık 1.3 milyar dolarlık net satış yaptığı; bazı şirketlerin vadesi gelen ödemelerini gerçekleştiremediği bildirildi. TL cinsi finansman bonolarında da yıllık basit faizlerin %45–48 aralığına ulaştığı görülüyor. Bu durum şirketlerin, yatırım finansmanını bıraktık, işletme sermayesi ihtiyaçlarını bile zora sokabilir.
Zaten kurgulanmasında ve uygulanmasında aksaklıkları olan “dezenflasyon programı”nın fon krizi nedeniyle daha fazla zorluklar içerisine girmesi kaçınılmaz gibi gözüküyor.