Finansal piyasalar açısından son dönemin en dikkat çekici gelişmelerinden biri fon piyasasında yaşanan kriz oldu. İlk bakışta belirli fon şirketleri ve yatırım araçlarıyla sınırlı gibi görünen bu gelişme, aslında finansal sistemin en önemli unsurlarından biri olan güven kavramını yeniden gündeme taşıdı. Çünkü yatırımcı açısından mesele yalnızca parasının ne kadar kazandığı değil, gerektiğinde parasına ne ölçüde ve ne kadar hızlı ulaşabileceğidir.
Fonlar son yıllarda Türkiye’de tasarruf sahiplerinin önemli yatırım araçlarından biri haline geldi. Mevduatın yanında alternatif getiri arayan yatırımcılar, hisse senedi, tahvil, para piyasası, altın, döviz ve çeşitli karma fonlara yöneldi. Özellikle yüksek enflasyon döneminde birikimlerin satın alma gücünü koruma arayışı, fonlara olan ilgiyi artırdı. Ancak yatırımcı sayısının ve fon büyüklüklerinin artması, beraberinde daha güçlü denetim ve şeffaflık ihtiyacını da getirdi.
Yaşanan kriz işte tam bu noktada önem kazanıyor.
Fon piyasasında meydana gelen sorunların diğer finansal piyasalara yansımasının ilk kanalı güven olacaktır. Yatırımcı, bir fonda yaşanan problemi bütün fon piyasasına mal ederse, risk algısı hızla değişebilir. Bunun sonucunda yatırımcılar fonlardan çıkıp mevduata, altına, dövize veya doğrudan devlet iç borçlanma senetlerine yönelebilir. Böyle bir davranış tek tek fonların değil, piyasanın genel likidite dengesinin de bozulmasına neden olabilir.
Burada özellikle likidite konusu üzerinde durmak gerekiyor. Bir fonun portföyündeki varlıkların tamamı aynı hızla nakde dönüştürülemez. Yatırımcıların aynı anda yoğun şekilde satış talebinde bulunması halinde fon yöneticilerinin varlık satmak zorunda kalması, bazı piyasalarda fiyatların gerçek değerinin altında oluşmasına yol açabilir. Bu durum da zincirleme bir etki yaratabilir.
Örneğin fonlardan başlayan satış baskısı hisse senedi piyasasına yansıyabilir. Tahvil piyasasında faizler üzerinde baskı oluşabilir. Döviz piyasasında ise yatırımcıların güvenli liman arayışı nedeniyle dövize yönelik talep artabilir. Dolayısıyla fon piyasasındaki bir sorun, doğru yönetilmediği takdirde finansal piyasaların diğer bölümlerine de taşınabilir.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Fon sektöründe yaşanan her problem sistemik kriz anlamına gelmez. Türkiye’nin bankacılık sistemi ile yatırım fonları aynı yapıya sahip değildir. Dolayısıyla bir veya birkaç fon şirketinde yaşanan sorunların doğrudan bütün finansal sistemi tehdit ettiği sonucuna ulaşmak doğru olmaz. Asıl önemli olan, olayın nasıl yönetildiği ve yatırımcı güveninin ne ölçüde korunabildiğidir.
Bence bundan sonraki süreçte en önemli başlık şeffaflık olmalıdır.
Yatırımcı, parasının nerede değerlendirildiğini, fonun hangi riskleri taşıdığını, portföydeki varlıkların nasıl değerlendiğini ve olası bir sorun halinde hangi mekanizmaların devreye gireceğini açık şekilde bilmelidir. Finansal ürünlerin karmaşıklaşması, yatırımcının bilgi ihtiyacını azaltmıyor; tam tersine artırıyor.
Özellikle küçük yatırımcı açısından konu daha da önemli. Büyük yatırımcıların profesyonel danışmanlara ve risk yönetim ekiplerine ulaşma imkânı bulunurken, bireysel yatırımcı çoğu zaman fonun geçmiş performansına bakarak karar veriyor. Oysa geçmişte yüksek getiri sağlamış bir fon, gelecekte de aynı getiriyi sağlayacağı anlamına gelmez.
Bu nedenle yatırımcıların da önemli sorumlulukları bulunuyor. Yüksek getiri beklentisi ile yüksek risk arasındaki ilişki unutulmamalı. “Getirisi yüksek, riski düşük” şeklindeki vaatlere karşı özellikle dikkatli olunmalı. Bir yatırım aracına para yatırmadan önce fonun stratejisi, portföy yapısı, likiditesi ve risk seviyesi mutlaka incelenmeli.
Fon krizinin piyasalar açısından bir başka sonucu da denetim mekanizmalarının yeniden tartışılmasına yol açmasıdır. Sermaye piyasalarının büyümesi sevindirici bir gelişmedir ancak büyüyen piyasanın denetim kapasitesinin de aynı hızda gelişmesi gerekir. Finansal inovasyon ile denetim arasında boşluk oluşursa, sorunların ortaya çıkması kaçınılmaz hale gelir.
Burada düzenleyici kurumlara önemli görev düşüyor. Kurallar yalnızca kriz çıktıktan sonra değil, kriz çıkmadan önce de yatırımcıyı koruyacak şekilde tasarlanmalıdır. Risklerin erken tespit edilmesi, fonların portföy yapısının daha şeffaf hale getirilmesi ve yatırımcıların zamanında bilgilendirilmesi piyasadaki güveni güçlendirecektir.
Önümüzdeki dönemde fon piyasasının yeniden güven kazanması, yalnızca fon sektörünün değil, Türkiye sermaye piyasalarının gelişimi açısından da büyük önem taşıyor. Çünkü Türkiye’nin uzun vadede daha fazla tasarrufa, daha fazla sermaye birikimine ve şirketlerin daha fazla sermaye piyasası finansmanına ihtiyacı var.
Sonuç olarak fon krizine sadece “bazı fonlarda yaşanan problem” şeklinde bakmamak gerekiyor. Bu olay, finansal sistemde güvenin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Yatırımcı güveni zedelendiğinde piyasaların normal işleyişi de zorlaşıyor.
Bundan sonraki dönemde yapılması gereken, paniği büyütmek değil, şeffaflığı artırmak, denetimi güçlendirmek ve yatırımcıya doğru bilgi vermektir. Çünkü finans piyasalarında en değerli varlık yalnızca para değildir; paranın sisteme duyduğu güvendir. Bu güven korunabildiği sürece yaşanan sorunlar yönetilebilir. Güven kaybolduğunda ise küçük bir sorun bile büyük bir piyasa dalgasına dönüşebilir.