Bu ikinci mart ayı… Merkez Bankası faizinde indirim süreci yaşanırken ve bir sonraki toplantıda ne kadar indirime gidileceği üstünde durulurken bir gece yarısı dolaylı olarak tam aksi yönde karar alındı ve faiz fiilen artırıldı.
Merkez Bankası 2025’in martında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması kararının hemen ertesinde benzer bir adım atmış ve faizi fiilen yukarı çekmişti. Daha sonra artış bir anlamda resmi hale getirilmişti.
Bu kez de Merkez Bankası 12 Mart’taki PPK toplantısında faizi ne kadar indirir diye tartışılırken önceki gece açıklanan kararla haftalık repo ihaleleri bir süreliğine askıya alındı. Bu karar ilk bakışta piyasanın bir süre yüzde 37’lik haftalık repo ihale faizi üzerinden değil, yüzde 40’lık gecelik faiz üzerinden fonlanacağı anlamına geliyor. Ancak fiili durum pek öyle değil.
Fon kullanmak durumunda olan bankalar için borçlanma kanalı açık ve faiz yüzde 40 ama bunun için Merkez Bankası’na gitmek gerekmiyor. Çünkü piyasada fazla likidite var ve ihtiyacı olan bankalar gerekli fonu diğer bankalardan sağlayabilecek durumda. Fazla likidite öylesine büyük boyutlu ki bu para “yanlış yollara” sapıp dövize ya da başka alanlara gitmesin diye Merkez Bankası faizini yüzde 40 olarak belirlediği depo ihalesiyle bu likiditeyi çekiyor.
Ama sonuçta faiz fiilen 3 puana yakın artırılmış durumda.
Böylece 12 Mart’taki toplantıda faizin ne kadar indirilebileceğine dönük tartışmalara da nokta konulmuş oldu.
Hatta geçen yılkine benzer bir karar alma süreci yaşanırsa 12 Mart toplantısında haftalık repo ihale faiz oranı yüzde 37’nin üstüne çıkarılabilir.
Geçen yıl olup biteni de bir kez daha hatırlayalım…
Merkez Bankası 20 Mart’ta yüzde 42,50 faizli haftalık fonlamaya ara vermiş, aynı gün gecelik fonlama faizini yüzde 41’den yüzde 46’ya çıkarmış; dolayısıyla faizi fiilen yüzde 42,50’den yüzde 46’ya yükseltmişti. Bu karar PPK’nın ara toplantısında alınmıştı. Nisan ayının zamanında yapılan olağan PPK toplantısında bu kez haftalık faiz yüzde 46’ya, gecelik borç verme faizi yüzde 49’a çıkarılmış, ancak haftalık fonlama kanalı çok az kullanıldığı için faiz yüzde 49’a yakın düzeyde oluşmuş, yüzde 46’lık orana ancak haziran ortasında inilmişti. Merkez Bankası temmuz toplantısında ise faizi yüzde 43’e çekerek indirim sürecini başlatmıştı. Ta ki önceki gece yarısı alınan karara kadar…
Bu arada Merkez Bankası'nın geçen yılki süreç boyunca yüklü miktarda döviz sattığını da vurgulamak gerek.
Mevcut durumda yüzde 37 olan haftalık repo ihale faiz oranı için acaba 12 Mart’taki PPK toplantısında indirim devam eder mi, ederse indirim 0,50 puan mı olur, 1 puan mı tartışması sürerken, bütün bu olasılıklar bir anda rafa kalktı.
Savaşın nasıl seyredeceğini ve etkilerinin ne boyutta olacağını tahmin etmek zorsa da Merkez Bankası herhalde dünden itibaren fiilen yüzde 40’a çıkardığı faizi tutup haftaya perşembe günü yüzde 37’yi esas alarak daha aşağı çekmeyecektir. Zaten yüzde 37, şu an için kağıt üstünde ve uygulanmayan bir faiz. Bu faizi aşağı çekmek için önce onu uygulanan bir faize dönüştürmek gerekir.
Sorunlu bir büyüme hikayesi…
Türkiye ekonomisi geçen yılın son çeyreğinde yüzde 3,4 büyüdü ve yılı yüzde 3,6’lık büyümeyle kapattı.
Yıllık büyümeye ilişkin tahminler de bu orana yakındı, hem zaten ilk üç çeyreğin büyümesi belli olduktan sonra yılın tümünü tahmin etmek de zor sayılmazdı.
Kişi başına gelir de 18 bin doların üstüne çıktı.
Yüzde 3,6 büyüme, 18 bin doların üstünde bir kişi başına gelir; daha ne istenir ki!
Bir kere kişi başına gelir, gelir dağılımı böylesine bozuk olunca pek bir şey ifade etmiyor. Üstelik Türkiye’deki yabancılar hesaba katıldığı halde 18 bin dolarlık bir düzey söz konusu. Hele hele eskiden olduğu gibi yabancılar kapsam dışı tutulsa gelir çok daha yüksek olacaktı.
Ama bu işte bir terslik var değil mi? Neredeyse gelişmiş ülkelere yaklaşıldığını ortaya koyan ya da Türkiye benzeri ülkeleri geride bırakan, ne var ki vatandaşa hiç mi hiç yansımayan bir gelirden söz ediyoruz. Vatandaşa dokunmayan bir refah!
Tarım göçmüş, sanayi direniyor!
Ekonominin yüzde 3,6 büyüdüğü 2025 yılında sektörel bazda neler olduğuna bakınca ortaya çıkan tablo da hiç parlak değil.
Tarım adeta göçmüş, yerinde bile sayamamış. Geçen yıl yüzde 8,8 küçülen tarımın GSYH’deki payı yüzde 4,8’e inmiş durumda. Bu oran, şimdiye kadar görülen en düşük paya işaret ediyor.
TÜİK’in veri setinde GSYH verileri 1995 yılına kadar gidiyor. Otuz yılı aşkın bir veri seti ve böylesine düşük bir oran hiç yok.
Yani tarım, tarım olalı böyle düşük oran görmemiş!
İşte bir zamanlar GSYH içinde yüzde 10’dan fazla paya sahip olan tarımın hali…
Sonucu hepimiz biliyor ve yaşıyoruz. Mevsim sebze ve meyvelerinde bile rekor kıran fiyat artışları. Sonra da mevsim faktörlerini ileri sürmeler, o şekilde gerekçe yaratmalar…
Sanayide 16 yılın en düşük payı
Sanayideki durum tarım kadar vahim değil. Sanayi hiç olmazsa küçülmedi ve yüzde 2,9’luk bir büyüme gösterdi.
Ama sanayinin toplam GSYH’den aldığı pay da son 16 yılın en düşük düzeyinde. Sanayinin toplamdaki payı yüzde 18,6’ya geriledi. Bu oran, 2009’daki yüzde 18,5’ten sonraki en düşük oran.
Sanayi ve tarım büyük sıkıntı içinde, bu tartışılmayacak bir gerçek. Şimdi sıkıntı daha da büyüyecek gibi. Savaş ve bu çerçevede alınan kararlar… Faiz artık daha yukarıda, petrol fiyatları artıyor, bu akaryakıt zammı olarak piyasayı etkileyecek. Maliyetler tırmanacak.
Diğer yandan sanayinin krediye ulaşma olanakları daha da daralacak. Bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde 2026’da tarım ve sanayi başta olmak üzere tüm sektörleri ve dolayısıyla vatandaşı daha zor günlerin beklediği ortada.
