Rüzgâr ve güneşin büyümesi sadece “iyi haber” değil, aynı zamanda “zorunlu strateji”. Çünkü mesele artık yalnızca emisyon azaltmak değil, kuraklığın düşürdüğü hidroelektrik üretimini, ithal doğalgazın yarattığı baskıyı ve jeopolitik kırılganlıkları aynı anda yönetebilmek.
Türkiye enerji dönüşümünde son yılların en kritik eşiklerinden birinde. Ember’in Türkiye Elektrik Görünümü 2026 raporunun ortaya koyduğu tablo, ilk bakışta umut verici: 2025’te rüzgâr enerjisinde 1,9 GW’lık kurulumla tüm zamanların rekoru kırılıyor, güneşten elektrik üretimi son iki yılda iki katına çıkıyor, iki kaynağın toplam payı ilk kez yüzde 22’ye ulaşıyor. Türkiye böylece Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya’daki 16 ülke arasında yüzde 20 eşiğini aşan tek ülke oluyor.
Bu veri önemli. Çünkü enerji dönüşümünde bazen asıl mesele yalnızca büyümek değil, bir eşiği geçmek. Türkiye, rüzgâr ve güneşte artık “potansiyeli olan ülke” kategorisinden çıkıp, bölgesinde yön gösteren ülke konumuna yerleşiyor. Bu, yalnızca kurulu güç artışıyla ilgili bir hikâye değil; aynı zamanda enerji güvenliği, ithalat bağımlılığı ve sanayi rekabeti açısından da yeni bir dönem anlamına geliyor.
Doğalgazın payı %22’ye kadar geriledi
Daha da dikkat çekici olan şu: Rüzgâr ve güneşteki bu yükseliş, bir zamanlar elektrik üretiminin neredeyse yarısını karşılayan doğalgazın payını yüzde 22’ye kadar geriletmiş durumda. Yani yenilenebilir enerji artık yalnızca “temiz” bir alternatif değil; pahalı ve dışa bağımlı kaynakları sistem dışına iten gerçek bir denge unsuru. Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı enerji faturası baskısı düşünüldüğünde, bu gelişmenin iklim politikasından daha büyük bir anlamı var: Ekonomik kırılganlığı azaltan stratejik bir yön değişikliği.
Temel çelişki: Kömür
Ama tam da bu noktada tabi ki tabloyu romantikleştirmemek gerekiyor. Çünkü dönüşüm hızlansa da, sistemin ağırlık merkezi hâlâ değişmiş değil. Türkiye’de elektrik üretiminde en büyük pay hâlâ kömürde. Üstelik bu kömürün üçte ikisi ithal kaynaklara dayanıyor. Yani bir yanda rüzgâr ve güneşte bölgesel liderlikten söz ederken, diğer yanda elektrik üretiminde yüzde 34 payla kömürün birinci sırada kalması, Türkiye’nin enerji denklemindeki temel çelişkiyi ortaya koyuyor.
Evet, Türkiye temiz enerji hikâyesi yazıyor, ama eski enerji düzenini henüz masadan kaldırmış değil.
İklim krizi, hidroelektriği güvenli liman olmaktan çıkarıyor
Bu çelişkiyi daha görünür kılan bir başka unsur da kuraklık. Türkiye’de yenilenebilir enerji denince uzun yıllar boyunca hidroelektrik neredeyse doğal lider kabul edildi. Oysa son 30 yılın analizi artık daha sert bir gerçeğe işaret ediyor: İklim krizi, hidroelektriği güvenli liman olmaktan çıkarıyor.
Atatürk, Karakaya ve Keban barajlarının son 10 yıldaki ortalama üretiminin 1996-2005 dönemine göre yüzde 29 düşmesi tesadüfi bir oynaklık değil; yapısal bir uyarı. Bu kayıp doğalgaz santralleriyle ikame edildiğinde ise Türkiye’ye yılda ortalama 1,8 milyar dolarlık ek ithalat faturası çıkıyor. Başka bir ifadeyle, kuraklık artık yalnızca çevresel bir risk değil, doğrudan enerji maliyeti üreten ekonomik bir baskı unsuru.
Tam da bu nedenle raporun belki de en kritik mesajı, rüzgâr ve güneşin büyümesini sadece “iyi haber” olarak değil, aynı zamanda “zorunlu strateji” olarak okumamız gerektiği. Çünkü mesele artık yalnızca emisyon azaltmak değil; kuraklığın düşürdüğü hidroelektrik üretimini, ithal doğalgazın yarattığı baskıyı ve jeopolitik kırılganlıkları aynı anda yönetebilmek.
Ciddi bir yol ayrımındayız
Önümüzde ciddi bir yol ayrımı var. 2026’dan itibaren yerli kömür santrallerine verilecek piyasa üstü alım garantilerinin kömür üretimini yeniden yukarı çekme riski, tam da bu nedenle kritik. Çünkü bugün
Türkiye’nin önünde iki ayrı enerji hikâyesi var. Biri, rüzgâr, güneş ve depolamayla daha dirençli, daha yerli, daha düşük maliyetli bir sistem kurma hikâyesi. Diğeri ise dönüşüm ivmesini korurken eski yapıyı teşviklerle ayakta tutma refleksi. Türkiye yenilenebilir enerjide büyüyor mu? Evet, büyüyor. Ama, bu büyüme, elektrik sisteminin omurgasını değiştirecek kadar güçlü ve kararlı mı? İşte bu soruya cevap bulmak gerekiyor.
COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanan bir ülke için belki de en anlamlı gösterge tam burada yatıyor. Türkiye, enerji dönüşümünü yalnızca rakamlarla değil, tercihleriyle de anlatmak zorunda.
