Türkiye’de dış ticaret açığını azaltmak için ücretleri baskılayarak birim işgücü maliyetlerini düşüremeyiz. Reel ücretlerdeki erime, zayıflayan alım gücü rekabetçiliği olumsuz etkiliyor. İç talep ücretlerden çok kredi ve kamu harcamalarıyla desteklendiği müddetçe bu mümkün değil.
Haziran 2023’te çok ciddi hale gelmiş olan sorun swaplarla ve carry trade ile aşıldı ve bugüne gelindi. Ancak 3,5 yıla yakındır devam eden bu politika aslında her zamanki gibi geçici bir önlemden ibaret. Almanya’nın yüzde 8’i aşan bir cari fazla verdiği, AB’de 3 yıllık ortalamada yüzde 6’lık bir fazlanın aşılmaması yönünde bir kural olduğu ama Almanya’nın daha yüksek fazla vermeye devam ettiği yazılmıştı. Bir teze göre 2008-09’a kadar Almanya’da birim iş gücü maliyetleri düşük seyrettiği için hem iç talep ve ithalat talebi zayıf kaldı hem de ihracatta düşük maliyetler nedeniyle fiyat rekabeti avantajı kazanıldı. Ancak son 2008-2017 döneminde ücretler arttığı halde cari fazla sürdü, hatta yükseldi. Esas olarak dış ticaret fazlasından kaynaklanan bu durum –yüzde 8,5 fazlanın yüzde 7,8’i dış ticaret kaynaklıydı- Almanya’nın belki de birim ücret maliyeti avantajına ihtiyacı olmadığını, üretimin yüksek teknolojili olmasından dolayı ithalatta ve ihracatta fiyat elastikiyetlerinin düşük olduğunu düşünürsek, gösteriyor olabilirdi. Nitekim bu konuda yaklaşık on sene önce yapılmış yayınlar var.
Türkiye’de durum farklıdır. Ücretler ve birim işgücü maliyetleri uzun süre işgücü verimliliğindeki artışın üzerinde arttı. Zaman zaman –örneğin 1990’larda- verimliliğin altında seyreden ücret artışları sıklıkla verimlikten kopuyor. Yani ya üzerinde ya altında seyredebiliyor. İşgücü yapısındaki yapısal değişimin de ücret artışları lehinde etki yaptığını, bu etkinin eğitimle de (kısmen) açıklanabildiğini, kriz dönemlerinde dönüşümün daha da belirgin hale geldiğini çünkü işten çıkarmalar sırasında genelde verimli çalışanların işte tutulduğunu saptayabiliyoruz.
Birim işgücü maliyetleri daha düşük olsaydı, özellikle ihracatın fiyat elastikiyetinden dolayı, daha düşük dış açık verilebilir miydi veya verilebilir mi? İlk bakışta doğru gibi görünebilir görünen bu tezin –çünkü kompozisyon Alman ekonomisine hiç benzemiyor- genel dengede doğru olmama ihtimali yüksek. Almanya ücretleri artırarak ithalat talebini canlandırmayı ve maliyetler yükseleceği için ihracat hacmini de daraltmayı, bu yolla aşırı fazlayı eritebileceğini düşünebilir. Burada durum tam tersidir. Üstelik fiyat etkisi nedeniyle hacim daralsa bile Almanya’nın dış ticaret fazlası yükselen ücretler nedeniyle çok fazla erimeyebilirdi ki zaten bu olsa olsa yüzde 8-8,5 yüzde 6’ya daralsın diye yapılabilirdi. Ancak yıllar geçtikçe bu durum değişti ve Almanya 2024’te yüzde 3.78 ve 2025’te sadece yüzde 2,36 fazla verdi. Durum özellikle Ukrayna savaşı sonrası değişti.
Orada sonunda durum değişti ancak Türkiye’de birim ücret maliyetini düşürmek hiçbir zaman çözüm değildi. Öncelikle tüketime alışmış, göçmenlerle 90 milyonu aşan bir nüfus ve güçlü iç talepten bahsediyoruz. Sonrasında iç talebi tetikleyen en önemli kalem ücretler değil. Esasen işsizlik hayli yüksek seyrediyor ve reel ücretler eriyip duruyor. Artan borçlanma talebi hane halkı harcamalarını en çok kredi mekanizmasının ve ara ara kamu harcamalarının tetiklediğini gösteriyor. Ücret sepetine bakarken transfer harcamalarını da dâhil etmek gerekiyor. Ayrıca enformel ekonomiyi de göz önüne almak şart. Öte yandan, efektif döviz ihtiyacına gelirken dış ticaret açığının cari açığa tam olarak tercüme olmasına engel olan en önemli kalemi, turizmi de unutmamak lazım. Dış ticaret açığında sınırlı bir daralma için birim ücret maliyetlerini düşürmeye çalışmak saf ekonomi açısından bile cazip bir yol olmayabilir. İhracatı artırıp ithalatı azaltmak amacıyla atılacak bir adımın ilk etabının ithalatın bileşimini/maliyetini düşürmeye çalışmak olduğu da söylenebilir. Son ürün olarak ihracat kalemlerine işaret etmek ve buradan başlamak akılcı görünmüyor. İhracat zaten KOBİ’lerin son önlem olarak başvurdukları bir kalem olageldi. 2018’le kıyaslayınca değişen önemli madde dışarıya sermaye kaçışı denebilir. Seçim yaklaştıkça değil birim ücret maliyetini düşürmek tam tersine siyasi bir döngüyle kayıpların bir kısmının telafi edilmesi beklenmelidir. 2027’de sınırlı ama 2028’de ciddi oranda bir telafi beklenebilir.
Bu noktadan sonra dış ticarette rekabet iddiasıyla ücret maliyetinin yüksek olduğunu iddia etmek mümkün olmamalıdır. Reel ücretler enflasyon vergisiyle eritildi ve durum iç talebi baskılayacak kadar derinleşmiş bulunuyor.