“Muhafazakâr devrim” 1918 sonrası bir Alman icadıdır. 1918 sonrasının icadıdır çünkü “Kasım günleri” yani 1919 Ocak ayında Rosa Luxemburg'un ve Karl Liebknecht'in öldürülmesiyle sonuçlanacak olaylar zinciri –4 Kasım 1918 Kiel denizci isyanıyla ateşlenen ve aslında başlangıçta Spartakusbund ile ilgisi olmayan bir zincir- o zaman başlamıştı. Sonraki yıllarda “Kasım günleri” ve “Kasım canileri” Alman sağının ve Hitler’in elbette olumsuzlayarak çok kullandığı ifadeler haline geldi. 1918 Kasım devrimcileri böylece ‘Kasım canileri, Kasım lümpenleri, Kasım isyanı provokatörleri’ adlarıyla anılarak olayın işçi isyanı boyutu zamanla gözlerden kaçırılıyor, “işçi konseyleri düşüncesi” adi suça eşitleniyordu. „Der Spartakusbund“ artık Karl Liebknecht’in zorlamasıyla Rosa Luxemburg’un itirazına rağmen erken harekete geçmiş talihsiz devrimcilerin kahramanca başlattıkları isyan olmaktan çıkarılarak bizzat işçi sınıfının geniş katmanlarının gözünde Almanya’ya karşı yapılmış bir suikasta indirgenmeye çalışılıyordu. “İşçi cumhuriyeti” istemek işçilerin zihninde bile ihanet demek olmalıydı. İşçi konseyi –yani Sovyet- istemek, doğrudan işçi demokrasisi talep etmek suç sayılmakla kalmamalıydı. Zamanla bizzat işçi sınıfının böyle düşünmesi de sağlanmalıydı.
Almanya'nın savaşı askeri değil ekonomik nedenlerden –Osmanlıyı bile şaşırtan, Alman halkının ve askerlerin çoğuna da sürpriz görünen biçimde- aniden kaybetmesi, havlu atması “Kasım günlerinden”, işçi isyanlarından hemen önce gerçekleşmişti. Ekim 1918’de Almanya’ya askeri eğitime gönderilen Osmanlı subaylarının son kafilesi Berlin’e vardığında savaş bitmişti. Esasen Almanya-Osmanlı ilişkileri Haziran 1918’de kopma noktasına gelmişti; ancak bu ayrı bir konu.
Alman gerici küçük burjuvasının ve yenildikleri birdenbire yüzlerine söylenerek terhis edilmeye başlayan –fakat cephedeki duruma bakınca yenilmişe pek de benzemeyen- askerlerin bu ani çöküşe bir suçlu aramaları doğaldı. Savaş nasıl olur da askeri olarak kaybedilmeden kaybedilirdi? Ekim 1918’de Genelkurmaya gidilerek “Alman ekonomisi artık savaşı sürdüremiyor, sanayimiz iflas etti” denmemiş miydi?
Almanya’nın yenilgisinin nedenleri hakkında çeşitli tezler var. Bazıları stratejik –çok fazla cephede savaşmak, bazıları taktik –çabuk bir zafer uman Schlieffen Plan’ının erken başarısızlığı, bazılarıysa savaşın son aylarında sayıları on binlerle ölçülecek kadar çok sayıda Alman askerlerinin teslim olduğu –Alman askeri tarihinde bir ilk- bir dizi yenilgiyi öne sürüyor. “Zaferin Seine nehrinde kazanılacağını” 1913’te bile iddia etmekte olan von Moltke’nin düzelttiği yeni haliyle bile Schlieffen Planı tek atımlık baruta benzeyen bir plan olarak biliniyor. McMeekin 1914’te Almanya’nın Fransa ve Belçika karşısına 7 ordu (1,5 milyondan fazla asker) yığdığını ancak Rusya cephesinde 2 milyon Rus askerine karşı sadece bir süvari ve bir piyade tümeni yerleştirdiğini yazıyor. Yani zaferin batıda kazanılacağından ve çabuk kazanılması gerektiğinden emin olan Almanya gücünü burada yoğunlaştırmış, Rusya cephesine kuvvetlerinin sadece 1/10’unu ayırmıştı. Üç günlük gecikmeye bile tahammülü olmayan bir yıldırım harbi planı ex post çok hatalı görünüyor olmakla birlikte savaşın uzayacağı anlaşıldıktan sonra olanları başlangıçtaki –işe yaramayan- Schlieffen Planı’na bağlamak gerçekçi görünmüyor. Yine de Almanya sonlara doğru zorlukla da olsa dört yıl boyunca savaşabildi.
Ancak Schlieffen Planı daha geniş anlamda o kadar da boş bir plan sayılmamalı çünkü üstü örtük olarak Almanya’nın uzun sürecek bir savaşı kazanacak ekonomik gücünün olmadığının kabulünü içeriyor –ki olan da budur. Almanya’nın ekonomik gücünün birden fazla cephede süren bir harpte hem savaş makinesini çalıştırıp hem de halkının tarımsal ürüne ve sanayi malı ihtiyacını sağlamaya yetecek kadar yüksek olmadığının altını kesinlikle çizmek gerekiyor. Örneğin 1918'de İngiltere ve Fransa 8000, Almanya ise sadece 20 tank üretebilmişti.
Ama yenilgi tam olarak askeri değilse neden böyle olmuştu? Ekonominin kısa ve acısız bir zafer hariç savaşı destekleyemeyeceğini Alman halkının 2/3’üne anlatmak mümkün değildi –ki işçilerin önemli bir bölümünün anladığını da hiç sanmıyorum. O zaman görünürde yenilgi yokken neden aniden savaştan çıkıldı? Altı hafta sonra basın ihanet diye bağırmaya başladı. Ve zaten çoğunluğun gözünde yenilginin nedeni barikatlar kuran, grevlere kalkışan bu “işçiler” değilse kimdi? Küçük burjuvanın ve gerici Junkerlerin zihninde işçi direnişinin Alman Genelkurmayı savaştan çekilme kararını dünyaya açıkladıktan haftalar sonra başlamış olmasının ne gibi bir önemi olabilirdi? Savaşı bu Bolşevik çırakları, bu işçi sınıfı denen Pleb sürüsü kaybettirmişti işte. Apaçıktı bu. Gerçeklere tamamen aykırıydı ama orta sınıflar bu zokayı yuttu.
“Kasım günleri” 11 Kasım 1918’de başladı. Almanya’nın yenilgisi 28-29 Eylül 1918’de belli olmuştu ancak Genelkurmay başkanı Mareşal Ludendorff ABD başkanı Wilson’un aracılığını talep ettiği, İngiltere ve Fransa bu aracılığa şüpheyle baktığı için müzakereler bir ay kadar sürmüştü. 28-29 Eylül 1918’de İngiliz-Fransız güçleri ilerlerken Bulgaristan teslim olmuştu. Arkasından çok güvenilen savunma hattı Siegfried Stellung’un –diğer adı Hindenburg Hattı- müttefikler tarafından hızla geçilmesi sonu getirdi.
Her şey böyle başladı. Eylül sonu-Ekim başında havlu atılmışken yenilgiyi “Kasım günlerinin” getirdiğine inananların daha sonra nereye gideceklerini, kime inanacaklarını bilememelerinde bir sürpriz olmayabilir. “kasım günlerine” inananlar 15 sene sonra Hitler’de inandılar. Yani akıl dışı görünen Nazi vakasında kitleler açısından o kadar da akıl dışı bir şey yoktu. Hiperenflasyon yaşayan Almanya’da (Ağustos 1922-Aralık 1923), duruma cevap vermeye çalışan Hitler’in komik birahane darbesi Kasım 1923’te başarısız olmuştu. Lakin Hitler sadece 9 ay hapis yattı, devletin ve küçük burjuvazinin desteğini aldı. Hatta büyük burjuvazinin radarına bu sayede daha fazla girdiği söylenebilir. 1922-1923 krizinde ol(a)mayan, 1929 krizi sonrasında hızla gerçekleşti. Ne Alman sosyal-demokratları –o sırada hala Marksist olduklarını söylüyorlardı; 1959’a kadar programlarında proletarya diktatörlüğü yer aldı- ne de Alman komünistleri, çok yaygın örgütlenmelerine ve yüksek oy oranlarına rağmen, duruma uygun ekonomik program-siyasal iletişim-stratejik akıl oluşturabildiler.
İttifaklar da başarılı olamadı çünkü Junker sınıfı çok güçlüydü. Almanya’da işçi-köylü ittifakı denemek, toprağın bölünmediği bir tarım sektörü varken ve Alman küçük köylüsü Junkerlere isyan etme noktasında değilken, riskli bir oyundu. Junkerler büyük sanayi burjuvazisiyle birleşti. Mevcut partiler ne yapacaklarını bilemedikçe toplumsal destekleri hızla eridi. Olaylar iki yılda oldu, bitti.
Fakat arka planda tüm Weimar dönemini bir anlamda boşa harcayan –Marksist olduğunu söyleyen ve iç eğitimini buna göre düzenleyen- sosyal demokrasinin ve sosyal demokratlarla rekabete gireyim derken sürekli saçmalayan komünist partinin gözle görünür hale gelmesi zaman alan erimesi yatıyordu. Hitler iktidara geldikten sadece bir yıl sonra Almanya’da bir zamanlar güçlü bir sol geleneğin var olmuş olduğunu toplumun çoğunluğu hatırlamıyordu bile –söz konusu geleneği savunanlar hariç elbette. Bunu geçelim; Hitler’in çok önünde giden “muhafazakâr devrimciler”, zeki ve bilgili Alman sağcı mandarinleri bile hatırlanmıyordu.
Oysaki Alman halkı kendince gayet “rasyoneldi”: Nazilerin Almanya’yı 1929 krizinden nasıl hızla çıkardığını gördükçe bağlılığı da arttı. Gerçi Hitler “yeni bilimle”, “konjonktür bilimi” yani ekonomi, pek de ilgili değildi ve başlangıçta söz verdiği pek çok şeyi yapmaya teşebbüs dahi etmemişti ama otobanlar –ki henüz fazla binek arabası yoktu ama ABD’de de önce yol yapılmamış mıydı? – ayrıca çok sayıda parti binası ve özellikle askeri harcamalar Almanya’yı krizden çekip çıkarmaya yetmişti. Elbette yollar yapıldıkça araç da yapılmaya başlanmıştı. Raymond J. Overy 1935 yılına kadar Alman askeri harcamalarının ve ordunun gizlice yeniden silahlandırılmasının depresyondan çıkışa fazla yardımcı olmadığını, Almanya’nın “motorizasyonunun” çok daha ön planda olduğunu vurgulamaktadır. Gerçekten de Almanya’nın depresyondan çıkmasında ve Hitler’in ilk yıllarının ekonomik başarısında Motorisierung Politik (Motorizasyon Politikası) atılımının önemli rol oynadığı düşünülüyor. Otomotiv üretimine ağırlık verilmesi ve yol yapımı 1935 yılında 1 milyon, 1938 yılındaysa 1,5 milyon iş yaratmıştı. Söz konusu istihdam Almanya’daki toplam istihdamın 1/12’sine denk düşmekteydi. Toplam motorlu araç üretimi 1932’deki 52.088 sayısından 1938 yılında 342.169 rakamına yükselmekte, ticari araç ve traktör üretimleriyse üç misli veya daha fazla artmaktaydı. Otoban inşaatları ve diğer her türlü yol yapımı hızlandığı için çimento, demir-çelik, makine-donanım, elektrikli araçlar ve parçalar, lastik, tekstil ve petrol ürünlerine olan talep de artmakta ve dolaylı etkilerle birleştiğinde Hitler’in otomobil sektörünün önemini vurgulaması iyice anlam kazanmaktaydı. Almanya, Opel ve Ford’un Almanya fabrikaları dâhil edildiğinde bile müttefiklerin üretim kapasitesinin çok altında kalmış olmakla beraber –örneğin İkinci Dünya Savaşı boyunca 660.000 askeri jeep üreten müttefiklere karşı Almanya’nın üretimi sadece 50.000 olmuştu- otoban programının (Reichsautobahnen) başarısı dünyaya örnek olmuştur.
Daha önemli olan sembollerdi: ‘Onların “doğal” değerlerine’ uygun bir siyasi dil kurulmuştu: Bu dile artan ivmeyle cevap verdiler ve bir süreliğine bu tercih fazlasıyla akılcı bir tercih gibi (de) göründü. Yıllarca süren ve giderek bütün aşırılıklarını hayata geçirmeye başlayan Nazi rejimi III. Reich giderek yerleşti. Birbiri ardına gelen ve temelsiz iyimserlikleri silip atan olaylar zinciri “Almanya bu akıl dışılığa sürüklenmez” diyenler için acı bir deney oldu. Kristallnacht’ın az öncesinde bile, 1938 gibi geç bir tarihte, onca işarete rağmen olabileceklere inanmak istemeyen çok insan vardı.
Devrim konusuna geri dönersek: 1919’da Alman işçi sınıfının nüfusa oranı yüzde 35 idi. Az değil ancak çoğunluk da değil. İttifak şart idi. Kiminle? Belki de kader burada çizildi. İttifak yapacak parti, hareket, sınıf, zümre bulunamadığı gibi her ikisi de işçi partisi olan sosyal demokratlar ve komünistler birbirleriyle rekabet ediyorlardı. Weimar Cumhuriyeti boyunca ittifakların neden adım adım “muhafazakâr devrimden” –hangisi- yana –Hitler değil; o sonra yükseldi ve başlangıçta uç bir olaydı- işlediğini anlatan mükemmel çalışmalar var.
Alman sosyalist devrimi anlaşılan ilk gün bile hayalden ibaretti. Ancak 19 senede nereden nereye gelindiğini poster gösteriyor. Hangisi mi? İşçi konseyi hükümetini tüm Münih garnizonunun desteklediğini açıklayan askeri duyuru: 5 Nisan 1919. Buradan Kristallnacht’a 19 sene var. Ne değişim ama! Fakat unutmayalım ki burası Münih. Hem solun hem sağın tarlasıdır. Katolik etkisi var. İşte burasıdır ki yakın gelecekte AfD’nin kaderini belirleyecek yer olabilir.