2015 seçimlerinden sonra dozunu artıran, 2016 darbe girişiminin ardından iyice hızlanan siyasi otoriterleşmenin grafiği ile doğurganlık hızındaki düşüşün bu kadar örtüşmesi bir tesadüf olabilir mi? Bence bu bir tesadüf değil.
Tükiye İstatistik Kurumu (TÜİK) doğum istatistiklerinin yenisini açıkladı. 2025 yılı verileri, doğurganlık oranlarında son 10 yıla damgasını vuran hızlı düşüş eğiliminde herhangi bir değişiklik olmadığını gösterdi.
Toplam doğurganlık hızı 2025 yılı itibarıyla 1.42’ye kadar düştü. Nüfusun kendini yenileyebilmesi için, yani hiç olmazsa mevcut düzeyini koruyabilmesi için bu rakamın 2.1 olması gerektiği kabul ediliyor.
Toplam doğurganlık hızı 2001 yılında 2.38 idi. Muhtemelen 2001 ekonomik ve siyasi krizinin doğrudan yansıması olarak toplam doğurganlık hızında oldukça sert bir düşüş görüyoruz. 2003 yılından sonra bu düşüş duruyor ve bir toparlanma ile hız tekrar kritik eşik olan 2.1’in üzerine çıkıyor.
2008-2009 ekonomik krizi yıllarında toplam doğurganlık hızı tekrar kritik eşiğin altına iniyor. 2012 yılından itibaren ise tekrar toparlanan toplam doğurganlık hızı 2014 yılında 2.19’a kadar çıkıyor.
2014’ten sonra ne olduysa oluyor ve toplam doğurganlık hızı kesintisiz bir düşüş eğilimine geriyor. Bu eğilim özellikle de 2018 yılından başlayarak oldukça hızlanarak sürüyor. Sayfadaki grafik 2015 yılında başlayan, 10 yıldır içinden çıkamadığımız dramatik gelişmeyi resmediyor.
Nereden bakarsak bakalım, manzara aynı
Doğum verilerindeki gelişmelere farklı açılardan baktığımızda bu eğilimin tüm cephelerde etkili olduğumu görüyoruz. Konuya ister bölgeler, ister kır-kent ayrımıyla, eğitim düzeyi, ister yaş grupları açısından bakın aynı ortak manzarayı görüyoruz.
Örneğin 2014 yılında toplam doğurganlık hızı 2.1 olan kritik eşiğin üstünde olan il sayısı 30 idi. 2025 yılında ise toplam doğurganlık hızı kritik eşikten yüksek olan il sayısı sadece 5. Konuya kent-kır ayrımıyla baktığımızda toplam doğurganlık hızının her kategoride yoğun ve orta yoğun kentlerin yanısıra kırsal bölgelerde bile kritik eşiğin altında olduğunu görüyoruz.
Annenin eğitim düzeyi penceresinden baktığımızda ise sadece ilkokul mezunları hariç okuma yazma bilmeyenler dahil tüm eğitim düzeylerinde doğurganlık kritik eşiğin altında. Kadınların yaş grubuna göre yaşa özel doğurganlık hızlarında da aynı eğilim hakim. Üstelik bu eğilimden en fazla etkilenenler de genç yaş grupları.
2014 yılına kadar kritik eşik dolayında dalgalı bir seyir izleyen doğurganlık hızının 2015’ten itibaren hızla düşüşe geçmesi ve bu eğilimin kesintisiz sürmesi, kaçınılmaz olarak “ne oldu da böylesine katı bir eğilim ortaya çıktı?” sorusunu getiriyor. Çünkü bu kadar keskin ve sürekli bir düşüşü, genel demografik dönüşümle açıklayamayız; başka faktör veya faktörler olması gerekir.
2015 sonrasında yaşanan gelişmeler
2015 ve sonrasında Türkiye’de yaşanan önemli ekonomik, siyasi ve sosyal gelişmeleri saymaya kalksak şunları sıralarız: Haziran 2015 seçimlerinde AKP’nin tek başına iktidar olma pozisyonunu kaybetmesi, ardından gelen Suruç ve Gar katliamları, yenilenen seçimlerle AKP’nin tek başına iktidar olması, 2016 darbe girişimi, 2017 referandumu ile rejimin parlamenter sistemden cumhurbaşkanlığı sistemine dönüşmesi, 2018 seçimleri ile tek adam rejiminin bütün unsurlarıyla devreye girmesi, 2018 Rahip Brunson krizi ile piyasaların ve ekonominin sarsılması, 2019 yerel seçimlerde AKP’nin İstanbul ve Ankara’yı kaybetmesi, 2020 Covid-19 pandemisi, 2021 kur krizi ve enflasyonun tırmanışa geçmesi, 2022 Kahramanmaraş depremi, 2023 seçimleriyle ekonomide yüksek faiz dönemine geçilmesi, 2024 yerel seçimlerinden CHP’nin zaferle çıkması, 2025 İmamoğlu tutuklamasıyla siyasetteki gerilim ve çalkantının artması.
Bu listeden kısa süreli etkili olabilecek faktörleri elersek kalıcı ve sürekli etkili olabilecek tek faktör olarak siyasette giderek artan otoriterleşme kalıyor. 2015 seçimlerinden sonra dozunu artıran, 2016 darbe girişiminin ardından iyice hızlanan siyasi otoriterleşmenin grafiği ile doğurganlık hızındaki düşüşün bu kadar örtüşmesi bir tesadüf olabilir mi?
Bence bu bir tesadüf değil. Siyasi otoriterleşmenin doğurduğu güvencesizlik, belirsizlik, giderek yayılan yoksullaşma ve derinleşen gelir eşitsizliği, gençleri saran umutsuzluk, kaçınılmaz olarak çocuk sahibi olma tercihlerini de etkiliyor.