
Pekin, Şanghay, Shenzhen, Hangzhou, Guangzhou... Beş şehir, toplam yaklaşık 100 milyon insan. Bu beş şehri not aldım çünkü Çin’in startup ekosisteminin gelişmesi için gereken kritik nüfus havuzunu barındırıyormuş. Daha önce Şanghay ve Dalian’da konuşmacı olarak konferanslara katılmıştım, en son 2019’da Wuzhen’deki Dünya İnternet Konferansı’na konuşmacı olarak katılmıştım. O 1.300 yıllık “su şehrinde” kulislerde herkes aynı şeyi konuşuyordu: Xi Jinping’in Alibaba kurucusu Jack Ma’yı istemediğini, bırakması gerektiğini. Nitekim Jack Ma kısa süre sonra Alibaba’nın başından ayrıldı. Çin’in devlet-teknoloji ilişkisinin ne kadar keskin olabileceğinin çarpıcı bir örneği oldu. Bu son ziyaretim ise Pekin merkezliydi ama bu beş şehrin oluşturduğu ağ, Çin’in teknoloji ve girişimcilik altyapısını anlamanın anahtarı (Hong Kong’u da eklersek altı).
Çin’in bugününü okumak istiyorsak yalnızca fabrikalara, limanlara ya da borsa verilerine değil, üniversitelerine bir bakalım. Dünyanın en büyük yükseköğretim sistemine ev sahipliği yapan bu ülkede, 3.100’den fazla üniversite ve 48 milyonu aşkın öğrenciyle karşı karşıyasınız. Yıllık 13 milyondan fazla gencin girdiği Gaokao sınavı, belki de gezegenin en büyük meritokratik yarışı. Bizdeki YKS. Ben bu yarışın zirvesindeki kuruma, Tsinghua Üniversitesi’ne misafir öğretim üyesi olarak davet edildim.
Üniversitenin kapısına geldiğimde herkes kart basarak giriş yapıyordu; ben de pasaportumu uzattım, numaramı girdiler ama izin vermediler. Beni havalimanından alan doktora öğrencisine yazdım, başvuruyu yaptığını söyledi, ama parti sekreterliği onayı gerekiyormuş. Yurt dışında elini kolunu sallayarak girdiğimiz üniversiteler aklıma geldi; burada kampüse girmek bile bir prosedür. Ama düşününce bizde de öyle, üniversiteleri halka açamadık daha.
Üniversite yönetim sistemine baktım: rektör merkezi devlet sistemi tarafından atanıyor, Parti Sekreteri ise ÇKP’nin örgütlenme mekanizması tarafından belirleniyor. Batılı anlamda bağımsız bir mütevelli heyeti bulunmuyor. Çin üniversiteleri “ikili liderlik” modeliyle yönetiliyor; teoride rektör akademik ve idari işlerden sorumlu, Parti Sekreteri ise siyasi yönelim ve parti çalışmalarını denetliyor. Yani Parti Sekreteri, mütevelli heyeti başkanı + ideoloji şefi + insan kaynakları direktörünün birleşimi gibi. Ancak iki yapı arasında önemli bir personel örtüşmesi var. Akademik araştırmalara göre Eğitim Bakanlığı’na bağlı üniversitelerin yaklaşık yüzde 91’inde rektör aynı zamanda Parti Sekreter Yardımcısı olarak görev yapıyor. Bu nedenle üniversite yönetiminde akademik ve siyasi otorite arasındaki sınırlar Batı üniversitelerine kıyasla çok daha geçirgen. Öte yandan Vahşi Batı’nın “liberal” üniversiteleri de şu aralar bağımsızlıklarını korumakta zorlanıyor; federal fonların kesilmesi, araştırma hibelerinin siyasi kriterlere bağlanması derken, kontrol mekanizması farklı ama baskı tanıdık. Hangisi uzun ömürlü olacak göreceğiz.
Ayaklanma tazminatlarıyla kurulan üniversite
Tsinghua için “Çin’in MIT”si deniliyor. Üniversitenin kapısından girdiğinizde ilk fark ettiğiniz şey, kampüsün devasa ölçeği ve sessiz bir ciddiyetle çalışan binlerce öğrenci. 1911’de Boxer Ayaklanması tazminatlarıyla kurulan bu üniversite, başlangıçta ABD’ye gidecek öğrenciler için bir hazırlık okulu olarak başlamış. Aklıma da mezun olduğum ODTÜ’nün kuruluşu geldi. Tsinghua’nın etkisi bu arada Çin sınırlarını da aşmış. Kuruluş hikâyesi, yarı-sömürge bir ülkenin üniversite kurma mücadelesinin özeti. Çindeki politik çalkantılar ana karadan ayrılan Tsinghua akademisyenlerini Tayvan’da National Tsing Hua University’yi kurmaya; Singapur’da ise yerel Çin diasporası 1955’te Nanyang Üniversitesi’ni (Güneydoğu Asya’nın ilk Çince üniversitesi) Tsinghua, Fudan ve Peking’in bölgedeki eşdeğeri olarak inşa etmeye itmiş. Bugün Nanyang Teknoloji Üniversitesi (NTU), dünya sıralamalarında ilk 15’te.
Tsinghua, bugün Çin’deki en yüksek üniversite bütçesiyle dünya sıralamalarında sürekli olarak ilk 10’u zorluyor. Yapay zekâ alanında dünyanın en güçlü üniversitelerinden biri olarak kabul ediliyor. Çin’deki açık ara en prestijli üniversite. Danışma kurulunun başkanı Apple CEO’su Tim Cook; üyeleri arasında NVIDIA CEO’su Jensen Huang (yeni girdi), Elon Musk, Satya Nadella, Mark Zuckerberg, Michael Dell, Jamie Dimon ve Larry Fink var; tek bir Çin üniversitesinin danışma kurulunda Amerikan iş dünyasının zirvesi toplanmış. Kampüsün girişinde dev harflerle yazılı gayri resmi sloganı konuştuğum her öğrencinin mottosu olmuş: “Yapmak konuşmaktan iyidir.”
Yapanlara bir örnek. Yang Zhilin, 1992’de Guangdong eyaletinin küçük bir şehri Shantou’da doğmuş. Lisede tek satır kod yazmamış; ama bilişim olimpiyatı hazırlık programına seçilmiş, Guangdong eyalet birincisi olmuş ve Tsinghua’ya garantili kabul kazanmış. Gaokao’dan 667 almış. Sistem onu Termal Enerji Mühendisliği’ne yerleştirmiş. İkinci yılında Bilgisayar Bilimleri’ne geçmiş, 2015’te bölüm birincisi olarak mezun olmuş. Tsinghua’da bir yandan Prof. Tang Jie’nin (daha sonra bir başka Çinli yapay zekâ devi Zhipu’yu kuracak) danışmanlığında araştırma yaparken, bir yandan da üç arkadaşıyla Splay adında bir rock grubu kurmuş. Amerika’da Carnegie Mellon’da doktorasını dört yılda bitirmiş; bu sürede modern yapay zekânın temel taşlarından Transformer-XL ve XLNet makalelerinin ortak yazarı olmuş, Facebook AI Research ve Google Brain’de çalışmış. Sonra Kasım 2022’de ChatGPT çıkınca Mart 2023’te Pekin’de, Tsinghua’dan iki sınıf arkadaşı ve rock grubunun üyeleri ile Moonshot AI’ı kurmuş. Şirketin adı Yang’ın en sevdiği albüm olan Pink Floyd’un Ayın Karanlık Yüzü albümünden ve şirket albümün 50. yıl dönümünde kurulmuş. 60 milyon doları hızlıca toplamış, üç ayda 40 kişilik ekibi kurmuş. Bu ekip Temmuz 2025’te 1 trilyon parametreli açık kaynak Kimi K2 modelini yayınladı. Kodlama testlerinde GPT-4 ve Claude’u geçti. Şubat 2026’da Moonshot AI, 10 milyar dolar değerlemeye ulaşan en hızlı Çinli şirket oldu: ByteDance’ın (TikTok) dört, Pinduoduo’nun (Temu) üç yılda vardığı yere iki yılda geldi. Shantou’lu, lisede kod yazmayı bilmeyen bir çocuk, bugün OpenAI, Google ve Anthropic’in ürettiği her şeyle kafa kafaya rekabet eden açık kaynak modelin arkasındaki isim. İnsan sermayesinin Çin ve ABD döngüsünü görüyorsunuz.
Ama Tsinghua sadece yapanların değil, düşünenlerin de yurdu. Bugün birçok kişi Tsinghua Üniversitesi Profesörü Wang Hui’yi yaşayan en büyük Çinli düşünürlerden biri olarak görüyor. Wang Hui modern Çin’i sadece açıklamıyor; Çin üzerinden moderniteyi, kapitalizmi ve küresel düzeni yeniden düşünmeye zorluyor. Kitabı “The Rise of Modern Chinese Thought”, Çin’in son 2.000 yıllık düşünsel dönüşümünü ele alıyor: Konfüçyüsçülüğü donuk bir doktrin değil sürekli kendini eleştiren canlı bir gelenek olarak okuyor; Çin’in kendi aydınlanmasını batıdan bağımsız bir çizgide izliyor; “Doğu despotizmi” ve “geç modernleşen ulus-devlet” kalıplarının ikisini de reddediyor; modernite öncesi Çin düşüncesinin eşitlik ve eleştiriyi zaten içerdiğini gösteriyor ve batı-merkezci modernite anlatısını kökünden sorguluyor. Tsinghua Üniversitesi’nde bir taraftan MIT’den yeni dönmüş Prof. Benben Jiang ile birlikte yapay zekâ ve batarya teknolojileri üzerine ortak proje çalışmalarımızı başlatırken, diğer taraftan kendisiyle tanışma fırsatı buldum. Kurduğu sosyal bilimler enstitüsüne Prof. Huricihan İslamoğlu’nun tanıştırmasıyla davet edildim; bana kitabını imzaladı, Girişimci Kapital kitabımı imzalayıp İTÜ tişörtüyle birlikte hediye ettim. Bu arada Prof. İslamoğlu’nun Tsinghua’da verdiği Osmanlı Tarihi dersi hâlâ üniversitenin web sayfasında.
Tsinghua’da Wang’ın enstitütüsünde Prof. Cui Zhiyuan’ın davetiyle katıldığım en çarpıcı oturumlardan biri, Fransız iktisatçı misafir Prof. Cédric Durand’ın yapay zekâ, aşırı sermaye birikimi ve teknofeodalizm üzerine yaptığı tartışmaydı. Durand’ın temel argümanı şuydu: Yapay zekâ üretimi giderek toplumsallaşıyor (veri, emek, davranış kalıpları, kolektif bilgi hep birlikte bu sistemi besliyor) ama kontrol birkaç platformda yoğunlaşıyor. Durand, bunu “regresif toplumsallaşma” olarak adlandırıyor. Bu yapı emeği sisteme daha fazla entegre ederken bireyin ajansını daraltıyor, bilgiyi niteliksizleştiriyor (“de-skill”) ve devlet ile dijital tekeller (Big Tech) arasında yeni bir kontrol mimarisi üretiyor. Yapay zekâ konusunda en korumacı bölge AB ve AB’den bir profesörün bu tartışmayı yürütmesi tabii ki anlamlı oldu. Şikago Üniversitesi doktoralı Zhiyuan’dan sonra tartışma da bana da söz geldi: bu merkezileşme kalıcı bir son durum mu, yoksa geçici bir faz mı? diye sordum. Elektronikteki sinyal işleme ile örnekleyerek... GPU’lar ve altyapı standartlaştıkça, yapay zekâ algoritmaları metalaştıkça (commoditize), bugünkü platform tekellerinin sürdürülebilirliği tartışmalı. Benim tezim, regresif toplumsallaşmanın karşısında “ilerici liberalizm” ihtimaliydi: yapay zekânın emek yükünü azaltması, yaratıcı kapasiteyi özgürleştirmesi ve bilgiye erişimi demokratikleştirmesi. Yani hangisi: Tekno-feodalizm mi, yaratıcı özgürleşme mi?
Tsinghua’nın bu tartışmaya ev sahipliği yapması tesadüf değil. Bir tarafta yapay zekâ araştırma ve üretiminde dünyanın en verimli kurumlarından biri, diğer tarafta yapay zekânın topluma ne getireceğini sorgulayan eleştirel tartışmaların merkezi; ikisi de aynı kampüste, aynı anda. Çin, yapay zekâyı hem üreten hem de etkilerini en yakından yaşayan ülkelerden biri. Rakamlar da bunu teyit ediyor: yapay zekânın en prestijli konferanslarından ICLR 2026’da kabul edilen 5.000’den fazla makale arasında Tsinghua 332 makaleyle dünyada birinci sırada yer aldı. Çin kurumları toplam makalelerin yaklaşık yüzde 44’ünü üreterek ABD’yi geçti; Hong Kong’un yüzde 7,7’lik payını da eklediğinizde Çin’in katkısı yarıyı aşıyor. Avrupa’nın katkısı ise İngiltere dahil yüzde 5 civarında kaldı. Asıl ise Tsinghua ve Pekin Üniversiteleri (Çin’in Harvardı!) merkezi hükümetin üniversitelere ayırdığı payın aslan ötesi payını alıyor. 2021-2025 döneminde bu rakam 181 milyar yuan (yaklaşık 25 milyar dolar) ve Tsinghua’nın bütçesi 4 milyar doların üstünde. Bugün Tsinghua, Pekin Üniversitesi ile birlikte Çin’in araştırma çıktısında açık ara önde gidiyor; Nature Index ve CWTS Leiden gibi sıralamalarda ikisi sürekli ilk ikide. Eşitlik üzerine kurulu bir ideolojiden böyle sübjektivite beklemezsiniz değil mi? Gelecekte benzetme tersine döner mi ve MIT için “Amerika’nın Tsinghua’sı” denir mi bilemiyorum. Daha iddialı bir hayal bizim için olmalı: “Çin’in İTÜ’sü veya ODTÜ’sü!” Ama işte Çin pragmatizmi: hayal kurarken bile stratejiyi ihmal etmiyor.
Çin’de üniversite diplomalı nüfus 240 milyonu aşmış
Çin’in yükseköğretim stratejisi, 2015’te başlayan “Çifte Birinci Sınıf” (Double First-Class) girişiminin sonuçları. Bu strateji 147 seçkin üniversite, dünya standartlarında araştırma ve eğitim için devasa kaynaklar ile destekleniyor. Hedefleri açık, 21. yüzyılın ortasına kadar bir grup dünya çapında üniversite yetiştirmek. Sonuçlar da geliyor; QS Asya Sıralamasında 146’dan fazla Çin üniversitesi yer alıyor ve Asya ilk 10’unda yedisi Çinli. Çin’de 2024’te yükseköğretime katılım oranı yüzde 60,8’e ulaşmış; üniversite diplomalı nüfus 240 milyonu aşmış. Karşılaştırma için söyleyeyim: bu rakam Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya’nın toplam nüfusundan fazla.
Ama asıl çarpıcı olan Gaokao. Sınav 1977’de başkan Deng Xiaoping’in kararıyla yeniden başlatıldı; Mao’nun Kültür Devrimi’nde 1966’da kaldırılmıştı. 11 yıl boyunca üniversiteye giriş sınavla değil “işçi-köylü-asker öğrenci” sistemiyle, yani siyasi önerilerle yapıldı. Sınavı tekrar koymak, Deng’in “Reform ve Açılım” politikasının ilk adımlarından biriymiş: Mao’nun kapalı ekonomisini piyasaya açan, üniversiteleri meritokratik temele geri döndüren bir hamle olmuş. Daha önce “Gaokao vs. YKS: Aynı Sınav, Farklı Sonuç” yazımda ele almıştım. Sınav bu sene 7-8 Haziran’da. Spor, bağış, ebeveynlerden gelen miras kabul ya da ekstra-küriküler aktivite yok; daha da ötesi çeşitlilik, eşitlik, kapsayıcılık (DEI) kotası da yok. Tek kriter sınav puanı. Saf meritokrasi. Türkiye’de YKS’yi yalnızca üniversiteye girişte kullanıyoruz ve sonra unutuyoruz; Çin’de ise Gaokao puanı hayat boyu peşinizi bırakmıyor: iş başvurularında, terfilerde, hatta sosyal statüde belirleyici olmaya devam ediyor. Bir yandan adaletli, öte yandan acımasız bir sistem. Peki ya Türkiye’de de özel ve kamu kuruluşları çalışanlarının YKS sonuçlarından bir ortalama yetkinlik indeksi çıkarsaydık, kurumun skorunun zaman içinde yükseliyor olmasını beklemez miydik? Zorunluluktan ziyade korelasyon önemli: sınavı yalnızca üniversite kapısında bırakmak yerine, kariyer boyunca bir referans noktası olarak kullanmak... Çin modelinin bize öğretebileceği en somut şeylerden biri belki de bu. Eşitlik ve sübjektivitenin dansı…
Peki bu eğitim ve insan sermayesi makinesi gerçekten fark yaratıyor mu? İnsan nüfusu açısından zengin iki ülkeye bakarsak cevap çarpıcı. Çin zenginleşti, Hindistan zenginleşemedi. David Oks’un isabetle gösterdiği gibi, ayrışma noktası 1978’deki ekonomik reformlar ya da 1991’deki Hindistan liberalizasyonu değil, 1950’ler. Çin, Mao döneminde ekonomik olarak felaketler yaşadı ama toplumsal modernizasyonu gerçekleştirmiş: toprak reformu geleneksel güç yapılarını çözmüş, kitlesel okuryazarlık kampanyaları ve sağlık hamleleri insan sermayesini dönüştürmüş, kadınlar iş gücüne katılmış. Hindistan’da ise bağımsızlık sonrası geleneksel toplumsal düzen büyük ölçüde ayakta kalmış; kast sistemi, aile içi otorite yapıları ve kadınların dışlanması reform yasalarına rağmen pratikte sürmüş. Çin 1980’de ekonomisini dünyaya açtığında yüz milyonlarca eğitimli, sağlıklı ve disiplinli işçiye sahip; Hindistan 1990’larda liberalleştiğinde bu havuz henüz yok.
Yeterli insan havuzunuz yok ise. Singapur’un meşhur başbakanı Lee Kuan Yew 2010’da Xi Jinping’e söylediği “Çin 1,3 milyar kişilik bir yetenek havuzundan yararlanabilir, ama ABD 7 milyar kişilik bir yetenek havuzundan yararlanıp onları etnik Han milliyetçiliğinin yapamayacağı şekilde yaratıcılığı besleyen çoğulcu bir kültürde bir araya getirebilir.” sözü önemli. Yani insan sermayesi meselesi sadece nicelik değil, nitelik ve çeşitlilik meselesi de. Çin kendi 1,3 milyarını eğitip seferber ederek Hindistan’dan ayrıştı; ama dünyanın 7 milyarını çekip harmanlayan bir ekosisteme karşı etnik homojenlik, Lee’nin deyimiyle, yapısal bir tavan oluşturuyor.
Çin’in yeni Eğitim Master Planı (2024-2035) bu sistemi yenilemeyi, araştırma üniversitelerini güçlendirmeyi ve uluslararası iş birliklerini derinleştirmeyi hedefliyor. Belki bizim ortak proje kabulümüz de bunun bir parçası. Özellikle yapay zekâ, yarı iletkenler, yeşil enerji ve biyoteknoloji alanlarında akademik programların yüzde 20’sinden fazlası son iki yılda yeniden yapılandırılmış. Mark Leonard’ın What Does China Think? kitabında betimlediği gibi, Çin artık batının çizdiği haritada yol almıyor, kendi haritasını çiziyor.
Kampüsten sokağa: gündelik Çin ise daha da renkli. Pekin’e THY’nin iyi bir uçuşuyla vardım. Havalimanı bizim İGA gibi, belki daha küçük, belki daha büyük ama daha iyi değil. Doktora öğrencisi kendi toplu taşıma ile gelmiş ama hemen bir DiDi (oranın Uber’i) çağırdı. Şehre giderken sağlı sollu yeşil ağaçlarla çevrili geniş bir otobandan geçtik. Akşamüstü harika bir bahar havasında üniversiteye doğru yürüyüşe çıktım. İlk fark ettiğim şey sessizlik: araçlar elektrikli, motosikletler elektrikli, tek ses bisiklet zili ya da nadiren de olsa bir araba kornası.
Pekin, Çin’in diğer şehirlerine kıyasla çok daha güvenlikçi bir yer olduğunu söylediler ve ertesi gün örneğin otelde öğlen on ikide iki polis kapıyı çaldı: niye geldiniz, ne yapıyorsunuz? Tabii dilden anlaşamadık, tekrar doktora öğrencisini aradım. Üniversiteye kadar ulaştılar, ziyaret nedenimi teyid ettiler. Başkentin nabzı anladığım kadarıyla böyle atıyor.
Tiananmen Meydanı’na girmek için mesela önceden WeChat üzerinden başvuru yapıyorsunuz, en az dört beş güvenlik noktasından geçiyorsunuz. Bayrak çekme ve indirme seremonilerini izlemek bir gelenek olmuş. Ben de indirmeye katıldım. Bu güvenlik, meydanda korunacak bir şey olduğundan değil meydanın “fırtına” yaratma potansiyelinden. Örneğin, Wang Hui meşhur 1989 siyasi fırtınasında Tiananmen Meydanı’ndaymış; protestolara katıldığı için Shaanxi’ye zorunlu “yeniden eğitim”e gönderilmiş. Protestoların bastırılmasını emreden de Deng Xiaoping, aynı ekonomik açılımı başlatan kişi. Siyasi liberalleşmeye izin vermeden ekonomik liberalleşme; bu “Çin modeli”nin temeli gibi: piyasaya evet, demokrasiye hayır. Çin’de o olayda orada olmak, her iki taraf açısından da CV’ye yazılacak bir şey gibi geldi.
Gündelik gözlemler de güzel bir Çin resmi çizdi. İlk şaşkınlık tuvaletlerde başladı: tertemiz, teknolojik, çoğu Dyson el kurutma makineleriyle donatılmış, Çin malı değil. Türkiye’de AVM’lerde bile bulamayacağınız hijyen standardı, burada bir tren istasyonunda karşınıza çıkıyor ya da sokak arası seyyar tuvaletlerde. Asansörlerde Hitachi, Schneider, gene Çin malı değil; taşıma yemek ambalajlarında hem çeşitlilik hem estetik bir titizlik var; kâğıt kahve kapları bile tasarım ödülü alabilecek düzeyde, her kafede farklı farklı…
Telefondaki anlık çevirileri kullanarak hayatın akışında ilerliyorsunuz. Çince yazıya bakan bir Çinli bile bazen duraksıyor, tahmin ediyor; resmen olasılık var dilde. Bu, 50.000’den fazla karakter içeren devasa bir yazı sisteminin doğal sonucu olabilir.
Yemek kültürü sınır tanımıyor. Türk mutfağında “yenmez” dediğimiz hemen her şey burada bir tabağa dönüşmüş. Kısıtlama işaret etmek zor; deniz ürünlerinden böceklere, sokak tezgâhlarından Michelin restoranlarına uzanan bir yelpaze. Aynı yemeği tekrar yeme şansınızın olmadığı bir mutfak derinliği. Zaten Çinlilerde sürekli menülerin değişmesini bekliyormuş, olasılık orada da devam ediyor. Onun için Amerikalı hızlı yemek şirketlerinin tutturamadığını söylüyorlar. Ama KFJ logosunun varyasyonlarıyla birden fazla lokal restoran gördüm. Irk olarak da Çin, beyazdan siyaha her tonu barındırıyor; tekil bir “Çinli” tipolojisi yok, göz hariç. Batılıların “sarı ırk” tabiri yanlış bir gözlüktü; belki o gözlükle baktıkları için Çin’in yükselişini bu kadar geç fark ettiler.
Sincan da bu çeşitliliğin bir yanı, ister istemez konu geliyor. Wang Hui’ye akşam yemeğinde Çin ile Osmanlı’nın bir ilişkisi olmuş mu diye sordum, bir sınır paylaşmamışlar. Olmuş, hem de gerileme döneminde: Sultan Abdülhamid, 1901’de Boxer Ayaklanması sırasında Çinli Müslümanları yatıştırmak için Pekin’e dokuz kişilik bir “Nasihat Heyeti” göndermiş; 1908’de Pekin Hamidiye Üniversitesi’ni kurmuş.
GPS öncesi Çin’in Big Ben’i sayılan Saat Kulesi Meydanı’ndayken Ercan Saatçi’nin “Özledim” şarkısının Çince versiyonunu dinledim; Çin’den aldıkları sanıp klibi ve Çelik’i Instagram’da etiketledim, ama sonradan bir yemekte Çinli bir arkadaşla araştırınca anladık ki Uygur şarkıcı Erkin Abdulla “Loulan Güzeli” adıyla derlemiş. Kendine “İpek Yolu’nun sanatçısı” diyen Abdulla, şarkının adını Sincan’da İpek Yolu güzergâhında bulunan 3.800 yıllık, olağanüstü iyi korunmuş bir kadın mumyasından almış.
Dünkü Çin’i anlamak için yasak şiire, eski metinlere bakmamız gerekir, ya da Wang Hui’nin son 2.000 yılı anlattığı kitabına. Bugünkü Çin’i anlamak için ise WeChat’e. Ödeme, iletişim, sosyal medya, ulaşım, resmi işlemler... Her şey tek bir uygulamada. WeChat olmadan Çin’de yaşamak, cüzdansız ve telefonsuz sokağa çıkmak gibi. Bu arada Eduroam ağıyla kampüslere bağlanmak mümkün ama dijital duvar (Great Firewall) her yerde hissediliyor; Google, Twitter, WhatsApp yok.
Qing Hanedanı’nın yapay Kunming gölü üzerine kurulmuş 2.900 dönümlük (dörtte üçü göl) Yazlık Sarayı’nı gezerken kolayı bir robotun ellerinden satın aldım, dükkânın tek çalışanıydı. Tsinghua ve Pekin Üniversitesi’nden çıkan Galbot şirketinin robotları işe alınmaya başlanmış bile. Ama bu şirketin tenis oynayan robotuyla tanışamadım. Bir dahaki sefere.
Ben Pekin’den kalkarken Trump Pekin’e iniyordu; Amerikan teknoloji devlerinin CEO’ları yanında, Tsinghua bu devlere yabancı değil. ABD’nin yaptırımlarla yarattığı teknolojik vakum, Çin’i kendi çiplerini, kendi yapay zekâ modellerini ve kendi platform ekosistemini kurmaya zorladı. Chan Kim ve Mauborgne’nin stratejik çerçevesiyle söylersek: kırmızı denizde rekabet etmek yerine kendi mavi denizini yaratıyorlar. Şimdi aynı ABD ama o vakumu doldurmak için geri geliyor!
Yasak Şehir’i gezerken aklıma da Bertolucci’nin Son İmparator filmi geldi; dönüş uçağında THY’nin eğlence sisteminde olsa keşke diye düşündüm. Ama yoktu. Pekin’den İstanbul’a indiğimde bagaj bekleme alanı o kadar boştu ki yanlış yerde mi bekliyorum diye düşündüm, neredeyse tek bendim. Geri kalanlar sanki bağlantılı uçuyordu. THY’ye bravo diyelim.