Türkiye'de doğum oranlarındaki düşüş her gün yeni bir tartışmanın konusu oluyor. Siyasetçiler alarm veriyor, teşvik paketleri hazırlanıyor, nüfusun yaşlanmasının ekonomiyi çökerteceği söyleniyor. Oysa Nobel Ekonomi Ödüllü Daron Acemoğlu'nun da yazarları arasında bulunduğu ve dünyanın en saygın ekonomi araştırma kuruluşlarından NBER'de yayımlanan "Baby Busts and Growth Booms: Demographic Change and the Macroeconomy" başlıklı yeni çalışma, bu yaygın kabulü ciddi biçimde sorguluyor.
Çalışmaya göre doğurganlıktaki düşüş ekonomik büyümeyi yaygın kabulün aksine otomatik olarak yavaşlatmıyor. Çünkü ekonomiler yalnızca çalışan sayısıyla büyümüyor. İş gücü daraldıkça otomasyona, yapay zekâya ve emek tasarrufu sağlayan teknolojilere yatırım artıyor. Böylece çalışan başına verimlilik ve üretim artabiliyor. Asıl belirleyici olan, nüfusun niceliğinden çok ekonominin niteliği.
Dünyadaki örnekler de bunu doğruluyor. Japonya yıllardır dünyanın en yaşlı toplumlarından biri. Güney Kore'nin doğurganlık oranı tarihî dip seviyelerde. Almanya da hızla yaşlanıyor. Buna rağmen üç ülke de robot teknolojileri, otomasyon, ileri sanayi ve yüksek katma değerli üretimde dünyanın ön sıralarında yer alıyor. Sorunu daha fazla insanla değil, daha verimli üretimle çözmeye çalışıyorlar.
Elbette bu, doğurganlıktaki düşüşün önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Bir noktadan sonra çalışan nüfus azalıyor, emeklilik sistemi zorlanıyor, sağlık harcamaları artıyor ve bazı sektörlerde iş gücü açığı oluşuyor. Teknoloji bu yükü hafifletebilir ama tek başına çözemez.
Dolayısıyla mesele "daha çok çocuk" ile "daha çok teknoloji" arasında seçim yapmak değil. İkisine de ihtiyaç var. Ancak Türkiye'nin asıl ihtiyacı yalnızca daha fazla bebek değil, daha nitelikli insan kaynağı. Bunun yolu da eğitimden, bilimden ve teknolojiden geçiyor. Verimlilik artmadıkça, üretimde katma değer yükselmedikçe ve nitelikli iş gücü yetiştirilmedikçe nüfus artışı tek başına refah getirmeyecek. Yapay zekâ çağında ülkelerin kaderini doğum istatistiklerinden çok verimlilik belirleyecek. Asıl soru kaç çocuk sahibi olduğumuz değil; o çocuklara nasıl bir eğitim verdiğimiz, nasıl bir gelecek hazırladığımızdır.