Geçmişi gerçekten anlamak, bugünü daha berrak görmemizi sağlar mı? Katja Hoyer’in Kan ve Demir kitabı, Almanya İmparatorluğu’nun doğuşunu anlatırken yalnızca bir dönemi değil, Avrupa’nın bugünkü siyasi ve ekonomik düzeninin arka planını da yeniden düşünmeye davet ediyor.
Taşınmak insan hayatındaki yedi büyük travmadan biriymiş. Listede sevdiğin insanların kaybı ve boşanma gibi çok ciddi sıkıntılar var... Bizim gibi göçer ataları olan toplumlarda taşınma travması var mı bilmiyorum. En azından aramızdaki memur çocuklarında vardır!
Tam böyle bir stresin içinde gazetedeki arşivimi karıştırıyorum, eleyeceklerimi elemeye, azalmaya ve bu sayede daha konforlu olmaya çalışıyorum. Bizim işle uğraşanların sadeleşmesi çok da mümkün değil aslında… Kağıtlar, notlar, kesilmiş kupürler, saklanmış gazeteler, fotoğraflar, doldurulmuş defterler, ajandalar… Tüm bu kağıt yığınının arasından okurum diye sakladığım kitaplara ulaşıyorum. Bir harita çıkışı almışım. Üzerinde Almanya yazıyor ama bugünkü Almanya değil. Prusya var, Saksonya var, Bavyera var… Hepsi ayrı ayrı yönetiliyor. Parçalı, dağınık, birbirine mesafeli…
Bugünden bakınca güçlü bir sanayi devi, disiplinli bir ekonomi ve Avrupa’nın lokomotifi olarak gördüğümüz Almanya’nın aslında ne kadar “yeni” bir hikâye olduğunu hatırlamak tuhaf bir duygu.
Arasından haritayı bulduğum kitabın kırmızı kapağına takılıyorum.
Katja Hoyer’in yazdığı “Kan ve Demir/Alman İmparatorluğu’nun Yükselişi ve Çöküşü (1871-1918)”… Kitap VakıfBank Kültür Yayınları’ndan çıkmış. Elimdeki Nisan 2024 tarihli ilk baskısı. Çevirmeni de Sinan Çakır…
Katja Hoyer, 1985’te dönemin Doğu Almanya’sında (Demokratik Alman Cumhuriyeti/DDR) doğmuş bir isim. O doğduktan kısa bir süre sonra duvar yıkılmış. Ama yine de Alman tarihçi diyemiyorum. Çünkü kendisi de Twitter ya da şimdiki ismiyle X platformunda profiline kendini “İngiltere'nin en sevdiği Alman tarihçi’ (Sunday Times). Londra King's College'da Ziyaretçi Araştırma Görevlisi. FRHistS (Kraliyet Tarih Topluluğu üyesi) Kitapları: Weimar. Duvarın Ötesinde. Kan ve Demir” şeklinde yansıtmış. Kitabın kapağını çevirip giriş sayfasını okuduğumda, Sinan Çakır’ın şahane çevirisinin de katkısıyla “bu akşam başlamalıyım” deyip çantama attım:
“17 Ocak 1871’in parlak, soğuk kış sabanında Prusya Kralı I. Wilhelm bir kriz anı yaşadı. Sonunda bu yaşlı adam kontrolünü kaybetti ve ağlamaya başladı: ‘Yarın hayatımın en mutsuz günü olacak! Prusya monarşisinin cenazesine tanık olacağız ve Kont Bismarck, bu sizin hatanız!’ 73 yaşındaki kral, bir gün tüm Almanları birleştirmek için ortaya çıkacak mistik Kayser rolünü üstlenmek için pek muhtemel bir aday değildi. Ancak şu anda ondan beklenen tam olarak buydu. Ertesi gün 18 Ocak 1871’de öğlen saatlerinde birkaç yüz Prusyalı subay, soyluların üyeleri ve Fransa-Prusya Savaşı’nda savaşan tüm Alman alaylarının temsilcileri Versay Sarayı’nın Aynalar Salonu’nda toplandı.”
Doğduğu salona gömülmek…
Bu giriş satırlarını okuyunca aklımda şimşekler çaktı. Tarih kendi sembolizmini yaratıyor ve kimse yapılan hiçbir şeyi unutmuyordu. Fransızları yenip onların saraylarında Alman İmparatorluğu’nun doğumunu ilan ediyorsun. Sonra 1918’de 1. Dünya Savaşı’nı kaybetmenin hemen ardından sana aynı salonda 1919’da şartları çok ağır bir anlaşma imzalatıyorlar. Yani Alman İmparatorluğu kurulduktan 48 yıl sonra, doğduğu salonda son nefesini veriyor. Bir kez daha kaybeden tarafta olmamız sonucu bize dayatılan Sevr’i tanımayan atalarımla gurur duyuyorum…
Gelelim Hoyer’in kitabına. Batı’nın Almanya’nın “Hitler’e giden yolun başlangıcı” olarak gördüğü Bismarck dönemine Hoyer başka bir pencereden bakıyor. Daha karmaşık, daha insani ve evet, biraz da daha tartışmalı bir yerden yapıyor. Belki Hitler’e giden yolun taşlarını bir topluma çok ağır şartlarda onur zedeleyici bir barışı dayatma da döşemiş olabilir! Ki bu bambaşka bir tartışmanın konusu.
Demir mi, anlatı mı daha güçlü?
Kitabın adı bile bizi otomatik olarak Otto von Bismarck’ın meşhur “kan ve demir” söylemine götürüyor. Yani savaşla kurulan bir birlik…
Ama Hoyer’in iddiası şu:
Almanya sadece savaşla kurulmadı. Aynı zamanda:
sosyal devletin temelleri atıldı,
sanayi devrimi hız kazandı,
modern bürokrasi şekillendi.
Bugün Almanya’yı “ekonomik mucize” olarak konuşuyorsak, o hikâyenin kökleri de bu dönemde.
Bu bakış açısı özellikle Anglo-Sakson dünyada ilgi gördü. Çünkü uzun yıllar boyunca hâkim olan anlatı farklıydı: Almanya’nın tarihi, neredeyse kaçınılmaz şekilde Nazizme çıkan bir yoldu.
Hoyer bu çizgiyi kırıyor.
Ama her kırılma gibi bu da sessiz olmadı. Kitap yayınlanmasının hemen ardından Almanya’dan büyük eleştiriler aldı. Eleştirilerin özeti aslında oldukça net:
Alman İmparatorluğu’nun otoriter yapısı yeterince sert eleştirilmiyor, militarizm ve elitlerin gücü geri plana itiliyor, Bismarck gereğinden fazla “modernleştirici” bir figür olarak sunuluyor.
Yani mesele şu soruda düğümleniyor:
Almanya sıradan bir Avrupa devleti miydi, yoksa sorunlu bir modernleşme örneği mi?
Bu tartışmanın akademide bir adı bile var: Sonderweg (özel yol).
Hoyer bu “özel yol” tezine mesafeli duruyor. Ona göre tarih doğrusal değil. Yani 1871’den 1933’e giden tek bir kaçınılmaz çizgi yok.
Bu yaklaşım bazılarına göre ferahlatıcı.
Bazılarına göre ise tehlikeli derecede iyimser.
Bir asır önceye dönüp bakmak
Kan ve Demir aslında iki farklı şekilde okunabilir:
Birincisi, iyi yazılmış, akıcı popüler bir Alman tarihi olarak. İkincisi, Avrupa’nın bugününü anlamaya çalışan bir zihin egzersizi olarak.
Çünkü mesele sadece Almanya değil.
Bugün Avrupa yeniden, güvenlik, savunma, sanayi politikası gibi başlıkları konuşuyor.
Ve bu başlıkların hepsi bizi bir şekilde 19. yüzyıla geri götürüyor.
Coğrafyamızdaki gelişmeleri de düşününce belki filmi bir asır geriye sarıp, 19. yüzyıldaki gelişmeleri dönüp dönüp tekrar okumalıyız. g
