LEVENT AKBAY
Ankara Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Seyit Ardıç Türkiye için sanayisizleşmenin gerçek bir tehlike olduğunu, enerji ve ara mal ithalatının yüksekliğinin bu tehlikeyi somutlaştırdığını ifade ederek “Sanayisizleşmeyi sadece ekonomik bir başlık olarak değil, aynı zamanda kalkınma ve stratejik bağımsızlık meselesi olarak görmemiz gerekiyor. Burada önemli olan, sanayimizi dijital ve yeşil dönüşümle hızla buluşturmak, verimliliğini artırmak ve daha yüksek katma değer üreten bir yapıyla güçlendirmektir.” değerlendirmesini yaptı.
Sanayisizleşme tehlikesinin ortadan kaldırılması için sanayicinin moral motivasyonunun yükseleceği bir yatırım ve üretim ortamı oluşturmak gerektiğine dikkat çeken Seyit Ardıç “Sanayici üretimiyle, fabrikasıyla, işçisiyle mutlu olur.” şeklinde konuştu. Sanayinin koruma duvarları ile değil rekabet gücünün artırılması yoluyla korunması gerektiğine dikkat çeken Seyit Ardıç, sanayisizleşme bir yana, ülkenin üretim kapasitesinin yanı sıra teknolojik yetkinliğini, verimlilik düzeyini, ihracat kalitesini ve krizlere karşı dayanıklılığını artıran sanayi gelişiminin daha da teşvik edilmesi gerektiğini söyleyerek şu değerlendirmeleri yaptı:
Hizmet sektörü sanayinin yerini tutamaz
Hizmet sektörünün gelişiyor olması sanayi sektörünü daha önemsiz kılmayı gerektirmez. Yeni yüzyılın ilk çeyreği sonrasında bu dengeyi iyi korumamız gerekli. Hizmet sektörünün gelişmesi elbette ülkemiz için son derece kıymetli. Turizmden sağlığa, taşımacılıktan eğitime, yazılımdan yaratıcı endüstrilere kadar pek çok alanda önemli bir potansiyele sahibiz. Nitekim hizmetler sektörü, ekonomimize güçlü bir döviz girdisi sağlamaya devam ediyor. 2024 yılında hizmet ihracatımızı yüzde 11 artırarak 117,2 milyar dolara çıkardık ve küresel hizmet ihracatından yüzde 1,32 pay alarak dünyada 21. sıraya yükseldik. Ayrıca 2025 yılında yaklaşık 63,5 milyar dolar hizmet ticareti fazlası vererek bu alandaki güçlü konumumuzu koruduk ve dünyada ilk 5 ülke arasında yer aldık. Tüm bu veriler, hizmet sektörünün ekonomimiz açısından taşıdığı stratejik önemi açıkça ortaya koyuyor. Ancak hizmet sektöründe büyüme, sanayinin yerini tutamaz. Çünkü sanayisiz kalkınma olmaz. Bugün buna bir boyut daha eklemek gerekiyor; artık yazılımsız sanayi de olmaz. Bu nedenle sanayi ile hizmetleri rakip değil, birbirini besleyen ve güçlendiren iki ana sütun olarak konumlandırmak zorundayız.
Sanayi sektörü, bir ülkenin yalnızca üretim kapasitesini değil; aynı zamanda teknolojik yetkinliğini, verimlilik düzeyini, ihracat kalitesini ve krizlere karşı dayanıklılığını da belirler. Nitekim ülkemiz sanayinin dış ticaretteki belirleyici rolü rakamlara da açık şekilde yansıyor. Türk sanayi sektörü 2025 yılında 194,8 milyar dolarla tüm zamanların en yüksek yıllık ihracatını gerçekleştirdi. Aynı yıl sanayi ihracatı bir önceki yıla göre yüzde 6 artarken, toplam ihracat içindeki payı yüzde 82 seviyesine ulaştı. Bu rakamlar, sanayinin dış ticaret yapımızdaki ana omurga olduğunu net biçimde ortaya koyuyor. Hizmetler büyüyebilir, gelir yaratabilir ve önemli döviz kazancı sağlayabilir; ancak ekonomimizin yüksek katma değerli, sürdürülebilir ve dirençli bir yapıya kavuşması için merkezinde mutlaka üretken ve güçlü bir sanayi olmak zorundadır.
Sanayinin niteliği de çok önemli
Döviz kazandırıcı sektörler arasında iç denge kurulurken sadece “hangi sektör daha çok döviz getiriyor?” sorusuna bakmak eksik bir yaklaşım olur. Asıl bakılması gereken, o dövizin nasıl kazanıldığı, ülkeye ne kadar katma değer bıraktığı ve ekonominin üretim kapasitesine nasıl katkı sunduğudur. Hizmet sektörleri, özellikle turizm, sağlık, lojistik, eğitim ve dijital hizmetler alanında çok kıymetli bir gelir yaratıyor. Buna hiç şüphe yok. Fakat sanayi ihracatının sağladığı döviz geliri yalnızca miktar olarak değil, kalite ve yayılma etkisi bakımından da farklıdır. Çünkü sanayi ihracatı; üretim zinciri kurar, yan sektörleri harekete geçirir, teknolojik kapasite oluşturur ve verimlilik artışı sağlar. Ancak burada bir gerçeği de açıkça görmek zorundayız: Yüksek teknolojili ürün ihracatımızın toplam ihracatımız içindeki payı hâlâ yüzde 3–4 seviyelerinde. Bu da bize sanayinin varlığının tek başına yeterli olmadığını, niteliğinin artırılması gerektiğini gösteriyor.
Döviz kazandıran sac ayağı
Benim kanaatim, döviz kazandırıcı sektörler dengesini üç ayak üzerinde kurmamız gerektiğidir. Birinci ayak, hızlı ve düzenli döviz girişi sağlayan hizmetlerdir. İkinci ayak, orta ve yüksek teknolojili sanayi ihracatıdır. Üçüncüsü ise kritik girdilerde ve stratejik alanlarda yerli üretim kapasitesinin artırılmasıdır. Dolayısıyla hizmet sektöründeki güçlü performans, sanayi politikalarının ikinci plana itilmesine neden olmamalıdır. Dünyanın birçok ülkesinde sanayi sektörünün yerli üreticiyi koruyarak gelişmesi ve sürdürebilir büyümesi için sanayi politikaları tasarlanıyor. En büyük ticaret ortağımız Avrupa Birliği’nin bu yılın başında açıkladığı Sanayi Hızlandırıcı Yasası bu gelişime en iyi örnek olarak verilebilir. Biz hizmetler sektörünün gelişiminden ziyadesiyle memnun oluyoruz ve sanayiye yaratacağı dışsallığı da önemsiyoruz. Unutmamalıyız ki, hizmetler sektörünün dinamizmi ve gelişiminin sanayinin dönüşümünü hızlandıracak şekilde kullanılması ülkemizin sürdürülebilir kalkınmasında kritik rol oynayacaktır.
Kısa vadede maliyet yükü düşürülmeli
Kısa vadede öncelikle sanayicimizin omzundaki maliyet yükünü hafifletmek zorundayız. Enerji ve lojistik maliyetleri, yüksek faiz ve finansmana erişim sorunu, kur baskısı ve öngörülebilirlik eksikliği üretim kabiliyetini ve kapasitesini doğrudan etkiliyor. Yatırım iştahını azaltan en önemli unsurlardan biri yüksek finansman maliyetidir. Reel sektörümüzün krediye erişimi zorlaştığında, sadece yeni yatırımlar ötelenmiyor; mevcut üretim kapasitesi de baskı altında kalıyor. Bu nedenle seçici kredi mekanizmaları, ihracat ve yatırım odaklı finansman imkanları, sanayiye uygun enerji politikaları ve üretici aleyhine bozulan maliyet yapısının düzeltilmesi kısa vadede mutlaka ele alınmalıdır.
Uzun vadede yüksek katma değer
Uzun vadede ise çözüm, yüksek katma değerli üretimden geçiyor. Düşük ve orta teknoloji tuzağından çıkmamız, yazılımı, veriyi, otomasyonu, ileri malzemeyi, tasarımı ve markalaşmayı üretimin merkezine almamız gerekiyor. Artık rekabet, sadece makine parkı ile değil; kodla, veriyle, bilgiyle ve nitelikli insan kaynağıyla belirleniyor. Bu nedenle Ar-Ge’yi güçlendirmeli, üniversite-sanayi iş birliğini derinleştirmeli, mesleki eğitimi yeniden yapılandırmalı ve sanayimizin ihtiyaç duyduğu beceri setlerini hızla geliştirmeliyiz. Ayrıca kritik hammaddeler, ara mallar ve stratejik üretim alanlarında daha güçlü bir yerli kapasite oluşturmak zorundayız. Bununla birlikte Avrupa başta olmak üzere ana ihracat pazarlarımızdaki yeşil dönüşüm ve dijital standartlara da hızla uyum sağlamamız gerekiyor. Sanayisizleşme ülkemiz için farazi bir tartışma değil, yanlış kurgulandığında ortaya çıkabilecek gerçek bir risktir. Sanayimizi korumalıyız; ama bunu duvar örerek değil, rekabet gücümüzü yükselterek sağlamalıyız. Kısa vadede üreticimize nefes aldırmalı, uzun vadede ise sanayimizi teknoloji, verimlilik ve nitelikli insan kaynağı temelinde güçlendirmeliyiz.
Sanayimizi korumak için bütüncül politika seti gerekli
Küresel rekabet artık sadece serbest piyasa kurallarıyla açıklanabilecek bir rekabet değil. Dünyada devlet destekleri, enerji sübvansiyonları, ticaret blokları, jeopolitik ayrışmalar, karbon düzenlemeleri, finansman erişimi ve teknik standartlar üzerinden şekillenen yeni bir rekabet düzeni var. Mevcut küresel yönelimleri de dikkate alarak sanayimizi koruma ve güçlendirme konusunda daha aktif ve bütüncül bir politika seti oluşturmalıyız. Sanayi sektörümüzün küresel haksız rekabete karşı korunması bu dengenin ayrılmaz bir parçasıdır.
Sanayi diğer sektörleri de yukarı taşır
Sanayi, yalnızca mal üretmez; bilgi üretir, teknoloji geliştirir, yan sanayiyi büyütür, nitelikli istihdam yaratır ve diğer sektörleri de yukarı taşır. Güçlü bir sanayi tabanı olmadan güçlü bir hizmet ekonomisinin de uzun vadede kalıcı hale gelmesi kolay değildir. Diğer bir deyişle, hizmetler ekonomiye hız kazandırır; sanayi ise ekonomiye omurga kazandırır. Bizim ihtiyacımız, biri büyürken diğerinin zayıfladığı bir yapı değil; ikisinin birlikte güçlendiği dengeli bir kalkınma modelidir. Bu dengeyi korumak için sanayiyi dijitalleşme, yeşil dönüşüm, verimlilik ve inovasyon ekseninde yeniden güçlendirmemiz gerekiyor. Aynı şekilde hizmet sektörünü de sanayiyi destekleyen, katma değerini artıran bir yapıya kavuşturmamız da şarttır.
“SANAYİSİZLEŞME” GERÇEKTEN BİR TEHLİKE Mİ?
Evet, ülkemiz açısından sanayisizleşme gerçek bir tehlikedir. Çünkü dış ticaret yapımıza baktığımızda, ithalatın önemli bir bölümünün hâlâ ara malları ve enerjiye dayandığını görüyoruz. Nitekim toplam ithalat içinde bu kalemlerin payı yaklaşık yüzde 70 seviyesindedir. Bu tablo, üretim yapımızın yeterince derinleşmediğini ve dışa bağımlılığın devam ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Sanayi zayıflarsa, bu bağımlılık daha da artar ve cari denge üzerindeki baskı daha kalıcı hale gelir. Sanayi zayıflarsa, nitelikli istihdam üretmek zorlaşır. Bu nedenle sanayisizleşmeyi sadece ekonomik bir başlık olarak değil, aynı zamanda kalkınma ve stratejik bağımsızlık meselesi olarak görmemiz gerekiyor. Burada önemli olan, sanayimizi dijital ve yeşil dönüşümle hızla buluşturmak, verimliliğini artırmak ve daha yüksek katma değer üreten bir yapıyla güçlendirmektir.