20 MAYIS 1932… ABD’nin o dönemdeki Ankara Büyükelçisi Charles H. Sherrill, o gün Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’e güven mektubunu sunarak göreve başlamıştı.
Başarılı bir sporcu, hukukçu, asker ve diplomat olan Charles H. Sherrill, bir yıllık görev döneminde Atatürk’le yaptığı görüşmelerden aldığı notları anılarında paylaşmış, dikkat çekici gözlem ve tespitler aktarmıştı. Öncelikle Atatürk’ü ve Türkiye’yi şöyle tanımlamıştı:
- Büyük adamlar yetiştiren bir millet, büyük bir millettir. Bugün devlet adamlığı alanında kendisinden üstün kimse olmayan Mustafa Kemal gibi bir adam pek az yetişir…
Sherrill, Atatürk’ün liderliği ve barış yanlısı tutumu hakkında şunları yazmıştı:
- Türkiye’ye gelişimde, yabancı bir elçi olarak, muharebe alanlarını ziyaret etmemin uygun olacağını düşündüm. Bunu Türk otoritelerine bildirince aldığım cevap şu oldu:
“Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, Yunanlılarla bugün mevcut samimi ilişkilerin devamını, bu muharebe meydanlarında kazandığı zaferlerin hatırasını canlandırmaya tercih eder.”
Sherrill, Atatürk’ün bu yaklaşımının kendisini bir başka örnekte daha da derin etkilediğini belirtmişti:
- Yunanlılara karşı kazandığı zaferden sonra, Türkiye’nin niçin tazminat almakta ısrar etmediğini öğrenmek isteyince şu cevapla karşılaştım:
“Yunanlılarla kurulacak ve artacak ticari ilişkiler, bıktırıcı ve zamanla anlaşmazlığa yol açacak yıllık tazminat alınmasına kıyasla, Türkler için daha yararlı olacaktır.”
Bu iki hikayeden çıkarımını da şöyle paylaşmıştı:
- Bu iki hikaye, gönülden barışçı olan bir savaş liderinin, Türkiye’nin komşuları ile ilişkilerinde eski devirlerin düşmanlıkları yerine dostluklar kurmayı tercih ettiğini gösterir…
Büyükelçi Sherrill, Atatürk’ün savaşlara bakışıyla ilgili şu sözüne anılarında özellikle yer vermişti:
- Gazi bir gün demişti ki: “Harbin sebeplerini kaldırınız; o zaman harp yaraları iyileşir!
Atatürk’ün bu sözüne aynen katılmıştı:
- Gazi, pek haklı idi…
19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı vesilesiyle masamdaki Tekfen Vakfı’nın hediyesi olan “365 Gün Atatürk” takviminin 16, 17, 18, 19, 20 Mayıs tarihli yapraklarına baktım, 20 Mayıs 2026 tarihli takvim yaprağında “Amerikan Büyükelçisi Sherrill’in Gözünden Atatürk” başlıklı yazıyı okudum.
19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun…
Biz, Anadolu’ya ideali ve imanı götürüyoruz
“DOKUZUNCU Ordu Müfettişi” sıfatıyla Samsun’a tayin edilen Mustafa Kemal, beraberinde müfettişlik kadrosunu oluşturan 18 subay ve askeri memurla birlikte 16 Mayıs 1919 akşamüzeri Bandırma vapuruna binerek İstanbul’dan ayrıldı.
İtilaf Devletlerinin koyduğu şartlar gereği vapur, hareketinden kısa süre sonra Kız Kulesi açıklarında durarak kontrol edildi. Yanında bir tercümanla gemiye çıkan İngiliz binbaşı, oldukça uzun kaldı. Arama ve tahkikatın uzaması biraz endişeye yol açtıysa da, sonunda geminin yola çıkmasına izin verildi.
Bandırma Vapuru, düşman zırhlılarının arasından geçerek İstanbul’dan ayrılırken, Atatürk arkadaşlarına şu mesajı verdi:
- Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey yalnız madde! Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz Anadolu’ya ne silah, ne cephane götürüyoruz; biz ideali ve imanı götürüyoruz.
Tekfen Vakfı’nın “365 Gün Atatürk” takviminin 16-17 Mayıs 2026 tarihli yaprağının arka sayfasında “Atatürk, Samsun’a yola çıktı” başlıklı bu notlar vardı.
Her çeşit sporu milli terbiyenin ana unsuru sayın
19 MAYIS Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı vesilesiyle Türkiye Tekstil Sanayi İşverenleri Sendikası’nın 2008 yılında Genelkurmay Başkanlığı içerik desteğiyle 15 bin adet bastırıp ücretsiz dağıttığı, “Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri” kitabının “Gençlik ve Spor” bölümünü tekrar okudum.
Bu bölümden Cumhuriyetimizin Kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün gençlere yönelik şu mesajlarının altını yeniden çizdim:
- Sayın gençler, hayat mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı hayatta yalnız iki şey vardır. Galip olmak (kazanmak), mağlup olmak (yenilmek). Türk gençliğine bıraktığımız vicdani emanet, yalnız ve daima galip olmaktır.
Milletin yükselme neden ve şartları için yapılacak şeylerde, atılacak adımlarda kesinlikle tereddüt etmeyin. Milleti o yükselme noktasına götürmek için dikilecek engellere hep birlikte mani olacağız. (1923)
- Her çeşit spor faaliyetlerini, Türk gençliğinin milli terbiyesinin ana unsurlarından saymak lazımdır. Bu işte, hükümetin çok ciddi ve dikkatli davranması, Türk gençliğini spor bakımından da, milli heyecan içinde özenle yetiştirmesi önemli tutulmalıdır. (1937)
- Türk sosyal bünyesinde spor hareketlerini düzenlemekle görevli olanlar, Türk çocuklarının spor hayatını yükseltmeyi düşünürken, sadece gösteriş için herhangi bir müsabaka kazanmak emeliyle bir spor politikası oluşturmazlar.
Asıl amaç, bütün her yaştaki Türkler için beden eğitimini sağlamaktır. Atalarımız, “Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur” sözünü boşuna söylememişlerdir. (1937)
- Her yarışmada arkalarında Türk milletinin bulunduğunu ve milletin şerefini düşünmelerini, Türk sporcularına meslek kuralı olarak belirliyorum. (1931)
Gel de hüzünlenme…
BU yazıda sözü önce Ertuğrul Özkök’e, daha doğrusu 15 Mayıs 2026 günü yayınlanan yazısından bazı alıntılara bırakıyorum:
- Bu video geçtiğimiz günlerde Ankara’da çekildi… İlk bakışta insana, görevini tamamladıktan sonra hurdacıların eline terkedilen görkemli bir transatlantiğin son yolculuğu gibi görünüyor.
- Bir “amiral gemisi”nin hurdacıların elindeki vedası. Adı neredeyse Cumhuriyet tarihi ile özdeşleşmiş bir “amiral gemisi”nin hikayesi bu…
- Hürriyet’in elindeki son büyük baskı tesisi olan “Ankara Matbaası” kapatıldı. Baskı makinaları satışa çıkarıldı. Mısırlı bir şirket ilgilendi ama almadı. Bunun üzerine hurdacıya satıldı.
- Bir dönemin en etkili medya aracının yok oluşu, bu dönemin en etkili yeni medya aracı (cep telefonu) ile görüntülenmiş. Gelen medya giden medyanın cenaze törenini belgeliyor adeta…
- Bir veda videosu bu ama seyrettiğimiz sembolik görüntü sadece “Hürriyet’in sonunu” göstermiyor bize. Aynı zamanda “eski medya”nın sembolik sonunu anlatıyor. O nedenle daha da hüzün verici bir manası var.
Ertuğrul Özkök, yazısının bu bölümünde Ankara Matbaası’nın 28 Eylül 1997’deki açılış gününe döndü:
- Aydın Doğan,1994 yılında Hürriyet’i satın aldıktan sonra müthiş bir altyapı yatırımına başlamıştı. İstanbul Halkalı, İzmir ve Ankara tesisleri göz kamaştırıcı bir şekilde yenilendi. Türk basınının ve Hürriyet’in altın yıllarıydı.
Tekrar video görüntüsünü yorumlamaya odaklandı:
- Geriden gelen kaynak sesleri bize hangi hikayeyi anlatıyor? Gururlu bir transatlantiğin, hurdacılar tarafından paramparça edilişini içiniz sızlayarak seyrediyorsunuz.
- Hurdacıların elinde paramparça edilen bu makinalar kağıdın da sonu ama hikaye sadece bu değil. Geleneksel medyanın sonunu anlatıyor bu video. Bir zamanlar “Merkez Medya” dediğimiz “herkese seslenen” medyanın sonudur bu sahne. Kağıt gazetenin de sonudur…
Özkök, yazının bu bölümünde “klasik medyanın artık öldüğünü” savundu:
- New York Times gibi gazeteler günün teknolojik gelişimine ayak uydurup, djital dönüşümünü gerçekleştirerek hayatlarını sürdürürken, klasik Türk medyası ne yazık ki bir “Kafka Romanı” haline gelmiştir…
Köklü bir zihniyet değişikliği olmadan yola devam edilemeyeceğini vurguladı:
- Peki bizler, bu ülkenin insanları bu hazin manzaraya bakıp ne hissetmeliyiz? Üzülmeli, kahrolmalı mıyız? Hayır, sakın, asla üzülmeyin. Hayatın doğal akışıdır bu…
- Artık karşımızda yepyeni bir medya var. Patronsuz, baskı makinasız, dev tesislere sahip olmayan, “amiral gemisi” değil, motoru güçlü, hızlı küçük teknelerden ibaret yeni, yepyeni bir filodur ufukta görünen…
- Ve bu video bize her gün “Bir tek kişinin” bile ne kadar güçlü olabileceğini anlatan yepyeni bir medya hikayesi yazıyor. O nedenle videoya bakıp derin bir “ahh” çekmenin hiç manası yok. Bugün cep telefonu, hurdacının parçaladığından daha büyük bir matbaa.
Ertuğrul Özkök’ün yazısını okuyunca kendisine şu mesajı gönderdim:
- Yolu Hürriyet’ten geçen birçok meslektaşımız “tek kişilik medya” düzenine çoktan uyum sağlamış durumda. Mesleğimin 48’inci yılındayım. Bunun 30 yılı, iki dönem halinde Hürriyet’te geçti. O 30 yıl, evimden çok o binalarda zaman geçirdim, sabahladım.
- Şimdi o videoyu izlerken hüzünlenmemek, ağlamamak mümkün mü?
Gel de hüzünlenme…
