Bugün dünyanın en büyük yapay zekâ yatırımlarını yapan şirketlere baktığımızda ortak bir gerçek görüyoruz. Bu şirketlerin önemli bir bölümü, milyarlarca hatta yüz milyarlarca dolarlık yatırım yapmalarına rağmen hâlâ ciddi zararlar açıklıyor veya yatırım maliyetlerini uzun yıllara yayarak finanse ediyor.
Nobel Ekonomi Ödüllü Daron Acemoğlu'nun Koç Üniversitesi mezuniyet töreninde yapay zekâ üzerine yaptığı değerlendirmeler, teknoloji tartışmalarına önemli bir perspektif kazandırıyor. Özellikle yapay zekânın ekonomik gücü, veriyi ve sermayeyi birkaç ülke ile birkaç teknoloji şirketinin elinde merkezileştirdiği yönündeki tespiti oldukça yerinde. Benzer şekilde, otomasyonun makroekonomik ölçekte bugüne kadar beklenen verimlilik artışını sağlayamadığını, buna karşın gelir dağılımını bozarak toplumsal eşitsizlikleri derinleştirdiğini vurgulaması da üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir uyarı.
Dönüşümü kim gerçekleştirecek?
Acemoğlu'nun önerisi ise oldukça net: Yapay zekâyı insanların yerine geçen bir otomasyon teknolojisi olarak değil, insanların yaratıcılığını artıran, yeni işler oluşturan ve çalışanların üretkenliğini yükselten bir yardımcı teknoloji olarak konumlandırmalıyız. Bunun gerçekleşebilmesi için de bilimin ve üniversitelerin özerk olduğu, demokratik kurumların güçlü çalıştığı bir ekosisteme ihtiyaç olduğunu savunuyor.
Teorik olarak bu yaklaşımın karşısında durmak güç. Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Bu dönüşümü kim gerçekleştirecek?
Bugün dünyanın en büyük yapay zekâ yatırımlarını yapan şirketlere baktığımızda ortak bir gerçek görüyoruz. Bu şirketlerin önemli bir bölümü, milyarlarca hatta yüz milyarlarca dolarlık yatırım yapmalarına rağmen hâlâ ciddi zararlar açıklıyor veya yatırım maliyetlerini uzun yıllara yayarak finanse ediyor. Veri merkezleri, yapay zekâ çipleri, enerji altyapısı ve model geliştirme maliyetleri tarihte benzeri görülmemiş büyüklüklere ulaşmış durumda.
Böylesine yüksek sermaye yatırımı yapan şirketlerin öncelikli motivasyonunun "çalışan refahı" değil, yatırımlarını geri döndürmek olması şaşırtıcı değildir. Kapitalist ekonominin temel dinamiği de zaten budur. Sermaye, sosyal faydayı öncelediği için değil, yatırımının karşılığını almak için risk üstlenir.
Dolayısıyla yapay zekâ şirketlerinin kısa ve orta vadede çalışan perspektifinden hareket ederek otomasyondan vazgeçip insan yaratıcılığını önceleyen çözümlere yönelmelerini beklemek ekonomik gerçeklerle tam olarak örtüşmeyebilir. Çünkü yatırımcılar, yönetim kurulları ve sermaye piyasaları şirketleri öncelikle verimlilik, maliyet düşürme ve kârlılık üzerinden değerlendirmektedir.
Bu nedenle Acemoğlu'nun önerdiği modelin önündeki temel engel teknolojik değil, ekonomik teşvik mekanizmasıdır.
Ancak bu durum Acemoğlu'nun tezlerini geçersiz kılmaz. Aksine, tartışmayı daha ileri taşımamız gerektiğini gösterir. Asıl soru, şirketlerin çalışan odaklı davranmasını beklemek değil; bunu ekonomik olarak rasyonel hâle getirecek mekanizmaları nasıl oluşturacağımızdır.
Yapay zekânın gelişim sürecinin tamamlanmadığı unutulmamalı
Belki de yeni dönemin en önemli politikası, otomasyonu sınırlandırmak değil; insanı tamamlayan yapay zekâ uygulamalarını daha cazip hâle getirmektir. Vergi teşvikleri, kamu destekleri, kamu alımları, Ar-Ge fonları ve düzenleyici çerçeveler; yalnızca iş gücünü ikame eden sistemleri değil, çalışanların üretkenliğini artıran çözümleri ödüllendirecek şekilde tasarlanabilir.
Diğer taraftan, yapay zekânın bugünkü gelişim sürecinin tamamlanmadığını da unutmamak gerekir. İnternetin ilk yıllarında olduğu gibi, ilk fazda altyapıya yapılan yatırımların verimlilik etkisi sınırlı görünebilir. Asıl üretkenlik artışı, bu altyapı üzerine geliştirilecek yeni iş modelleriyle ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla bugün henüz makro ölçekte sınırlı görülen verimlilik etkisi, yapay zekâ ajanları, fiziksel yapay zekâ, robotik ve sektörel uygulamaların olgunlaşmasıyla farklı bir boyuta ulaşabilir.
Sonuç olarak Acemoğlu'nun uyarıları son derece değerlidir; ancak tek başına yeterli değildir. Yapay zekânın geleceğini yalnızca etik ilkeler, demokrasi veya üniversite ve bilim özerkliği belirlemeyecek. Aynı ölçüde sermaye piyasalarının beklentileri, yatırımcı davranışları ve küresel rekabet de bu geleceği şekillendirecek.
Gerçek mesele, çalışan perspektifi ile kapital perspektifini karşı karşıya getirmek değil; ikisini aynı ekonomik denklem içinde buluşturabilmektir. Yapay zekâ çağının en büyük başarısı, şirketlerin kâr ettiği, çalışanların değer ürettiği ve toplumun refahının birlikte arttığı bir modeli inşa edebilmek olacaktır.