Venezuela’da olan biten tek kelimeyle ürkütücü. Çok şükür Türkiye Venezuela değil. Hiç mi hiç değil. O ülkede yaşananlar açısından bir karşılaştırma yapmak bile çok saçma.
Onlarca yıldır bağımsız bir devlete “demokrasi getireceğiz” maskesini takmadan, bu denli açıkça niyetini üstüne basa basa söyleyerek (“petrol rezervini ben yöneteceğim, dediklerimi yapacaksın”) bir emperyalist saldırı olmadı. İçeride ve dışarıda çoğu yorumcunun altını çizdiği gibi, mesele ülkesinin ekonomisini mahfeden, daha önemlisi, bir emperyalist süper gücün elini kolunu sallayarak ülkenin liderini kaçırmasına dur diyemeyen, en azından karşı koymaya çalışmayan bir yapıya mahkûm eden Maduro değil. Mesele, dünyada bundan sonra yaşanabilecekler; Venezuela’da olan biten tek kelimeyle ürkütücü. Çok şükür Türkiye Venezuela değil. Hiç mi hiç değil. O ülkede yaşananlar açısından bir karşılaştırma yapmak bile çok saçma.
ABD’nin silahı, doların rezerv para olmasından güç alıyor
Bu acıklı duruma düşen Venezuela’yı geçelim. Trump tarafından tehdit edilen Kolombiya Devlet Başkanı’nın saygın ve onurlu mesajını da bir tarafa bırakalım. ‘Eski dünya’ya döneyim. Dış politikada izlenmesini istediği çizginin dışına çıkmaya çalışan ülkelere ABD’nin önemli bir silahı var. İran gibi o çizginin çok dışına yıllar önce çıkmış ülkelerden söz etmiyorum. Türkiye gibi ülkeleri düşünün. Yurtdışından borçlanmaya bağımlı bir yapınız varsa, ABD’nin o silahını kullanması için çok elverişli bir zemin var demek. Nedir o silah?
Uluslararası ödemeler sisteminin yapısından ve doların rezerv para olmasından güç alıyor o silah. ABD, bir ülkenin dolar cinsinden borçlanmasını engelleyebiliyor. Tümüyle olmasa bile büyük ölçüde tıkayabiliyor o kanalı. Aslında sadece dolar cinsinden değil, diğer yabancı paralar cinsinden de borçlanmasını çok zorlaştırabilir. Uluslararası ödemeler sisteminin yapısı bunu sağlıyor çünkü. Hem ekonomi hem hukuk hem de dış politika alanlarında yapılan çalışmalar bu silahın gücüne işaret ediyorlar.
Nitekim Trump 2018’in ortasında bu silahı kullanmış ve Türkiye’ye bazı yaptırımlar getirmişti. Açıkça bizi tehdit etmiş ve yurtdışından borçlanma kanallarımızı tıkayacağını ima etmişti. Sonucu biliyoruz: Ekonomimiz daraldı, özellikle inşaat sektöründe istihdam keskin biçimde düştü, risk primi ve kur sıçradı, enflasyon arttı. Ancak 2019’un sonuna doğru GSYH’miz kriz öncesindeki düzeyine döndü.
Hem bu krizi hem de Trump’ın tehditlerinin Türkiye ekonomisini krize sokmasının temel nedenini bu köşede 2018’den itibaren hemen her yıl birden fazla kez ele aldım. Çok önemli çünkü. Türkiye’nin, orta-uzun vadede dış borca olan bağımlılığını ortadan kaldırmayı ana ekonomik hedef olarak alması gerekiyor. Kolay değil elbette. Birincisi, 2009-2017 arasındaki gibi yurtdışından/yurtiçinden döviz cinsinden borçlanmayı hızla artıran düzenlemelere bir daha yeltenmemeli. İkincisi, seçimlerde avantajlı konuma geçmek için yurtiçinde aşırı kredi genişlemesini özendirmemeli. Üçüncüsü, 2021-2023 dönemindeki gibi faizleri enflasyonun altında tutmaya çalışmak gibi çıkmaz yola bir daha girmemeli. Bunlar kolay işler ama dış borca bağımlılığı yapısal olarak azaltmıyorlar; sadece bağımlılığın daha fazla artmasını engelliyorlar.
Adil ve hızlı çalışan bir yargı sistemi kurmakla işe başlanmalı
Dış borca bağımlılığı yapısal olarak azaltmak ise elbette yapıyı değiştirmekten, hiç olmazsa sağlamlaştırmaktan geçiyor. Bu çerçevede önce adil ve hızlı çalışan bir yargı sistemi kurmak ile işe başlanmalı. İkincisi, verimliliklerini artıracak mühendislik uygulamalarını bilmeyen ya da bilseler de kendi başlarına bu işe soyunacak teknik ve finansal kapasitesi olmayan şirketleri hedef alan bir sanayi politikasının tasarlanması ve uygulanması gerekiyor. Üçüncüsü, benzer bir sanayi politikası sadece mevcut teknoloji düzeyinde verimliliği artırmak için değil onun yanı sıra daha ileri teknoloji kullanımını özendirmeye yönelik de tasarlanmalı ve uygulanmalı.
Dördüncüsü, elbette eğitim düzeyi ile ilgili. Yeni okula başlayan çocukların almaları beklenen eğitim süresi 25 yaş üstü nüfusun ortalama eğitim süresinin –ki 9 yıl, çok üzerine çıktı. Ama bu gelişme yeterli değil. O eğitimin niteliği ne? OECD’nin PISA sınav sonuçlarından niteliğin pek de iyi olmadığını biliyoruz. Öncelikle öğretmenliği daha çekici kılacak ve öğretmelerin niteliklerini artıracak adımlar atmak gerekiyor. Okul öncesi eğitime kolayca ulaşılabilmesini sağlamak da bir diğer amaç olmalı.