Bir ülke düşünelim… Fabrikaları çalışıyor, ihracat rakamları artıyor, sanayi üretimi büyüyor. İlk bakışta ekonomi güçlü görünüyor. Ancak bu üretimin arkasına dikkatlice bakıldığında başka bir gerçek ortaya çıkıyor: Üretmek için önce dışarıdan mal almak gerekiyor. Yani çarklar dönüyor ama o çarkların önemli parçaları başka ülkelerden geliyor. İşte buna “üretim yapısının ithalata bağımlılığı” deniliyor.
Türkiye ekonomisinin uzun yıllardır karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri de budur. Çünkü birçok sektörde üretim yapılabilmesi için gerekli olan ham madde, ara malı, enerji, makine ve teknoloji büyük ölçüde ithal edilmektedir. Bu durum ilk etapta sıradan bir ticaret ilişkisi gibi görünse de aslında ekonominin kırılganlığını artıran çok önemli bir yapısal sorundur.
Bugün Türkiye’de otomotivden elektroniğe, tekstilden kimyaya kadar pek çok sektör üretim yaparken dışarıdan gelen ürünlere ihtiyaç duyuyor. Bir fabrikada üretilen ürün “yerli” olarak görülse bile onun içindeki parçaların önemli kısmı başka ülkelerden geliyor olabiliyor. Örneğin bir otomobil Türkiye’de monte ediliyor olabilir ama elektronik sistemi, çipleri, motor parçaları veya özel alaşımları ithal edilmiş olabilir. Bu nedenle ihracat artsa bile ithalat da aynı hızla artıyor.
Aslında mesele sadece dışarıdan ürün almak değildir. Sorun, üretimin dış kaynak olmadan sürdürülememesidir. Çünkü ekonomide gerçek güç, ihtiyaç duyduğu temel girdileri kendi içinde üretebilme kapasitesidir. Eğer üretim zinciri dışarıya aşırı bağımlıysa, küresel dalgalanmalar ülke ekonomisini doğrudan etkiler.
Son yıllarda döviz kurlarındaki yükselişin üretim maliyetlerini hızla artırmasının temel nedenlerinden biri de budur. Çünkü ithalata bağımlı üretim yapısında dolar yükseldiğinde sadece ithal ürünler değil, yerli üretim de pahalanır. Fabrikalar daha yüksek maliyetle üretim yapar. Bu maliyetler zamanla market raflarına, enerji faturalarına ve günlük yaşam giderlerine yansır. Sonuçta vatandaş daha pahalı bir hayatla karşı karşıya kalır.
Bir başka önemli sorun ise dış ticaret açığıdır. Türkiye ihracat yapan bir ülke olmasına rağmen aynı zamanda çok büyük miktarda ithalat yapmak zorunda kalmaktadır. Çünkü ihracat için bile ithal girdiye ihtiyaç duyulmaktadır. Bu durum “kazanırken harcamak” gibi bir ekonomik tablo ortaya çıkarıyor. Ülke ihracat yapıyor ama o ihracatı gerçekleştirmek için önce döviz harcıyor.
Bu yapı özellikle küresel kriz dönemlerinde daha büyük risk oluşturuyor. Pandemi döneminde dünya genelinde tedarik zincirleri bozulduğunda birçok ülke üretim sıkıntısı yaşadı. Çip krizinden enerji krizine kadar pek çok sorun, ithalata bağımlı ekonomilerin ne kadar hassas olduğunu gösterdi. Bir ürünün ham maddesi başka ülkeden geliyorsa ve o ülkede kriz çıkarsa üretim zinciri bir anda durabiliyor.
Enerji alanındaki dışa bağımlılık da üretim maliyetlerini artıran en önemli faktörlerden biridir. Türkiye enerji ihtiyacının büyük kısmını dışarıdan karşılıyor. Doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki artış sanayiyi doğrudan etkiliyor. Enerji pahalandıkça fabrikaların üretim maliyeti yükseliyor. Bu da enflasyon baskısını artırıyor.
Üretimde ithalata bağımlılık sadece ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir meseledir. Çünkü teknoloji çağında ülkelerin gücü artık yalnızca nüfus veya doğal kaynakla ölçülmüyor. Yüksek teknoloji üretme kapasitesi belirleyici hale geliyor. Eğer bir ülke ileri teknoloji ürünlerinde dışa bağımlıysa ekonomik bağımsızlığı da sınırlı hale gelir.
Bugün dünyada gelişmiş ekonomilere bakıldığında ortak bir özellik görülüyor: Güçlü yerli üretim zinciri. Almanya makine üretiminde, Güney Kore elektronikte, Japonya teknolojide kendi altyapısını yıllar içinde geliştirdi. Bu ülkeler yalnızca ürün üretmedi; aynı zamanda bilgi, teknoloji ve marka gücü oluşturdu.
Türkiye’nin de uzun vadede daha dayanıklı bir ekonomik yapıya ulaşabilmesi için üretimde yerlilik oranını artırması gerekiyor. Ancak bu yalnızca sloganlarla başarılabilecek bir süreç değildir. Eğitimden sanayi politikasına, teknolojiden tarıma kadar geniş kapsamlı bir dönüşüm gerektirir.
Öncelikle ara malı üretiminin güçlendirilmesi gerekiyor. Çünkü Türkiye birçok ürünü monte edebiliyor ama o ürünün temel bileşenlerini dışarıdan almak zorunda kalıyor. Oysa asıl katma değer çoğu zaman o parçaların üretiminde oluşuyor. Eğer ülke kendi ara malını üretebilirse hem maliyet baskısı azalır hem de döviz ihtiyacı düşer.
Bunun yanında teknoloji yatırımları büyük önem taşıyor. Yüksek teknoloji üretmeyen ülkeler düşük kâr marjına sıkışır. Sürekli ucuz iş gücüyle rekabet etmeye çalışmak uzun vadede sürdürülebilir değildir. Kalıcı refah için bilimsel üretim kapasitesinin artması gerekir.
Tarım sektörü de bu bağımlılık tartışmasının önemli parçalarından biridir. Bir dönem kendi kendine yetebilen ülkeler arasında gösterilen Türkiye’nin bugün yemden gübreye, tohumdan tarım ilacına kadar birçok alanda dışa bağımlı hale gelmesi dikkat çekiyor. Tarımsal üretimdeki maliyet artışlarının önemli kısmı da buradan kaynaklanıyor.
Aslında mesele yalnızca ekonomi politikası değildir; aynı zamanda bir planlama meselesidir. Uzun yıllar boyunca kısa vadeli büyüme hedefleri ön planda tutulduğunda yapısal dönüşüm geri planda kalabiliyor. Oysa güçlü ekonomi, yalnızca hızlı büyüyen değil, krizlere dayanıklı olan ekonomidir.
İthalata bağımlı üretim modeli ilk yıllarda hızlı büyüme sağlayabilir. Çünkü dışarıdan gelen ucuz ham madde ve krediyle üretim artar. Ancak zaman içinde bu model ekonomiyi döviz baskısına açık hale getirir. Kur yükseldiğinde dengeler bozulur. Enflasyon artar, maliyetler yükselir ve ekonomik istikrar zayıflar.
Bu nedenle artık yalnızca “ne kadar üretiyoruz?” sorusunu değil, “neyi nasıl üretiyoruz?” sorusunu da sormak gerekiyor. Eğer üretimin temelinde dışa bağımlılık varsa büyüme rakamları tek başına yeterli olmayabilir.
Türkiye genç nüfusu, sanayi deneyimi ve girişimcilik kapasitesiyle aslında önemli avantajlara sahip bir ülke. Ancak bu potansiyelin kalıcı ekonomik güce dönüşebilmesi için üretim yapısının daha bağımsız hale gelmesi gerekiyor. Yerli teknoloji, güçlü eğitim sistemi, nitelikli iş gücü ve stratejik sanayi yatırımları bu dönüşümün temel taşları olacaktır.
Çünkü gerçek ekonomik güç, sadece üretmek değil; ihtiyaç duyduğu üretim araçlarını da üretebilmektir. Ekonomik bağımsızlığın yolu da tam olarak buradan geçmektedir.