Çocukluğumda, ailece pikniğe gitmek dört gözle beklediğim bir şeydi. Düzenli gittiğimiz bir yer vardı. Ankara'dan 45 dakika mesafede küçük bir gölün etrafı. Gölgelikli, suyu durgun, sessiz bir yer.
Yıllar sonra, İstanbul’dan Ankara’ya bir gidişimde, orayı tekrar görmek istedim. Aynı yola girdim. Aynı virajları döndüm, gözüm o tanıdık yeri aradı. Ama göl yoktu.
Yerinde çatlamış bir çukur, kurumuş bir yatak vardı. Su gitmişti. Onunla beraber, herkes.
Suyun çocukları
İlk insanlar suyun kıyısına yerleşti. Bütün ilk uygarlıklar bir nehrin çocuğu olarak doğdu. Mısır, Nil'in; Indus uygarlığı, Indus'un; Çin, Sarı Irmak'ın kıyısında kuruldu.
İnsanlığın ilk yerleşik hayata geçtiği o topraklara verilen adı düşünün: Mezopotamya. Yani "iki nehir arası." Bir coğrafyayı, içinden geçen iki nehirle, Dicle ve Fırat'la tanımlamışız.
Şehirler suyun etrafında kuruldu. Su çekildiğinde ne olduğunu da yine tarih kaydetti.
Bundan dört bin yıl öncesine gidelim. Akad İmparatorluğu tarihin en büyük imparatorluklarından biriydi. Fakat MÖ 2200'ler civarında Mezopotamya uzun süren bir kuraklık dönemine girdi.
Kuzey Mezopotamya'da yerleşimler boşaldı, insanlar suya erişimin daha mümkün olduğu bölgelere yöneldi. Güney yönetimleri kuzeyden gelen göçleri sınırlamak için uzun savunma hatları inşa etti. Bunlardan biri tarih kayıtlarına "Amorluları Uzak Tutan Duvar" adıyla geçti.
Kuraklığın Akad İmparatorluğu'nu tek başına yıkıp yıkmadığı hâlâ tartışmalı. Ama, iklim baskısı, zaten kırılgan siyasal ve ekonomik düzeni daha da zayıflattı.
Tarih bize şunu gösteriyor. Su yalnızca bir doğal kaynak değil. Toplumların görünmeyen altyapısı.
Çölde paslanan tekneler
Bir zamanlar yeryüzünün dördüncü büyük gölü olan Aral, yarım yüzyılda neredeyse tümüyle kurudu. Bugün o gölün eski kıyısındaki kasabaların fotoğraflarında manzara olarak kupkuru kumun üstünde yatan paslı balıkçı tekneleri var.
Afrika'nın ortasında, Çad Gölü'nün hikâyesi daha da acı. 1960'lardan bu yana gölün yüzde doksanı yok oldu. Otuz milyondan fazla insanın hayatı bu göle bağlıydı. Sular çekildikçe balık bitti, tarlalar çoraklaştı, hayvanlar telef oldu. Geriye susuzluk, açlık ve kavga kaldı.
Çok yakın bir tarihte, 2018 yılının başında Güney Afrika'nın Cape Town kenti de benzer bir sorunla yüzleşti. Tüm şehir, büyük bir tedirginlikle geri sayım yapıyordu. Beklenen bir seçim, bir savaş ya da salgın değildi. Geri sayımın konusu suydu.
Şehir yönetimi buna bir isim bile vermişti. Day Zero. Yani musluklardan artık suyun akmayacağı gün. Barajlar alarm veriyordu. Yağışlar yıllardır beklenen seviyenin altındaydı.
Yetkililer ilk kez modern şehir tarihinde radikal bir plan hazırladı. Eğer Day Zero gelirse, evlere verilen su tamamen kesilecekti. Tüm şehir, kurulacak 200 dağıtım noktasına gidip, kişi başına belirlenmiş miktarda su almak zorunda kalacaktı. Elektrik kesilse jeneratör var. Telefon çalışmazsa alternatif bulunabilir. Ama su yoksa, hayat durur.
Neyse ki Day Zero hiçbir zaman gelmedi. Yağışlar geri döndü. Kısıtlamalar işe yaradı. Tüketim ciddi ölçüde düştü. Şehir son anda kurtuldu. İlk kez milyonlarca insan modern hayatın aslında ne kadar kırılgan olduğunu gördü. Yüzyıllardır şehirleri güç, sermaye, teknoloji ve altyapı üzerinden anlatıyoruz. Oysa Cape Town başka bir gerçeği hatırlattı. Bütün o güç, bir musluğun akmasına bağlı.
Ve bizim göllerimiz
Bunlar yalnızca uzak coğrafyaların konusu değil. Zaman zaman böyle bir yanılgıya düşüyoruz. Oysa, tüm bu krizler maalesef kendi evimizde de yaşanıyor.
Türkiye'nin tam ortasındaki Tuz Gölü, 2021 yazında son yılların en ağır kuraklıklarından birini yaşadı. Flamingoların yuva yaptığı alanların büyük bölümü kurudu. Geriye kilometreler boyunca uzanan çatlamış tuz tabakaları kaldı. Hemen yanı başında, Türkiye'nin tahıl ambarı olarak bilinen Konya Ovası ise başka bir sessiz krizle karşı karşıya. Yıllardır süren aşırı yeraltı suyu kullanımı, kuraklık ve binlerce ruhsatsız kuyu nedeniyle su seviyesi giderek düşüyor.
Önce su gider, sonra insan
Dünya Bankası'na göre, ciddi adımlar atılmazsa, 2050'ye kadar yalnızca kendi ülkeleri içinde yer değiştirecek iklim göçmeni sayısı 216 milyonu bulabilir. Bir kıtanın nüfusu kadar insan, suyun bittiği yerden, suyun hâlâ olduğu yere doğru hareket edecek.
Türkiye'nin yeni Ulusal Su Planı da suyu artık bir kamu hizmeti ya da çevre meselesi olarak değil, bir milli güvenlik meselesi olarak konumlandırıyor. Kasımda Antalya'da toplanacak COP31'de de su; enerji, tarım, kentleşme ve atık kararlarının kaçınılmaz türevi olarak masaya gelecek. Yani suyu kurtarmak için suyu konuşmak yetmiyor. Onu kurutan her kararı konuşmak gerekiyor.
Su gidince geriye sadece terk edilmiş bir yurt kalıyor. Bir insanın ödeyebileceği en ağır bedel bu. Doğduğu, yaşadığı yeri ve anılarını geride bırakmak.