Bir şehrin takımının Süper Lig’e çıkması taraftar için bayram, iş dünyası için ise yeni bir maliyet kapısı olabiliyor. Sponsorluk ve destek talepleriyle kulüplere aktarılan kaynakların ekonomik karşılığı ve fırsat maliyeti artık daha ciddi sorgulanmalı.
Bir şehrin takımının Süper Lig’e çıkması normal şartlarda bayram havası yaratır. Taraftar sevinir, esnaf hareketlenir, şehir tanıtım fırsatı yakalar, iş dünyası da bundan payını alır. Ama Türkiye’de meselenin bir de başka yüzü var. Takım Süper Lig’e çıktığında şehir ekonomisinin kazancı mı artıyor, yoksa iş dünyasının sırtına yeni ve zorunlu bir maliyet mi yükleniyor?
Vahap Munyar’ın geçen ay yayımlanan “Eyvah, bizim şehrin takımı Süper Lig’e çıktı” başlıklı yazısını okurken yıllar önce kaleme aldığım “Futbola akan kaynağa yazık” yazısı aklıma geldi.
Yeni sezon bugün başlıyor. Transferler konuşuluyor, milyarlarca liralık bütçeler açıklanıyor, sponsorluk görüşmeleri yapılıyor. Bir yandan da kulüplerin borçları büyümeye devam ediyor. Acaba Türkiye gerçekten sürdürülebilir bir futbol ekonomisi mi kuruyor, yoksa futbolun yarattığı toplumsal baskı nedeniyle kaynaklarını verimsiz alanlara mı yönlendiriyor?
"Eyvah" aslında neyin ifadesi?
Vahap Munyar’ın yazısında aktardığı Malatyalı iş insanının “Eyvah” tepkisi bence çok önemli. Anadolu’daki birçok iş insanının ortak duygusunu anlatıyor. Çünkü Anadolu’da bir takım üst lige çıktığında yalnızca taraftarın yükü artmıyor. Bir süre sonra şehirdeki iş insanlarının da kapısı çalınıyor. Sponsor olunuyor. Reklam veriliyor. Bağış isteniyor. “Şehrin takımına sahip çıkın” deniliyor. Yani, şehirdeki iş dünyası da kısa süre içinde kendisini yeni bir finansman döngüsünün içinde bulabiliyor.
Bazen bu taleplerin Ankara’dan geldiği bile oluyor. Zaman zaman bu taleplerin siyasi veya bürokratik kanallardan gelmesi mümkün… “Falanca takıma destek olun, sponsor olun, reklam verin” şeklindeki taleplere karşı çıkmak ise özellikle Anadolu'da her zaman kolay değil. “Şehrinizin takımını yalnız bırakmayın,” gibi bir çağrıya sırt çevirmek bazı şehirlerde kolay değil. Çünkü konu kısa sürede ekonomik bir tercihten çıkıp sosyal ve hatta siyasi bir beklentiye dönüşebiliyor.
Asıl sorun da burada başlıyor.
Futbola destek verilmesi elbette yanlış değil. Yanlış olan, futbol kulübüne para vermenin neredeyse sorgulanamaz bir “şehir görevi” haline gelmesi.
Bir iş insanı eğitim vakfına bağış yaptığında, öğrencilere burs verdiğinde, bir araştırma merkezini desteklediğinde veya üretim kapasitesini artıracak yatırım yaptığında bunun ekonomik ve sosyal karşılığını ölçmek mümkün. Buna karşın kamuoyu çoğu zaman okul yaptıranı değil, forma sponsoru olanı daha görünür biçimde alkışlıyor.
Kaynağın nereye gittiği önemli
Elbette futbola verilen her desteği aynı kefeye koymak doğru olmaz.
Doğduğu topraklara vefa borcu olarak destek veren ve bu desteğin merkezine altyapıyı, çocukları ve fırsat eşitliğini koyan iş insanları da var. Bence burada kritik bir ayrım var. Verilen para günü kurtaran bir transfer için mi harcanıyor, yoksa kalıcı bir futbol altyapısı mı oluşturuyor?
Eğer kaynak tesislere, altyapıya, genç futbolculara, eğitim programlarına ve kurumsal yapının güçlendirilmesine gidiyorsa futbol gerçekten toplumsal fayda üretebilir. Ancak Türkiye'nin futbol geçmişi bunun henüz istisna olduğunu gösteriyor.
Yıllardır değişmeyen borç döngüsü
On yıllardır kulüpler borçlanıyor, pahalı transferler yapıyor, gelirlerinin üzerinde harcama gerçekleştiriyor ve sonunda yine aynı noktaya geliyor; yani “Devlet bize yardım etsin" noktasına. Bu döngü artık neredeyse normalleşmiş durumda.
Oysa yıllardır bize farklı bir hikâye anlatıldı. Futbola yapılan yatırımların Türkiye'nin tanıtımına katkı sağlayacağı, futbolcu ihracatının ülkeye döviz kazandıracağı, büyük kulüplerin küresel marka değerine ulaşacağı söylendi.
Peki, gerçekten ne kadar yol aldık?
Elbette Türkiye'nin futbolcular yetiştirmesi, ihraç etmesi ve kulüplerinin uluslararası başarı kazanması ekonomik değer yaratabilir. Ancak futbol başarısı ile bir ülkenin genel ekonomik kalkınması arasında otomatik bir ilişki kurmak mümkün değil.
Dünyanın önemli futbolcu ihracatçılarından Arjantin, Nijerya, Gana ve Kamerun gibi ülkelerin deneyimleri de bunu gösteriyor. Çok sayıda futbolcu yetiştirmek tek başına bir ülkenin ekonomik gelişmişliğini, turizm gelirlerini veya uluslararası itibarını belirlemiyor.
Asıl mesele fırsat maliyeti
Bence tartışmanın en önemli boyutu ise burada başlıyor.
Anadolu'nun birçok kentinde iş insanları kulüpler için kaynak yaratmaya çalışırken aynı şehirlerde tiyatrolar kapanıyor, kültür merkezleri yeterince kullanılmıyor, amatör spor branşları ayakta kalmakta zorlanıyor, bilimsel projeler ve genç girişimcilik yeterince destek bulamıyor.
Bir iş insanının kulübe verdiği 10 milyon liranın alternatif kullanım alanlarını hiç düşünmeden yalnızca “şehrin takımına destek” olarak değerlendirmek ekonomik açıdan eksik bir bakış. Aynı kaynak bir teknoloji laboratuvarına, mesleki eğitim merkezine, kütüphaneye, sanat merkezine veya genç girişimcilere aktarılsa belki de o şehrin geleceğini daha kalıcı biçimde değiştirebilir.
Asıl soru, futbola para verilip verilmemesi değil; verilen paranın başka nerelerde daha yüksek toplumsal ve ekonomik getiri sağlayabileceğidir.
Futbolun ayrıcalığı artık sorgulanmalı
Üstelik futbol dünyası, kendisine gösterilen bu ayrıcalığı haklı çıkaracak bir yönetişim performansı da ortaya koyabilmiş değil.
Yıllardır şike iddiaları, mali krizler, yönetsel başarısızlıklar, borç yapılandırmaları ve tribün şiddeti tartışılıyor. Dünyada FIFA'nın uzun süre yolsuzluk soruşturmalarıyla gündeme gelmesi, Türkiye'de ise kulüplerin sürekli borç sarmalına girmesi aynı temel soruna işaret ediyor:
Artık kabul edelim ki; futbolun en büyük problemi yalnızca para bulamamak değil, bulunan parayı doğru yönetememek. Bu nedenle yeni kaynak aktarmadan önce mevcut kaynakların nasıl kullanıldığı, kulüplerin neden sürekli borçlandığı ve yöneticilerin bu sonuçlardan ne ölçüde sorumlu olduğu sorgulanmalı.
“Şehrin takımına destek” değil, ölçülebilir yatırım
Ligler bugün başlıyor. Transferler yapılıyor, milyonlar harcanıyor, yeni sponsorluk anlaşmaları imzalanıyor. Bu sezon farklı bir şey yapılabilir. Şirketlerden ve kamu kaynaklarından kulüplere yapılacak her desteğin, bağımsız biçimde raporlanması ve hangi hedefe harcandığının kamuoyuna açıklanması şart koşulmalı. Transfer harcamasına verilen destek ile altyapıya, kadın takımlarına, amatör branşlara ve gençlerin eğitimine yapılan yatırım aynı kategoride değerlendirilmemeli.
Hatta iş dünyasının kulüplere sağlayacağı desteğin belirli bir bölümünün altyapı ve gençlik projelerine ayrılması teşvik edilebilir. Böylece “şehrin takımına sahip çıkmak” yalnızca birkaç yılda tüketilen transfer bütçesine değil, 10-15 yıl sonra o şehrin elinde kalacak insan kaynağına ve spor altyapısına dönüşebilir.
Çünkü iyi yönetilen bir futbol kulübü bir şehir için değer yaratabilir. Ama kötü yönetilen bir kulübün borcunu sürekli iş dünyasına, kamuya ve sonunda vergi mükellefine ödetmek ekonomik kalkınma değildir.
Kısacası parayı tribünden geleceğe taşıyalım, bunu gerçekleştirecek iklimi ve mali disiplinin sağlayalım.
Şehrin gerçek başarı ölçütü ne olmalı?
Belki de artık temel soruyu sormanın zamanı geldi. Bir şehrin en büyük gurur kaynağı Süper Lig'deki takımı mı olmalı; yoksa yetiştirdiği bilim insanları, sanatçıları, girişimcileri ve dünya çapında rekabet eden şirketleri mi?
Futbol elbette hayatın güzel renklerinden biri. İnsanları bir araya getiriyor, ortak heyecan yaratıyor, aidiyet duygusunu güçlendiriyor. Ben de iyi bir futbol izleyicisi ve taraftar olarak bu güzelliklerin keyfini çıkarıyorum. Ancak duygusal değer ile ekonomik değer aynı şey değil. Bir toplumun sürdürülebilir kalkınma hedefleri varsa, kaynak tahsisinde duygular kadar verimlilik, şeffaflık ve fırsat maliyeti de dikkate alınmalı.
