Merkez Bankası’nın bugün yüzde 40’lık faizle bankaları fonladığı sanılıyor; oysa likidite fazlasının bulunduğu mevcut tabloda MB, bankacılık sisteminden borçlanıyor. Para politikasının teknik işleyişini ortaya koyan yazı, faiz koridorundaki bu sıra dışı durumun enflasyon, kredi ve mevduat faizleri ile kur üzerindeki etkilerini ele alıyor.
Perşembe günü yayımlanan Ekonomi Masası programında Barış Esen “Hocam bugünkü Ekonomi Gazetesi köşenizde dünya sorunlarına girmişsiniz” mealinde laf attı. Yazım küresel ısınma-Dünya sistemi kırılma noktası üzerineydi ve ‘Dönülmez Akşamın Ufkunda mıyız’ başlığını taşıyordu. Günahı artık Barış’ın boynuna; sanayi politikası ve küresel ısınma yazılarına ara veriyor ve kürkçü dükkânına dönerek para politikası “topuna giriyorum”. Biraz teknik bir yazı ama olsun.
Ekonomi kanallarında ya da köşelerinde “Merkez Bankası (MB) piyasaları yüzde 40 ile fonluyor” benzeri yorumlar duyuyoruz ve okuyoruz. “Olabilir, ne var bunda?” diye sorabilirsiniz. Sorun şu ki, iki yılı aşkın bir süredir, yargı kararları, Trump’un gümrük vergisi saçmalıkları ve ABD-İsrail-İran savaşları nedeniyle kurda oluşan sıçrama baskısını kırmak üzere MB’nin döviz sattığı haftalar dışında sistemde likidite fazlası var. MB, dolayısıyla bankaları fonlamıyor; tam aksine onlardan borçlanıyor. Yani, bankacılık sistemindeki fazla likiditeyi çekiyor. Sözünü ettiğim dönemlerde ise yüklü döviz satışları karşılığı sistemden lira cinsi likidite çekildiği için likidite ihtiyacı ortaya çıkıyor. MB’nin bankalara borç vermesi (onları fonlaması) sadece bu geçici dönemler için geçerli.
Grafikte 2 Ocak 2023 – 14 Ağustos 2026 döneminde, MB’nin bankalara ne kadar borç verdiği, onlardan ne kadar borç aldığı ve bu iki işlemin net tutarının hareketleri yer alıyor. Haziran 2023’ten bu yana net fonlama (borç verme eksi borç alma) ağırlıklı olarak eksi değerler alıyor: Farklı bir ifadeyle, MB enflasyonla mücadele açısından uygun gördüğü faiz düzeyinden bankalardan borçlanıyor. Yukarıda belirttiğim dönemler dışında sistemde fazla likidite oluşmasının ana nedeni, hem o dönemlerde eriyen döviz rezervlerini eski düzeyine döndürmek hem de mümkün olduğunca daha çok döviz biriktirmek için MB’nin bankalardan döviz alması (karşılığında bankalara lira cinsi likidite vermesi). Hazine’nin MB ile yaptığı mevduat işlemlerinin de rolü var elbette.
MB 2002 ortasından bu yana koridor faiz sistemini kullanıyor. Koridorun alt sınırı MB’nin bankalardan gecelik borçlanma faizini, üst sınırı ise MB’nin bankalara gecelik borç verme faizini gösteriyor. Koridorun içinde bir yerde (genellikle ortasında) ise bankalara haftalık vadede borç verme faizi (repo faizi) var. Koridor sisteminin temel amacı, bankaların kendi aralarında yaptıkları çok kısa vadeli borç alıp verme işlemlerinde ortaya çıkan faizin (piyasa faizinin), MB’nin açıkladığı koridor içinde kalmasını sağlamak. Piyasa faizinin koridorun dışına çıkması söz konusu değil; çünkü A bankası MB’den koridorun üst sınırından ya da içindeki bir faiz düzeyinden borç almak varken, neden B bankasından koridorun üst sınırından daha yüksek bir faizden borç alsın? Ya da C bankası MB’ye koridorun alt sınırını oluşturan faizden borç vermek varken, neden D bankasına daha düşük bir faizden borç versin?
Kısa vadeli piyasa faizinin MB bürokratlarının belirlediği faiz koridoru içinde kalmasının önemi ise şu: Kısa vadeli piyasa faizleri enflasyon açısından çok daha önemli olan mevduat ve kredi faizlerinin temel belirleyicisi. Ayrıca bürokratların açıkladığı faiz, döviz kurlarını da anında etkiliyor. MB o faizleri enflasyon hedefi ile enflasyondaki gidişat arasındaki farka göre belirliyor. Böylelikle, kredi ve mevduat faizleri ile döviz kurunun, enflasyon açısından arzu edilen düzeylerde kalması sağlanıyor (ya da öle olacağı umuluyor).
Yorumcuların ‘kafa karışıklığının’ ana nedeni MB’nin banklardan borç alma işlemini bankalardan gecelik borç alma faizinden (yüzde 35,5) değil de bankalara gecelik borç verme faizinden (yüzde 40) yapıyor olması. Evet, yazıda bir yanlışlık yok: MB bankalardan borç almak için kendi açıkladığı borç alma faizini değil de yine kendi açıkladığı borç verme faizini kullanıyor. Normal koşullar altında, sistemde azımsanmayacak bir süre likidite fazlası olması bekleniyorsa, politika faizinin koridorun alt sınırı olan borç alma faizi olması gerekir. 2002 ortalarından 2010 başlarına kadar böyleydi. Mevcut durumda, koridorun alt sınırının politika faizi olarak ilan edilmesi iki sorunla karşı karşıya. Birincisi, enflasyon açısından kredi ve mevduat faizleri ile kurun ‘uygun’ düzeylerde oluşmasını sağlayacak MB faizinin yüzde 40 olması düşünülüyorsa, koridorun alt sınırı 40, üst sınırı ise daha yüksek (43, 45?) olacak. Sanki faiz yükseltilmiş olarak algılanacak. Oysa o algı yanlış olacak; çünkü MB bankalarla yüzde 40 ile işlem yapmaya devam edecek. Ama ne yaparsınız ki, algıyı değiştirmek kolay değil. İkincisi, bankacılık sisteminde likidite fazlasının ne kadar kalıcı olacağı bilinmiyor. Ya yeniden döviz satmak (karşılığında lira cinsi likidite çekme) ihtiyacı doğarsa?
Ne olursa olsun, durum biraz garip. O kadar garip ki, yorum yaptıklarına göre uzman olmaları gereken yorumcuların (uzmanların) bile kafaları karışıyor.
