Avrupa Birliği’nin sanayiyi güçlendirmek ve üretimi kıtada tutmak amacıyla gündeme getirdiği “Made in Europe” yaklaşımı, Türkiye’nin Avrupa üretim zincirlerindeki konumunu tartışmaya açıyor. Gümrük Birliği’nin sağladığı gümrüksüz ticaretin rekabet avantajlarını korumaya yetmeyebileceğine dikkat çekilirken, Türkiye’nin yeni sanayi düzeninin dışında kalmasının iki taraf için de kayıp yaratabileceği vurgulanıyor.
Avrupa’nın öncelikleri değişiyor, sanayi politikası yeniden yazılıyor. Değişmeyen ise Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ekonomik ilişkinin geleceğine dair belirsizlik.
Geçen yıl bu zamanlarda Brüksel’de Türkiye-AB İş Zirvesi için bulunduğumuzda, “Gümrük Birliği’nin yenilenmesi stratejik bir meseledir” demiştik. Bir yıl sonra yine aynı noktadayız. Bu belirsizliğe şimdi bir de “Made in Europe” tartışması eklendi.
Avrupa Komisyonunun 4 Mart 2026’da açıkladığı Sanayi Hızlandırma Yasası önerisi, üretimi Avrupa’da tutmayı, yatırımları artırmayı, teknolojik kapasiteyi korumayı ve kritik tedariklerde dışa bağımlılığı azaltmayı amaçlıyor. Çin karşısında rekabet gücünü yeniden kazanmak isteyen Avrupa açısından bu hedefler anlaşılabilir. Ancak Avrupa üretimine öncelik verilirken Türkiye’nin nerede duracağı sorusu ortaya çıkıyor.
Çünkü Türkiye, Avrupa’nın sıradan bir ticaret ortağı değil. Yaklaşık 30 yıldır yürürlükte olan Gümrük Birliği sayesinde sanayi üretimi ve tedarik zincirleri iç içe geçmiş durumda. Otomotivden makineye, metalden tekstile kadar pek çok sektörde Türkiye, Avrupa üretim sisteminin bir parçası... Avrupa’nın üretimi kıtaya çekme politikası Türkiye’yi bu sistemin dışında bırakacak biçimde uygulanırsa, amaçlananın tersine sonuçlar doğurabilir.
Gümrüksüz ticaret yetmiyor
Türkiye “Made in Europe” kapsamına alınmasa da Gümrük Birliği ertesi gün sona ermeyecek. Ancak Türk ürünlerinin Avrupa’ya gümrüksüz girmesi, Avrupa’da üretilen mallara tanınan teşviklerden ve düzenleyici avantajlardan yararlanabilecekleri anlamına gelmiyor.
Avrupa’da üretilen bir otomobile daha yüksek satın alma teşviki verilmesi, yerel bileşen kullanan üreticilerin desteklenmesi veya Türk tedarikçilerin düşük karbonlu üretim teşviklerinin dışında tutulması, gümrük vergisi uygulanmadan da rekabet koşullarını değiştirebilir. Avrupalı üreticiler zamanla tedarikçilerini değiştirebilir, yeni yatırımlarını başka ülkelere yönlendirebilir. Bugünün sipariş kaybı, yarının üretim ve istihdam kaybına dönüşebilir.
Avrupa Üniversitesi Enstitüsü bünyesindeki Robert Schuman İleri Araştırmalar Merkezi için hazırladığı raporda Sinan Ülgen de bu riske dikkat çekiyor. Gümrük Birliği, Türkiye ile AB arasında sıradan bir serbest ticaret anlaşmasından farklı, özel bir hukuki ilişki oluşturuyor. Gümrüksüz ticaretin sürmesi tek başına yeterli değil; pazarda rekabet edebilme imkânlarının da korunması gerekiyor.
Raporda, 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı’nın özellikle 5. ve 66. maddeleri çerçevesinde önemli hukuki argümanlar bulunduğu belirtiliyor. Avrupa’nın sanayi politikasını güçlendirme hedefi, mevcut yükümlülükleri kendiliğinden ortadan kaldırmıyor. Öte yandan her yerel üretim teşviki de otomatik olarak hukuka aykırı sayılamaz. Arz güvenliği ve çevre koruması gibi gerekçelerin somut verilere dayanması, önlemlerin orantılı olması gerekiyor.
Türkiye’nin yalnızca siyasi itirazla yetinmemesi bu nedenle önemli... Nihai ürünlerin yanı sıra bileşenlerin, ara mallarının ve teşvik mekanizmalarının nasıl değerlendirileceği açıklığa kavuşturulmalı. Diplomatik müzakere, hukuki hazırlık ve Avrupalı sanayi ortaklarıyla iş birliği birlikte yürütülmeli.
Brüksel’deki zirvede Ticaret Bakanı Ömer Bolat da otomotiv sektörünün Türkiye-AB entegrasyonunun en güçlü örneklerinden biri olduğunu vurguladı. Türkiye’nin 62 milyar dolarlık otomotiv ticaretinin Türkiye-AB toplam ticaretinin yaklaşık yüzde 26’sını oluşturduğunu hatırlatan Bolat, Avrupalı ortaklarına sağduyu çağrısı yaptı. Türkiye-AB otomotiv ticaretine ilişkin kararların sağduyu çerçevesinde alınması gerektiğini söyledi.
Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu’nun mesajı da benzer yöndeydi.
Avrupa’nın küresel rekabet gücünü artırma ve stratejik bağımlılıklarını azaltma hedeflerini paylaştıklarını belirten Çakıroğlu, onlarca yıllık iş birliğiyle oluşan entegre üretim ve tedarik zincirlerinin korunmasının önemine dikkat çekti. Önerisi, “Made in EU” yerine “Made with EU” yaklaşımının benimsenmesi. Yani Avrupa’nın sanayi geleceğinin yalnızca AB sınırları içinde değil, Türkiye gibi Avrupa sanayisiyle bütünleşmiş güvenilir ortaklarla birlikte şekillendirilmesi. Türkiye’de üretilen bileşenlerin ve nihai ürünlerin AB’nin kamu alımları ve destek mekanizmaları kapsamında tanınması da bu talebin önemli bir parçası.
Bu iki açıklamanın ortak mesajı açık: Avrupa’nın sanayi kapasitesini güçlendirmesi ile Türkiye’yle ekonomik bütünleşmesini sürdürmesi birbirine alternatif olmak zorunda değil. Mevcut üretim ve tedarik zincirlerini korumak, Avrupa’nın rekabet gücü ve tedarik güvenliği açısından da önem taşıyor.
Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı var
Üstelik konu sadece ticaret hukuku değil. Avrupa düşük büyüme, yüksek kamu borcu, enerji güvenliği ve savunma kapasitesi sorunlarıyla uğraşıyor. Rusya tehdidi karşısında güvenliğini güçlendirmek, savunma sanayisini büyütmek ve stratejik bağımlılıklarını azaltmak istiyor. NATO içindeki belirsizlikler de Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini geliştirme arayışını hızlandırıyor.
Türkiye bu tabloda yalnızca büyük bir pazar değil; sanayi altyapısı, üretim esnekliği, lojistik konumu, enerji bağlantıları ve savunma sanayisiyle önemli bir ortak olabilir. Avrupa’nın ihtiyacı, bütün üretimi kendi sınırları içine kapatmak değil, güvenilir ortaklarla daha dayanıklı bir ekonomik ve stratejik alan oluşturmak olmalı. Türkiye’yi dışarıda bırakan bir yaklaşım, Avrupa’nın kendi rekabet gücünü de zayıflatabilir.
DEİK Başkanı Nail Olpak’ın zirve öncesinde vurguladığı gibi, Türkiye-AB ilişkisini yalnızca ticaret hacmi üzerinden değerlendirmek yeterli değil. Rekabet gücü, yatırım, teknoloji, enerji ve tedarik zincirlerinin dayanıklılığı da bu ilişkinin temel unsurları. DEİK/Türkiye-Avrupa İş Konseyleri Koordinatör Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ’ın daha güçlü entegrasyonun küresel ölçekte yeni bir güç merkezi yaratabileceği yönündeki değerlendirmesi de bu açıdan anlamlı.
Elbette Türkiye’nin de sorumlulukları var. Hukuk devleti, öngörülebilir ekonomi politikaları ve Avrupa standartlarına uyum, ekonomik ortaklığın güvenilirliğini güçlendirecek unsurlar.
Gümrük Birliği teferruat mı olacak?
Türkiye “Made in Europe” dışında kalırsa her şeyin sona ereceğini söylemek abartı olur. Ancak Avrupa’nın teşvikleri, satın alma tercihleri ve yeni sanayi kuralları Türk üreticileri dezavantajlı duruma düşürürse, Gümrük Birliği’nin sağladığı avantajlar zamanla aşınabilir. Anlaşmanın güncellenmesini istemek de tek başına yeterli olmayabilir; korunması gereken ekonomik bütünleşmenin kendisi zarar görebilir.
Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ile “Made in Europe” kapsamına girme meselesini birbirinin alternatifi olarak görmek de yanlış. Biri ekonomik ilişkinin kurallarını çağın ihtiyaçlarına uyarlamak, diğeri bu ilişkinin Avrupa’nın yeni sanayi düzeninde karşılığını güvence altına almak demek.
Brüksel’deki zirvenin önemi burada... Geçen yıl dile getirdiğimiz stratejik mesele artık daha acil. Avrupa Türkiye’yi üretim, teknoloji ve güvenlik ortağı olarak görürse iki taraf da kazanabilir. Türkiye’yi dışarıda bırakırsa yalnızca Türk sanayisi kaybetmez; Avrupa da yakınındaki güçlü bir üretim ortağının kapasitesinden yeterince yararlanamaz.
Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ertelenebilir, ancak Avrupa’nın yeni üretim düzeni kurulurken Türkiye’nin nerede duracağı sorusu ertelenemez. Çünkü mesele artık yalnızca malların sınırdan nasıl geçeceği değil, geleceğin üretiminin nerede ve kimlerle yapılacağıdır.