Bu ay içerisinde Dünya Ekonomik Forumu ve McKinsey & Company tarafından yayımlanan Global Cooperation Barometer raporu, dünya ülkeleri arasındaki iş birliğinin köklü bir dönüşüm sürecinden geçtiğini ortaya koyuyor. Bu dönüşüm, yalnızca iş birliğinin artıp azaldığını gösteren sayısal bir değişimi değil; küresel iş birliğinin nasıl kurulduğunu, kimler arasında şekillendiğini ve hangi alanlarda yoğunlaştığını gösteren yapısal bir dönüşümü ifade ediyor.
Rapora göre son yıllarda en belirgin zayıflama çok taraflı iş birliği mekanizmalarında yaşanıyor. Birleşmiş Milletler sistemi, küresel ticaret rejimi ve çok taraflı müzakere platformları, artan jeopolitik gerilimler ve siyasi ayrışmalar nedeniyle eski etkisini kaybediyor. Buna karşılık daha küçük, daha esnek ve benzer değerlere sahip ülkelerin oluşturduğu iş birliği modelleri güç kazanıyor. Özellikle veri akışları, hizmet ticareti ve sermaye hareketleri gibi alanlarda bu yeni iş birliği biçimlerinin hızla büyüdüğü görülüyor. Bu tablo, küresel iş birliğinde nicelikten çok niteliğin değiştiğine işaret ediyor.
Küresel ticaret ve sermaye iş birliğinde 2019 yılı önemli bir kırılma noktası olarak öne çıkıyor. COVID-19 salgını sonrasında küresel ticaret hacmi nominal olarak pandemi öncesi seviyelerin üzerine çıkmış olsa da ticaretin içeriğinde belirgin bir dönüşüm yaşanıyor. Dünya Ticaret Örgütü verileri, son yıllarda küresel mal ticaretindeki büyümenin dünya ekonomisinin ortalama büyüme hızının altında kaldığını gösteriyor. Daha dikkat çekici olan ise ticaret akışlarının giderek siyasi ve ekonomik olarak birbirine yakın, benzer değerlere sahip ülkeler arasında yoğunlaşması. Küresel ekonomide “bloklaşma” eğilimi giderek daha görünür hale geliyor.
Hizmetler sektörü de benzer bir yönelim izliyor. Küresel çok taraflı ticaret sistemi artan engellerle karşılaşırken, az sayıda ülke arasında kurulan yeni nesil ortaklıklar ivme kazanıyor. Bu eğilimin somut örneklerinden biri, 2025 yılında hayata geçirilen Yatırım ve Ticaretin Geleceği Ortaklığı (FIT). Dünyanın farklı bölgelerinden 16 ülkeyi bir araya getiren bu girişim, ticaret ve yatırımlarda daha esnek, teknoloji odaklı ve değer temelli bir model oluşturmayı hedefliyor. FIT ve benzeri oluşumlar, küresel ticaret düzeninin evrensel kurallardan ziyade ortak çıkarlar etrafında şekillenen yeni bir yapıya doğru evrildiğini gösteriyor.
İnovasyon ve teknoloji alanı ise tüm jeopolitik gerilimlere rağmen küresel iş birliğinin görece güçlü kaldığı alanlardan biri olmaya devam ediyor. Özellikle bilişim hizmetleri ve bu alandaki nitelikli iş gücü hareketliliği artış gösteriyor. Uluslararası Telekomünikasyon Birliği verilerine göre, küresel bant genişliği kapasitesi Covid-19 salgını öncesine kıyasla yaklaşık dört katına çıkmış durumda. Bu artış, dijitalleşmenin küresel ölçekte ne kadar hızlı ilerlediğini ve ülkeler arasındaki dijital bağların ne denli güçlendiğini açıkça ortaya koyuyor.
Buna karşın kritik teknolojiler, stratejik bilgiler ve hassas veri akışları üzerindeki kısıtlamalar da hızla artıyor. Özellikle ABD ile Çin arasındaki teknoloji rekabeti, yapay zekâ, yarı iletkenler ve 5G altyapısı gibi alanlarda küresel iş birliğini zorlayan en önemli unsur olarak öne çıkıyor. Bu rekabet yalnızca iki ülkeyi değil, küresel ticaret ve teknoloji ekosisteminin tamamını etkiliyor. Sonuç olarak benzer değerlere ve stratejik önceliklere sahip ülkeler arasında daha kapalı ve kontrollü teknoloji iş birlikleri gelişiyor. Bu durum, geleceğin teknolojik düzeninin daha parçalı bir yapı üzerine kurulabileceğine işaret ediyor.
İklim değişikliği ve doğal kaynaklar alanında ise küresel iş birliği görece ilerleme kaydetmiş durumda. Artan finansman olanakları ve küresel tedarik zincirleri, yeşil teknolojilerin yaygınlaşmasını hızlandırıyor. Ancak mevcut çabalar, belirlenen küresel iklim hedeflerine ulaşmak için hâlâ yeterli değil. Çok taraflı müzakerelerin giderek zorlaşmasına karşılık, bölgesel ve tematik iş birlikleri öne çıkıyor. Avrupa Birliği ve Asya Pasifik Ekonomik İş birliği gibi yapılar, karbonsuzlaştırma hedeflerini enerji güvenliğiyle birlikte ele alarak yeni bir iş birliği anlayışı geliştiriyor. Bu yaklaşım, küresel iklim hedeflerine ulaşmak için alternatif bir yol olarak değerlendiriliyor.
Sağlık alanındaki iş birliği ise bu dönemde görece durağan bir seyir izliyor. Covid-19 salgınının sona ermesinin ardından sağlık göstergelerinde iyileşme gözlemlense de bazı uzmanlar bu iyileşmenin kalıcı olmayabileceği uyarısında bulunuyor. Özellikle 2025 yılında sağlık alanındaki kalkınma yardımlarının belirgin biçimde azalması, düşük ve orta gelirli ülkelerde yeni kırılganlıklar yaratıyor. Sağlık hizmetlerine yönelik desteklerin azalması, milyonlarca insanın yaşam kalitesini doğrudan etkilerken, küresel sağlık güvenliğinin geleceği hakkında da ciddi soru işaretleri doğuruyor.
Küresel iş birliğinin en zayıf kaldığı alanlardan biri ise barış ve güvenlik olarak öne çıkıyor. Artan çatışmalar ve yükselen askeri harcamalar karşısında, çok taraflı güvenlik mekanizmaları çözüm üretmekte yetersiz kalıyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre, 2024 yılı sonunda savaşlar ve şiddet nedeniyle zorunlu olarak yerinden edilen kişi sayısı 123 milyon ile tarihi bir rekor seviyeye ulaştı. Bu rakam, içinde bulunulan insani krizin boyutunu çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
Hiçbir ülkenin iklim değişikliği, salgın hastalıklar, teknolojik riskler ve küresel güvenlik sorunlarıyla tek başına mücadele etmesi mümkün değil. Uluslararası iş birliği bir tercih olmaktan çıkmış durumda; kaçınılmaz bir gereklilik haline gelmiş bulunuyor. Ancak mevcut tablo, bu iş birliğinin artık evrensel ve kapsayıcı modellerden ziyade, daha sınırlı ama daha uyumlu ortaklıklar üzerinden ilerleyeceğini gösteriyor. Küresel ekonomi ve ticaretin geleceği, bu yeni iş birliği mimarisinin ne kadar kapsayıcı, sürdürülebilir ve dengeli olacağıyla yakından ilişkili olacak.