Fransa’daki gelişmeler Türkiye’den uzak bir siyasi tartışma değil. Avrupa Birliği’nin sanayi, enerji, ticaret ve iklim politikaları Türkiye’deki üreticinin maliyetini, ihracatçının pazara erişimini, KOBİ’nin yatırım hesabını etkiliyor. Avrupa siyasetindeki yön değişiklikleri bu politikaların önceliklerini ve uygulanma biçimini değiştirebilir.
Bir maratondayım. Geçen hafta Paris’teydim. 13-16 Ekim arasında toplantılar, konferanslar derken şehrin bildik telaşına karıştım. Ardından Hollanda’ya geçtim. Bu satırları ise saha çalışması için bulunduğum Marakeş’ten yazıyorum. Paris’ten ayrılmamın üzerinden daha birkaç gün geçmeden Fransa’dan gelen haberler bambaşka bir tablo çizmeye başladı.
Haftalardır süren büyük ölçüde barışçıl protestolara yağma, kundaklama ve şiddet eylemleri eklendi. Binlerce kişi gözaltına alındı. Şiddetin yarattığı dehşet bir yana, yaşananlar sonrası aklıma başka bir soru takıldı: Sokaklarda biriken öfke, sandıkta nasıl bir siyasi karşılık bulacak?
Fransa’daki olayları New Yorker’da değerlendiren bir yazarın, Adam Gopnik’in, dikkat çektiği paradoks şu: Sokakta sol eğilimli protestolar yükselirken, sandıkta aşırı sağ güçlenebilir. Daha iyi ücret ve kamu hizmetleri isteyenlerin öfkesi nasıl olur da farklı siyasi hareketlere yarayabilir?
Çünkü sokaktaki taleple sandıktaki tercih her zaman aynı soruya cevap vermiyor. Bir çalışan ücretinden şikâyet ederken güvenliği de düşünüyor. Bir esnaf vergilerden yakınırken olayların müşterilerini kaçırmasından endişeleniyor. Sanayici ise siyasi istikrarsızlığın yatırım kararlarını nasıl etkileyeceğini hesaplıyor.
Ekonomik kaygılar ortadan kalkmıyor. Yanlarına başka kaygılar ekleniyor. Şiddet görüntüleri bunların öncelik sırasını değiştirebilir. Ancak buradan aşırı sağın mutlaka oy kazanacağı sonucu çıkmaz. Üstelik Fransa’da Ulusal Birliğin yükselişi son olaylardan çok önce başlamıştı. Protestoların seçim davranışını değiştirip değiştirmediğini anlamak için olayların öncesiyle sonrasını karşılaştıran verilere ihtiyacımız var.
Asıl mesele daha büyük: Ekonomik sıkıntı neden her zaman aynı siyasi sonuca yol açmıyor?
Ekonomi düzeliyor, peki kim hissediyor?
Önce rakamlara bakalım. Fransa İstatistik Kurumu INSEE’ye göre hanehalkının toplam satın alma gücü 2024’te yüzde 2,7 artarken 2025’te yüzde 0,4 geriledi. Fakat bu düşüşün önemli bir kısmı, önceki yıl yüksek gelirli hanelere yapılan olağanüstü temettü ödemelerinin tekrarlanmamasından kaynaklanıyordu. Mülkiyet gelirleri dışarıda bırakıldığında satın alma gücü yüzde 0,5 artmıştı. Yani toplam göstergedeki düşüşü herkesin aynı ölçüde yoksullaşması diye okumak yanlış.
Buna karşılık 2026 için ücretlerin fiyat artışlarına gecikmeli uyumu ve ücretli istihdamdaki zayıflama, satın alma gücünü daha geniş kesimler açısından baskılayabilecek unsurlar olarak öne çıkıyor. Rakamların ne söylediği kadar neyi söylemediğine de bakmak gerekiyor.
Bir ailenin kirası, market ve eğitim masrafları ülke ortalamasıyla aynı hızda değişmiyor. Üstelik mesele yalnızca bugünkü gelir değil. Gelecek yıl işini koruyabilecek mi? Çocuğu daha iyi koşullarda yaşayabilecek mi?
Küçük işletme sahibi için de tablo tanıdık. İşçilik, kira ve finansman maliyetleri artarken müşterinin harcama gücü sınırlı. Fiyat artırsa müşteri kaybedebilir, artırmasa kârından vazgeçebilir. Bugünkü bilançosu fena görünmese bile gelecek yılın siparişlerinden emin değilse kendini güvende hissetmez.
Ekonomik güvensizlik yalnızca bugün ne kadar kazandığımızla değil, yarın ne kaybedebileceğimizle de ilgilidir. Bu nedenle ekonomideki ortalama iyileşme ile insanların geleceğe duyduğu güven her zaman birlikte hareket etmez.
Fransa’nın dikkat çekici bir başka göstergesi de siyasi güven. OECD’nin 2026’da yayımladığı araştırmaya göre ulusal hükümete yüksek veya orta-yüksek düzeyde güven duyanların oranı 2023’te yüzde 34 iken 2025’te yüzde 22’ye geriledi. Siyasi partilere güven ise yüzde 15. Buna karşılık yerel yönetimlere güven yüzde 52, polise güven yüzde 65. Demek ki bütün kurumlara eşit ölçüde güvensizlikten değil, özellikle ulusal siyasetle açılan bir mesafeden söz ediyoruz.
Araştırmada bir başka ayrım daha dikkat çekiyor. Siyasi kararlarda söz sahibi olduğunu düşünenlerle düşünmeyenlerin hükümete güven düzeyleri arasındaki fark 42 yüzde puanı. Maddi sıkıntı yaşayanlarla yaşamayanlar arasındaki fark ise 8 puan. Bunlar ekonomik koşulların önemsiz olduğu anlamına gelmez; üstelik bir anketten doğrudan nedensellik de çıkaramayız. Ama siyasi güvenin yalnızca cüzdanın kalınlığıyla açıklanamayacağını gösterir.
Çalışan sesinin duyulmasını, esnaf kuralların neden değiştiğini bilmeyi, üretici yatırım politikalarının öngörülebilir olmasını bekler. İnsanlar kararların nasıl alındığına da bakar.
Macron’un hesabında ne eksikti?
Emmanuel Macron 2017’de geleneksel sağ-sol ayrımını aşma iddiasıyla iktidara geldi. Reform, verimlilik, rekabet gücü, yatırım ve dönüşüm kavramlarını siyasetin merkezine taşıdı. İş dünyasının yakından tanıdığı bir dil bu.
Fransa’nın yaşlanan nüfusu, kamu maliyesi üzerindeki baskılar, enerji dönüşümünün maliyeti ve uluslararası rekabet sorunları düşünüldüğünde reform ihtiyacını reddetmek kolay değil. Ama ekonomik açıdan gerekçelendirilebilen bir reformun toplum tarafından kabul göreceğinin garantisi yok.
Örneğin emeklilik yaşını yükseltmenin kamu maliyesine katkısını hesaplayabilirsiniz. Ancak beş yıl daha çalışmak zorunda kalacak kişinin hayatındaki karşılığını yalnızca bütçe dengesiyle açıklayamazsınız. Maliyet bugün ve belirli insanların üzerinde yoğunlaşırken beklenen fayda geleceğe ve toplumun geneline yayılabilir. Üstelik aynı beş yıl, masa başında çalışanla bedensel olarak ağır iş yapan biri için aynı yük değildir.
Bir fabrikadaki verimlilik yatırımını düşünelim. İşveren, yeni makinenin birkaç yılda kendini amorti edeceğini hesaplar. Çalışan ise o makinenin kendi işini ortadan kaldırmasından korkabilir. Verimlilik hesabı doğru olsa bile dönüşümün nasıl yönetileceği, çalışanların nasıl destekleneceği ve kazancın nasıl paylaşılacağı konuşulmadan güven sağlanmaz.
Ekonomi politikasında da benzer bir sorun var. Reformun toplam faydasını anlatmak başka, bedelini ödeyecek insanları ikna etmek başka. Macron’un siyasi mirasını tartışırken yalnızca reformların ekonomik sonuçlarına değil, bu reformlar etrafında ne ölçüde toplumsal uzlaşma kurulabildiğine de bakmalıyız. İyi hesaplanmış bir reform, kendiliğinden iyi yönetilmiş bir reform olmuyor.
Peki ekonomik hoşnutsuzluk sandıkta nereye gidiyor? Fransa’nın 2024 parlamento seçimlerinin ilk turunda Ulusal Birlik yüzde 29,26, sol ittifak yüzde 28,06, Macron’un merkez ittifakı yüzde 20,04 oy aldı. Ulusal Birlik ile hareket eden diğer adayların oyları ayrıca yüzde 3,96’ydı. Bunlar sandalye değil, ilk tur oy oranları. Tablo, merkez siyasetin karşısında hem sağda hem solda güçlü alternatifler bulunduğunu gösteriyor.
Ekonomik güvensizlik üzerine yapılan araştırmalar da tek yönlü bir hikâye anlatmıyor. Luigi Guiso ve çalışma arkadaşlarının 2024’te yayımlanan Avrupa araştırması, ekonomik güvensizliğin popülist partilere desteği artırabildiğini; bunu hem korunma talebini güçlendirerek hem de geleneksel partilere güveni azaltarak yaptığını gösteriyor. Ama bir bulgusu daha var: Güvensizlik seçime katılımı da etkiliyor. Araştırmacıların hesabına göre popülist oylar üzerindeki etkinin yaklaşık yüzde 40’ı, sandığa kimin gidip kimin gitmediğiyle ilişkili.
Yani öfkeli seçmen mutlaka başka bir partiye yönelmiyor. Bazen hiçbirine oy vermiyor. Ekonomik güvensizlik radikal sola da destek yaratabiliyor. Hangi yöne gidileceğini yalnızca gelir kaybı değil; partilerin sunduğu seçenekler, güvenlik ve göç tartışmaları, kimlikler ve siyasi temsil duygusu da etkiliyor.
Fransa’nın meselesi neden bizim de meselemiz?
Almanya’da AfD’nin yükselişi, İtalya’da Giorgia Meloni’nin iktidara gelişi Avrupa’da geleneksel partilerin karşılaştığı güçlükleri farklı biçimlerde gösteriyor. Göç, eşitsizlikler ve siyasi gelenekler her ülkede farklı. Ama ortak soru şu: Ekonomik ve toplumsal değişim hızlanırken merkez siyaset seçmeni neden ikna etmekte zorlanıyor?
Bu yalnızca siyasetçilerin sorunu değil. Bir işletme yeni makine alırken, ihracat pazarına girerken veya çalışan sayısını artırırken yalnızca bugünkü faiz oranına bakmaz. Vergilerin, enerji politikalarının, ticaret kurallarının ve genel ekonomik yönün ne kadar öngörülebilir olduğunu da hesaplar.
Siyasi güvenin aşınması, ekonomik kararların ufkunu kısaltabilir. Yatırımlar ertelenebilir, firmalar uzun vadeli taahhütlerde daha temkinli davranabilir. Elbette her siyasi değişim belirsizlik demek değildir. Ama kuralların nasıl değişeceğinin öngörülemediği bir ortamın maliyeti vardır; bu maliyet çoğu zaman bilançoda ayrı bir satır olarak görünmez.
Üstelik Fransa’daki gelişmeler Türkiye’den uzak bir siyasi tartışma da değil. Avrupa Birliği’nin sanayi, enerji, ticaret ve iklim politikaları Türkiye’deki üreticinin maliyetini, ihracatçının pazara erişimini, KOBİ’nin yatırım hesabını etkiliyor. Avrupa siyasetindeki yön değişiklikleri bu politikaların önceliklerini ve uygulanma biçimini değiştirebilir. Dolayısıyla Paris’teki siyasi gerilimi izlemek yalnızca Fransız seçmeninin ne yapacağını merak etmek değildir.
Sonuçta ilişki iki yönlü. Ekonomik sıkıntılar siyasi hoşnutsuzluğu besleyebilir. Siyasi güven kaybı da ekonomik kararları zorlaştırabilir. Bir ülkenin büyüme oranını yükseltmek önemli; ama o büyümenin adil paylaşıldığına ve kararların makul biçimde alındığına dair inancı güçlendirmek de öyle.
Paris’ten ayrıldıktan birkaç gün sonra gördüğüm görüntülerin bana bunu düşündürdüğü şu oldu aslında: İnsanlar yalnızca daha yüksek gelir, daha iyi kamu hizmetleri veya daha güvenli sokaklar istemiyor. Bunları sağlayacağını söyleyenlere inanmak da istiyor.
Belki de Avrupa merkez siyasetinin önündeki asıl soru şu: Seçmene daha iyi bir gelecek vaat etmek yeterli mi, yoksa önce o vaadi veren siyasete duyulan güveni yeniden kurmak mı gerekiyor?
Ekonomik öfkenin adresi
Hayat pahalılığına kızan herkes aynı partiye oy vermez. Bir çalışan ücretini düşünürken güvenliği, bir esnaf vergi yükünü düşünürken istikrarı, bir sanayici enerji maliyetini düşünürken öngörülebilirliği de hesaba katar. Üstelik siyasete güvenini kaybedenlerin hepsi yeni bir parti aramaz; bazıları sandığa gitmez. Ekonomik sıkıntı öfkenin nedenini açıklayabilir. Ama o öfkenin hangi siyasi adrese gideceğini, insanların kime ve neye inandığı da belirler.