Son haftalarda fon yatırımcılarından en fazla aldığım sorulardan biri şu: “Fon batar mı, portföy yönetim şirketine bir şey olursa param ne olur?”
Bu soruların artması çok da şaşırtıcı değil. Bir tarafta yeni düzenlemelerin ardından bazı fon gruplarında yaşanan para çıkışları, diğer tarafta birkaç fonda görülen ödeme gecikmeleri var. Sosyal medyadaki bilgi kirliliği de eklenince yatırımcıların kafası doğal olarak karıştı.
Önce en fazla merak edilen sorudan başlayalım. Portföy yönetim şirketine bir şey olursa ne olur?
Yatırım fonları SPK düzenlemelerine tabi bir yapı içinde faaliyet gösteriyor. Fon malvarlığı ile portföy yönetim şirketinin kendi malvarlığı ayrı yapılar olarak izleniyor. Fon varlıklarının saklanması ve yatırımcıların katılma paylarının kayden takibi de belirli kurallar çerçevesinde gerçekleştiriliyor.
Bu nedenle portföy yönetim şirketinin finansal veya operasyonel bir sorun yaşaması ile fon portföyündeki varlıkların durumu aynı konu değil. Böyle bir durumda fonun yönetiminin devri veya gerekli görülmesi halinde farklı süreçlerin işletilmesi gündeme gelebilir. Dolayısıyla “Portföy yönetim şirketine bir şey olursa fondaki param da otomatik olarak gider” şeklinde bir sonuç çıkarmak doğru olmaz.
Fonlarda mevduattaki gibi belirli bir tutara kadar sigorta bulunmuyor. Buradaki güvence mekanizması farklı; fon malvarlığının portföy yönetim şirketinin malvarlığından ayrı izlenmesi ve varlıkların saklama sistemi içinde tutulması üzerine kurulu.
Peki fonun kendisi batar mı?
Burada “batmak” kelimesini biraz dikkatli kullanmak gerekiyor. Yatırım fonu ile faaliyet gösteren sıradan bir şirket aynı yapıya sahip değil. Bu nedenle şirketler için kullandığımız iflas veya batma kavramlarını fonlara doğrudan uygulamak yanıltıcı olabilir.
Ancak bu, fon yatırımcısının zarar edemeyeceği anlamına gelmiyor. Fonun içindeki hisse senetleri düşebilir, borçlanma araçlarında ödeme sorunları yaşanabilir, yabancı varlıklar değer kaybedebilir veya fonun yatırım stratejisine bağlı olarak zararlar oluşabilir. Bunların tamamı fonun birim pay değerine ve yatırımcının getirisine yansır. Yani “fon güvenli” ifadesini “bu fonda zarar etmem mümkün değil” şeklinde okumamak gerekiyor.
Ödeme gecikmesi ne anlama geliyor?
Son dönemde kafa karışıklığı yaratan konulardan biri de bazı fonlarda görülen ödeme gecikmeleri oldu. Bir yatırımcı fonunu sattığında doğal olarak parasını belirlenen işlem ve valör süresi içinde hesabında görmek istiyor. Burada yaşanan bir gecikme de haklı olarak endişe yaratıyor. Ancak bir ödeme gecikmesini tek başına “fon battı” şeklinde yorumlamak doğru olmayabilir. Öncelikle gecikmenin nedenine bakmak gerekiyor.
Fonun portföyünde kolay alınıp satılabilen varlıkların yanında daha düşük likiditeye sahip hisse senetleri veya özel sektör borçlanma araçları bulunabilir. Normal piyasa koşullarında bu durum sorun yaratmayabilir. Ancak fondan kısa sürede yüksek miktarda para çıkışı olduğunda, yatırımcı ödemelerini karşılamak için portföydeki varlıkların nakde çevrilmesi gerekir.
Burada basit bir örnek verelim. Elinizde 100 lira değer biçilen bir varlığın bulunması, onu bugün 100 liradan hemen satabileceğiniz anlamına gelmez. Yeterli alıcı yoksa satış için beklemek veya daha düşük bir fiyatı kabul etmek gerekebilir. Likidite riskinin en basit karşılığı da bu. Geçtiğimiz Kasım ayında bir fonda ödeme gecikmesi 17 gün sürmüş ve sonunda yatırımcılar faiziyle paralarını alabilmişti.
Dolayısıyla ödeme gecikmesi her durumda kalıcı kayıp anlamına gelmez. Ama önemsiz bir konu olarak da görülmemeli. Ben bunu daha çok fonun portföy yapısına ve likiditesine neden bakmamız gerektiğini gösteren bir örnek olarak değerlendiriyorum.
Güvenli olması risksiz olduğu anlamına gelmiyor
Bir diğer yanlış algı da fonlarda zararın belirli bir seviyede sınırlı olduğu düşüncesi.
Zaman zaman “Fon bir günde en fazla yüzde 10 düşebilir” şeklinde yorumlarla karşılaşıyorum. Fonların tamamı için geçerli böyle genel bir günlük kayıp sınırından söz etmek doğru değil. Fonun yatırım yaptığı varlıkların fiyat hareketleri ve kullandığı strateji birim pay değerindeki değişimi belirliyor.
Burada anlattığım riskler, fon sisteminin güvensiz olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, farklı fon türlerinin farklı riskler taşıdığını ve yatırımcının bu ayrımı bilmesi gerektiğini gösteriyor.
Son dönemdeki düzenlemeleri de bu açıdan okumak gerekiyor. Fon piyasası 10 trilyon TL’yi aşan büyüklüğüyle artık sermaye piyasalarının çok önemli bir parçası. Piyasa büyüdükçe yoğunlaşma, likidite ve karşı taraf risklerinin yönetimi de daha önemli hale geliyor. Ben son gelişmeleri fon sistemine yönelik bir güven sorunu olarak değil, hızla büyüyen bir piyasada risk yönetiminin daha fazla önem kazanması olarak okuyorum.
Yatırımcı açısından ise bence asıl değişmesi gereken fon seçme alışkanlığımız.
Bugüne kadar fon seçerken çoğunlukla geçmiş getiriye bakıldı. Oysa yüksek getiri başarılı bir yatırım stratejisinin sonucu olabileceği gibi daha yüksek yoğunlaşmanın, daha düşük likiditenin veya daha fazla risk alınmasının sonucu da olabilir. Getiri ekranında ikisi birbirine benzeyebilir. Aradaki fark çoğu zaman piyasa koşulları değiştiğinde ortaya çıkar.
Bu nedenle getirinin yanına birkaç soru daha koymak gerekiyor: Fon neye yatırım yapıyor? Birkaç varlıkta yoğunlaşmış mı? Fon ne kadar büyük? Portföyündeki varlıkların likiditesi nasıl? Fonun stratejisi benim risk profilime uygun mu? Bunlar yatırımcıyı fonlardan uzaklaştıracak sorular değil. Tam tersine, doğru fonu seçmesine yardımcı olacak sorular.
Birkaç fonda yaşanan sorunları bütün fon sistemine genellemek ne kadar yanlışsa, “fon zaten güvenlidir” diyerek yatırım risklerini görmezden gelmek de o kadar yanlış.
Kısacası bugün fon yatırımcısının ihtiyacı korkmak değil, fonunu daha iyi tanımak. Fonların yapısındaki güvenceler önemli; ancak fon yatırımı risksiz değil. Yeni dönemde yatırımcıyı koruyacak olan da bu iki kavram arasındaki farkı doğru anlayabilmek.