Merkez kendisini yön olarak tanımlamaz; yönleri tanımlayan merkez olur. Bu nedenle New York’a veya Londra’ya hiçbir zaman “Uzak Batı” denmedi. Çünkü Batı, uluslararası sistemin referans noktası hâline geldi. Geri kalan dünya ise bu merkeze göre konumlandırıldı.
Gündelik hayatımızda kullandığımız son derece doğal görünen “Orta Doğu”, “Yakın Doğu” ve “Uzak Doğu” kavramları aslında yalnızca coğrafi tanımlar değil. Bu kavramlar, modern dünya sisteminin nasıl kurulduğunu, küresel gücün hangi merkezden tanımlandığını ve uluslararası siyasetin hangi zihinsel haritalar üzerinden şekillendiğini gösteren güçlü politik ifadeler. Başka bir deyişle mesele yalnızca yön meselesi değil; dünyanın kim tarafından adlandırıldığı meselesi.
“Yakın Doğu”, “Orta Doğu” ve “Uzak Doğu” terminolojisinin kökeni büyük ölçüde 19. yüzyıl Britanya İmparatorluğu’nun jeopolitik tahayyülüne dayanır. Londra merkez kabul edildiğinde Osmanlı coğrafyası “Yakın Doğu” (Near East), İran ve Arap coğrafyası “Orta Doğu” (Middle East), Çin ve Japonya ise “Uzak Doğu” (Far East) olarak tanımlanıyordu. Buradaki “doğu”, dünyanın doğusu değil; Avrupa’nın doğusuydu. Dolayısıyla bu kavramların referans noktası evrensel değil, açık biçimde Avrupa merkezliydi.
Aslında bugün “Orta Doğu” dediğimiz bölge dünyanın ortası değildi; Avrupa ile Britanya İmparatorluğu’nun en değerli kolonisi olan Hindistan arasındaki “orta bölge”ydi. Bu manada, kavramın kendisi bile imparatorluk lojistiğinin ürünü diyebiliriz.
İmparatorlukların ticaret haritası
Bu terminolojinin ortaya çıkışı yalnızca kültürel bir üstünlük hissinin sonucu değildi; aynı zamanda küresel ticaret yolları ve askerî stratejilerin zorunlu bir sonucuydu.
19. yüzyılda Britanya İmparatorluğu dünya ekonomisinin merkezindeydi. Sanayi Devrimi’ni gerçekleştiren Britanya için Hindistan yalnızca bir sömürge değil; küresel ekonomik sistemin kalbiydi. Süveyş Kanalı’nın 1869’da açılmasıyla birlikte Akdeniz-Kızıldeniz-Hint Okyanusu hattı dünya ticaretinin en kritik arterlerinden biri hâline geldi.
Bugün bile dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’si Süveyş Kanalı üzerinden gerçekleşiyor. Küresel konteyner taşımacılığının yaklaşık üçte biri bu hattı kullanıyor. Avrupa’nın enerji ithalatının önemli kısmı da hâlen bu güzergâhtan geçiyor. Dolayısıyla Osmanlı coğrafyası ve Arap yarımadası, Britanya açısından yalnızca “doğuda bir bölge” değil; imparatorluğun ekonomik güvenliği için kritik ara koridorlardı.
“Orta Doğu” kavramının yükselişi de tam olarak bu stratejik bakışın sonucuydu. Yani kavram, coğrafyadan çok küresel ticaretin ve imparatorluk güvenliğinin diliydi.
Coğrafya Değil, Güç İlişkisi
Uluslararası ilişkilerde kullanılan kavramlar çoğu zaman yalnızca fiziksel alanları tanımlamaz; aynı zamanda o bölgelerin dünya sistemi içindeki işlevini de ima eder.
Örneğin “Orta Doğu” denildiğinde çoğu insanın zihninde petrol ve doğal gaz, enerji koridorları, mezhep çatışmaları, güvenlik krizleri, büyük güç rekabeti canlanır.
“Uzak Doğu” ise uzun yıllar boyunca Batı dünyasının zihninde egzotik ticaret merkezleri, ucuz iş gücü, ihracat ekonomileri, yükselen Asya sanayisi ile özdeşleşti.
Yani bu kavramlar yalnızca yön tarif etmez; aynı zamanda bölgelerin küresel sistem içindeki rollerine dair zihinsel kategoriler üretir. Bu nedenle söz konusu terminoloji aynı zamanda bir “epistemik güç” örneğidir. Dünyayı adlandırma gücü, onu tanımlama ve kademelendirme gücüdür.
Neden “Yakın Batı” yok?
Belki de en dikkat çekici soru şudur:
Neden “Yakın Batı”, “Orta Batı” veya “Uzak Batı” gibi kavramlar kullanılmıyor?
Çünkü modern dünya sistemi büyük ölçüde Atlantik merkezli kuruldu. Avrupa ve daha sonra ABD, küresel ekonominin, finansın, deniz ticaretinin ve uluslararası hukukun merkezine yerleştiği için “Batı” kendisini yönlerden biri değil, sistemin merkezi olarak konumlandırdı.
Merkez kendisini yön olarak tanımlamaz; yönleri tanımlayan merkez olur.
Bu nedenle New York’a veya Londra’ya hiçbir zaman “Uzak Batı” denmedi. Çünkü Batı, uluslararası sistemin referans noktası hâline geldi. Geri kalan dünya ise bu merkeze göre konumlandırıldı.
Aslında bu durum küresel ekonomi politiğin tarihsel gelişimiyle doğrudan bağlantılı. 19. yüzyılda dünya ticaretinin büyük kısmı Avrupa merkezliydi. Londra küresel finansın merkeziydi. Sterlin uluslararası rezerv paraydı. Deniz yolları Britanya donanması tarafından korunuyordu.
20. yüzyılda bu merkez Washington-New York eksenine kaydı. Dolar küresel ticaretin temel rezerv parası hâline geldi. Bugün dünya döviz rezervlerinin yaklaşık yüzde 58’i hâlen dolar cinsinden tutuluyor. SWIFT sisteminden IMF’ye kadar küresel finans mimarisi büyük ölçüde Atlantik merkezli yapılar tarafından şekillendiriliyor.
Dolayısıyla “doğu” ve “batı” yalnızca coğrafi yönler değil; küresel güç ilişkilerinin de dili.
Merkez değişirse harita da değişir
Oysa merkez değiştiğinde yönler de değişir.
Pekin merkezli bir dünya tahayyülünde Avrupa rahatlıkla “uzak batı” olarak görülebilir. Nitekim Çin tarihinde buna benzer yaklaşımlar vardır. Antik Çin kaynaklarında Orta Asya ve Avrupa için “Batı Bölgeleri” anlamına gelen ifadeler kullanılmıştır. Çin’in kendisini “Zhongguo” yani “Orta Krallık” olarak adlandırması bile dünyanın merkezine kendisini yerleştiren bir zihinsel haritadır.
Benzer şekilde Osmanlı merkezli bir dünya tasavvurunda: Balkanlar “yakın batı”, İran “yakın doğu”, Hindistan “uzak doğu”, Fas ise “uzak batı” olarak tanımlanabilirdi.
Eğer küresel sistem Endonezya merkezli gelişseydi, Japonya “kuzeydoğu”, Türkiye “uzak batı”, Amerika ise “aşırı doğu” gibi kavramlarla anılabilirdi.
Çünkü yönlerin fiziksel gerçekliği sabit olsa da hangi yönün merkeze göre tarif edildiği bütünüyle siyasidir.
Küresel ekonominin merkezi değişiyor mu?
Bugün asıl ilginç olan nokta, küresel ekonomik ağırlığın giderek Atlantik’ten Pasifik’e kaymasına rağmen zihinsel haritaların hâlâ büyük ölçüde Batı merkezli kalması.
Dünya Bankası ve IMF verilerine göre küresel büyümenin yaklaşık yüzde 60’ı artık Asya’dan geliyor. Çin dünyanın en büyük üretim ekonomisi hâline gelmiş durumda. Dünya ticaretinin merkezlerinden biri giderek Hint-Pasifik eksenine kayıyor.
Bugün: dünyanın en büyük limanlarının çoğu Asya’da, küresel konteyner taşımacılığının merkezi Çin çevresinde, yarı iletken üretiminin kalbi Tayvan ve Güney Kore’de, batarya üretiminin büyük kısmı Çin’de, enerji ticaretinin önemli koridorları Hint-Pasifik’te bulunuyor.
Buna rağmen uluslararası medya, diplomasi dili ve akademik terminoloji hâlen büyük ölçüde Avrupa-Amerika ekseninin kavramlarını kullanmayı sürdürüyor.
Bu nedenle New York’a “uzak batı” denmemesi yalnızca dil alışkanlığı değil; Batı’nın hâlâ “merkez”, geri kalan dünyanın ise “yön” olarak kodlanmasının sonucu.
Dijital çağda mesafelerin anlamsızlaşması
Üstelik modern ulaşım ve dijitalleşme bu kavramların fiziksel anlamını giderek daha fazla aşındırıyor.
İstanbul’dan Pekin’e uçuş süresi ile New York’a uçuş süresi arasında dramatik fark yok. Veri akışlarının gerçekleşme süresi ise milisaniyelerle ölçülüyor. Dijital ekonomi çağında fiziksel mesafeler küçülürken, zihinsel mesafeler yaşamaya devam ediyor.
Bu nedenle “Orta Doğu”, “Yakın Doğu” ve “Uzak Doğu” gibi kavramları yalnızca coğrafi terimler olarak değil; belirli bir tarihsel dönemin güç ilişkilerini yansıtan politik kavramlar olarak okumak gerekiyor. Çünkü onlar dünyanın nasıl olduğunu değil, kim tarafından nasıl görüldüğünü anlatıyor.
Belki de artık sorulması gereken asıl soru şu:
Dünya gerçekten doğu ve batıdan mı oluşuyor, yoksa biz hâlâ eski imparatorlukların çizdiği zihinsel haritalarda mı yaşamaya devam ediyoruz?
