Olay-1: Emlakçı
Şehrin değişik yerlerinde epey apartman gezdirmişti emlakçı. Her girdiğimiz apartmanda hemen hemen her dairenin kapısı önünde ayakkabılar vardı. Son binadan çıkınca bizi gezdiren emlakçıya sordum: “Bu şehirde kapı önlerinde ayakkabıların olmadığı bir semt, ya da apartman yok mu?“ Emlakçı gülerek cevap verdi. “Maalesef burası böyle... Hemen hemen her apartmanda dairelerin kapı önlerinde böyle ayakkabılar vardır. Semtten semte, ya da apartmandan apartmana sadece ayakkabıların kalitesi, markası değişir“.
Bir yorum
Apartmanlarda dairelerin kapısı önünde ayakkabı bırakılması sadece bu şehre özgü bir şey değildir. Peki, ama bunun, kime ne zararı ve ne sakıncası var? Bu soruna değişik açılardan bakabiliriz.
Bir bakış açısı, güvenliktir. Bir apartmanda kapı önlerine, koridorlara, sahanlıklara, daha genel bir tanımla geçiş yollarına bırakılan her engel, hayati tehlike yaratır. Ayakkabılar, konulan engellerden en çok görülenidir. Ama kapı önlerine, koridorlara, sahanlıklara neler konmuyor ki: Bisikletler, çocuk arabaları, ayakkabılıklar, kullanılmayan eşyalar vs. Halbu ki, bir apartmanda, merdivenler, koridorlar binadan çıkış yollarıdır, tıkanmamalıdır. Diyelim ki bir gece deprem oldu, ya da yangın. Hızla binayı terk etmeniz gerekiyor. Kapı önlerine bırakılan her şey, sizin selamete çıkış yolunuza konmuş bir tuzaktır. Karanlıkta bunlara takılır düşersiniz. Bir yangın ya da deprem sonrası binalarda gördüğümüz üst üste yığılmış cesetlerin nedenlerinden biri işte budur. İkinci bakış açısı, estetik konusudur. Kapı önlerindeki ayakkabılar, terlikler vs. çok çirkin görünüm arz eder. Bir evin kapısının önü, evin dışarıya açılmış penceresidir, evin aynasıdır. Örneğin, kapı önlüne saçılmış pis ayakkabıları ve terlikleri görünce içeriye de aynı gözle bakarım. Kim bilir içerisi nasıl berbat durumdadır diye düşünürüm. Sanırım sadece ben değil, birçok kişi de böyle düşünür. Peki neden insanlara böyle düşünme fırsatı veriyorlar? Kişi sabah kalkmış, duşunu almış, giyinmiş, Kahvaltısını yapmış. Kapısından çıkar çıkmaz neden komşunun kapı önündeki pis ayakkabılarını, terliklerini görerek gününe başlasın? Ya da işten yorgun argın dönmüş. Evine girerken neden komşusunun kokuşmuş ayakkabıları ile karşılaşsın.
Üçüncü bakış açısı, psikolojiktir. Herkes bu açıdan bakmayabilir. Ama ben bakarım. Kapı önlerindeki bu sahipsiz ayakkabılar bana kötü şeyler çağrıştırır. Sanki kötü bir şey olmuş da ayakkabılar sahipsiz ortada kalmış diye düşünürüm. Örneğin bir TIR, yolcu dolu minibüse çarpmış. Yolcular çevreye saçılmış. Ambulanslar yaralıları ve cesetleri taşımış da kaza yerinde geriye onların ayakkabıları kalmış. Ya da apartmana bir vahşi hayvan ya da eli bıçaklı bir cani girmiş. Millet kaçarken ayakkabılarını ortada bırakmış. Ya da evden cenaze çıkmış; bunlar mevlide gelenlerin ayakkabıları.
Neden insanlar giydikleri ayakkabılarını, terliklerini dışarda bırakırlar? Bununla ilgili değişik hipotezler geliştirmek mümkün.
Birincisi kırsal alandan gelince şehre alışamama sendromudur. Köyden gelen kişi “Ahıra girdim, hayvanlara baktım. Aynı ayakkabılarla eve mi gireyim“ alışkanlığını şehirde de sürdürür. Şehirde olduğunun henüz farkında değildir.
İkinci hipotez, mülkiyet anlayışı ile ilgilidir. Burada da iki değişik bakış söz konusudur. Birinde kişi belki şöyle düşünüyor olabilir: Ayakkabı mekruh, bununla içeri mi gireyim. Dışarda bırakıyorum. Çünkü kapımın önü benim değil, pisliği dışarda bırakırım. İkinci bakış açısı da şöyle olabilir: Evet, kapımın önü bana ait, nasıl istersem öyle kullanırım. Pis ayakkabı da korum, pis donumu da. Kimse karışamaz.
Üçüncü hipotez ise, bunu yapan kişiler tamamen masumdur., sadece cahildir. Kapı önüne bırakılan şeylerin yaratacağı tehlikenin ve rahatsızlığın farkında değildir.
Olay-2: Pet şişe
Köydeki çeşmenin başına geldiğimizde su dolduran sadece bir aile vardı. Son şişeyi dolduruyorlardı. İstanbul plakalı arabalarının bagajı hınca hınç eşya doluydu. Selamlaştık. “Gidiyor musunuz, geliyor musunuz? diye sordum. Çünkü kaplıcada bir dönemin değişim zamanı idi. “Gidiyoruz“ dedi adam. Karısı da ilgili bakıyordu. Turşu kavanozlarını göstererek “Maşallah, turşular da yapılmış“ dedim kadına bakarak. Kadın heyecanla karşılık verdi “Evet, turşu zamanı, her şeyi yaptım valla“. O sırada bir delikanlı da elinde iki bidonla çeşmeye yanaştı.
Ben arabadan boş pet şişeleri alıp çeşme başına döndüğümde genç söyleniyordu “Boş pet şişeyi attılar; çöplerini buraya bırakıp gidiyorlar. Bu halk ne zaman adam olacak?“. Baktım: İstanbul plakalı araç buradan ayrılmak için manevra yapıyordu ve yerde boş bir pet şişe vardı. Arabayı süren adama seslendim. “Pet şişeniz düşmüş“. Herhalde beni duymuyor deyip, bu kez elimi kaldırıp dur işareti yaptım ve seslendim: “Pet şişenizi düşürmüşsünüz“. Bunun üzerine adam arabayı durdurdu. Arabadan indi ve şişeyi alıp yola koyuldu.
Gence döndüm “Düşürmüşsünüz deyince pet şişeyi aldı adam” dedim. “Yani onu suçlamadan, kibarca uyarınca oldu” demek istedim. Bunun üzerine genç “Ben de öyle demiştim. Hem de iki kez. Aldırmadı. Bu millet ne zaman adam olacak?” diye sitem etti yine.
Bir yorum
Her taraf yemyeşildi. Bir de yağmur yağmıştı; doğa parıldıyordu. Güldür güldür akan su tertemizdi, adeta insanın ruhunu yıkıyordu. Çeşme başında tek döküntü yoktu. Adam boş pet şişeyi neden yere atmıştı?
Bu güzel doğada sıcak suya girmiş, kaplıcadan yararlanmıştı. Kim bilir bu çeşme başına kaç kez gelmişti su almaya. Ama artık İstanbul’a dönüyordu. İlgisi kalmamıştı burayla. Avrupa’nın çöpünü bize yolladığı gibi, o da çöpünü buraya bırakıyordu. Arabada niye saklamıyordu? Çünkü araba onun sahip olduğu bir şeydi, malıydı. Ama çevre onun değildi. Doğa onun değildi. Onun için çevreyi, doğayı sahiplenip korumuyordu.
İstanbul’a götüreceği suyunu doldurmuştu. Bu pet şişeye ihtiyacı yoktu. O zaman arabadan attı. Ona el sallayıp “Pet şişenizi düşürmüşsünüz“ diye el sallayan adamı görünce belki de şöyle düşündü: “Bu ukalalar her yerde. Mesele olmasın, durup alayım bari. İlerde atarım“
Sonuç
İki ilimizdeki iki farklı olayı anlattım. Olaylar farklı da görünse, sorun aynı bakış açısının ürünü. Sorun, mülkiyete bakış açısı. Burada da iki bakış açısından söz edebiliriz. Bir bakış açısı ile kişiler evlerinin, arabalarının dışını, her anlamıyla çevreyi sahiplenmiyorlar. Bu nedenle, ayakkabılarını ve diğer döküntülerini apartmanlarının dışına koyarak, ya da arabalarından çöp atmakta çevreyi kirletmekte bir sakınca görmüyorlar. İkinci bakış açısında da apartmanı, ya da çevreyi sadece kendi mülkiyetlerinde olan bir şey sanıyorlar. Her yer benim, her şey benim; canımın istediği gibi kullanırım havasındalar. Devreye bir de cahillik ve saygısızlık girince çirkin şekil tamamlanıyor.
Çözüm yine eğitimde, uzun dönemli; çevre bilincini, saygı ve sevgisi ile anaokulundan başlayarak zihinlere işlemekte…