Başlıktaki sorunun tek bir yanıtı yok. Hangisinin zor olduğu bakan göze göre de değişir. Aslında soru daha farklı da sorulabilir. Bugün kavramını, kapsamı epeyce genişletip istisnai dönemler tabii ki olmakla birlikte 1950'lerden sonrası diye almak da mümkün.
Bir kere Cumhuriyetin kuruluş yıllarından bakarak Cumhuriyet ilkelerinden sapılan dönemleri ve son yılları anlamak hiç kolay değil. Cumhuriyeti kuran Büyük Önder Atatürk ve arkadaşları, sonraki yıllara tanıklık edebilmiş olsalardı acaba ne düşünürlerdi?
Herhalde yapılanlara bakıp hem çok mutlu olurlardı, "Cumhuriyetin temellerini çok sağlam atmışız ki bunca olumsuzluğa rağmen ayakta" diye, hem de çok hayıflanırlardı "Gümüş tepside bir Cumhuriyet sunduk, çocuklarımız, torunlarımız bunun değerini bilememiş" diye...
"Son yıllarda yabancı ülke devlet ve hükümet başkanlarına otomobil hediye eden Türkiye, Cumhuriyetin ilk yıllarında uçak üretebiliyordu ve Kayseri'de üretilen eğitim uçağı 1934 yılında İran Şahı Rıza Pehlevi'ye hediye edilmişti."
Emeklemeden koşan bebek!
1920'li yılların başı, Meclis açılmış, Cumhuriyet ilan edilmiş; Türkiye Cumhuriyeti bebek bir devlet... Ama emeklemeye hiç mi hiç niyeti yok, koşacak. Üstelik onu koruyup kollayacak hamisi yok, ihtiyaç da duymuyor zaten, kaldı ki böyle bir şeyi istemiyor da. Onu koruyup kollama arzusunda olanların niyetleri kötü. Yalnızca dışarıda mı bu kötüler, yalnızca onlar mı bu bebeği yok etmek istiyor; içeride de fırsat kollayan çok. Ulu Önder Atatürk Cumhuriyeti kurduktan dört yıl sonra 1927'de gençliğe hitabeye niye şöyle başladı:
"Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbâlinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır..."
"Ama Atatürk Osmanlı İmparatorluğu'nu yıktı!"
Bir kesim var ki onlara göre Osmanlı İmparatorluğu tarihteki ilk ve tek Türk devleti. Böyle düşünenlere öncelikle Cumhurbaşkanlığı forsunun niye o şekilde olduğunu irdelemelerini önermek gerek.
İşte bu kesimden zaman zaman çatlak sesler yükselir:
"Ama Atatürk Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmak için Osmanlı İmparatorluğu'nu yıktı."
Bunu dile getirenler farkında olmadan Atatürk'ün büyüklüğünü dile getirmiş oluyor, bir yandan da ortada Osmanlı devletinin kalmadığını itiraf ediyor:
"Bir Osmanlı paşası, koskoca(!) imparatorluğu yıkıyorsa, demek ki o imparatorluk artık koskoca değildi. Sakın o imparatorluk zaten yıkılmaya yüz tutmuş, hatta yıkılmıştı da elde kalan bir avuç Anadolu toprağı da tümüyle kaybedilmek üzereyken bunları geri alıp bir ülke yaratan Atatürk olmasın!"
En iyisi böyle düşünenlere Sevr ile çizilen haritaya bakmalarını önermek gerek. Görmek ve bilmek isterlerse tabii ki...
1923'te nasıl bir Türkiye vardı?
Yıl 1923; Cumhuriyet ilan edildiğinde Türkiye nasıl bir ülkeydi, nelere sahipti; ne kadar yolu, okulu, doktoru, okuma yazma bileni vardı?
Birkaç örnek ne durumda olunduğunu somut olarak ortaya koyacaktır.
1923'lerde İstanbul'dan Ankara'ya otomobille (tabii ki bulunabilirse) ancak 75-80 saatte gidilebiliyordu. Yani üç tam günde!
Bazı kaynaklara göre iki mebus Ankara'dan Erzurum'a 19-20 günde gidebilmişlerdi, evet neredeyse üç haftada.
Bildiğimiz anlamda karayolu tabii ki yoktu, demiryolu azdı ve zaten bizim değildi. Yani ulaşım anlamında müthiş bir zafiyet söz konusuydu.
Sorun yalnızca nitelikli insan gücü ya da ulaşım değildi tabii ki. Türkiye nüfus kaybediyordu.
1914-1915'lerde 16 milyonun üstünde olan nüfus, aradan on yıla yakın zaman geçtiğinde artmak bir yana 13 milyon dolayına inmişti. Üstelik bu azalma, genç ve erkek nüfustaydı. Bunun sebebi tabii ki savaşlardı.
İnsan gücü yönüyle büyük bir zafiyet yaşayan Türkiye, ekonomik varlıklar yönüyle de büyük sıkıntı çekiyordu. Genç ve erkek nüfustaki azalma tarım alanlarının işlenmesinde de sorun yaratmaya başlamıştı. Tarımda kadınlar çalışıyordu. 1914-1915'lerden sonraki yaklaşık on yıl içinde nüfusla birlikte ekili tarım alanları ve hayvan sayısı da yarıdan fazla azalmıştı.
O dönemden çok küçük bir kesit bile ülkenin ne kadar zor durumda olduğunu ortaya koyuyor. Kaldı ki Cumhuriyetin ilanı öyle hiçbir tartışmaya yol açmadan gerçekleştirilebilmiş de değil ki. Hilafet tartışmaları, Atatürk'ün en yakınındaki bazı isimlerin bile Cumhuriyet ilanının oldubittiye getirildiği yolundaki itirazları o sürecin hiç de kolay atlatılmadığını gösteriyor.
Ama Büyük Önder ve onu destekleyen arkadaşları Türkiye'yi dönüştürmeye kararlıydı ve Cumhuriyetin ilanından sonraki dönemde atılan bir dizi adımla da bu kararlılık ortaya konuldu.
Neler yapılmadı ki...
Bugünlerden Cumhuriyetin ilk yıllarına bakanların bir dizi eleştirisi söz konusu oluyor. O dönem adeta ıvır zıvır işlerle uğraşıldığı ileri sürülüyor. Ne yapılmış; un fabrikası, bez fabrikası, şeker fabrikası açılmış. Acaba çip fabrikası kurulması mı bekleniyordu!
O günlerde öncelikli ihtiyaç onlardı. Kaldı ki Türkiye'nin aradan bir asır geçtiği halde hâlâ gerçekleştiremediği bir yatırım için ilk adım Cumhuriyetin ilk yıllarında atıldı ve çok önemli bir başarı da elde edildi.
Kayseri'de eskiden Tayyare Fabrikası olarak bilinen, şimdi daha çok Hava İkmal denilen bir bölge var. Çünkü orada Tayyare Fabrikası ve küçük pist bulunuyordu.
Türkiye'nin bu uçak fabrikasını kurma girişimi 1925 yılında bir Alman firmasıyla imzalanan anlaşmayla sonuçlandı. Anlaşmaya göre firma fabrikayı 1926 yılında onarım yapabilecek hale getirecek, bir yıl sonra 1927'de de uçak fabrikasına başlanacaktı. Tesis 1926 yılının ekim ayında, Cumhuriyetin ilanından üç yıl sonra açıldı. Ancak Alman firmasının iflası yüzünden uçak imalatı çabaları sonuçsuz kaldı.
İran'a uçak hediye edildi
Tesis 1931'de yeniden canlandırıldı ve 1940 yılına kadar 200 uçak üretildi. Hatta İran Şahı Rıza Pehlevi'ye bir eğitim uçağı hediye edildi.
Dikkatinizi çekerim; Türkiye ürettiği uçağı hediye edebilen bir ülkeydi. Şimdi otomobil hediye ettik diye övünüyoruz.
İkinci Dünya Savaşı ile üretim aksamaya başladı, daha sonra devreye Marshall planının girmesi ve bu çerçevede daha düşük maliyetle uçak temin edilip üretimin baltalanmasıyla bu tesisin kapısına 1950'lerin başında kilit vuruldu.
Tayyare Fabrikası'nın o geniş arazisinin büyük bir bölümü şimdi millet bahçesi.
Türkiye'nin uçak imal etme girişimi Kayseri'deki bu fabrikayla sınırlı değil. Eskişehir'de de uçak imal edilmiş ve bu uçağın motor ve pervane dışındaki tüm parçaları Kayseri ve Eskişehir fabrikalarında üretilmiştir.
Uçak fabrikası örneği çok önemli. Atatürk ve arkadaşları Türkiye'nin kalkınması için öylesine yoğun bir çaba içine girmişti ki, çıtanın o dönem için en yükseğe konulması tercih edilmişti. Yalnızca uçak fabrikası değil, otomobil üretimi için de bir dizi görüşme gerçekleştirilmiş, bir dizi girişimde bulunulmuştu.
Ayrıca Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası ile Karabük Demir Çelik Fabrikasının temeli de 1930'larda atılmıştı.
Bir ülke kurucu değerleriyle kavga eder mi?
Ülke yönetmek için siyasetçi gerekiyor, siyaset yapmak gerekiyor ama bunu yaparken ülkenin kurucularıyla, kurucu değerleriyle kavga edilir mi, hatta marş sözleriyle kavga edilir mi?
Ediliyor.
Siyasetçi geçmişle kavgalı olur da o siyasetçinin destekçisi farklı mı davranır?
Türkiye'nin uzun yıllar boyunca adeta hiçbir şey yapmadığı anlatıldı, ileri sürüldü, bu görüş topluma empoze edildi. Toplum bunları "satın aldıkça", hurafeye dönüşen bu söylemler daha fazla söylenir oldu.
Cumhuriyetin kuruluşundan yıllar yıllar sonra, Onuncu Yıl Marşı'ndaki "Demir ağlarla ördük Anayurdu dört baştan" dizesiyle bile "kavga" edilmedi mi? "Ne örmesi" diye! Yapılanlar, o günün şartları göz önüne alınmadan küçümsendi.
Atatürk döneminde yapılanlar, reformlar hâlâ önemsiz gösterilmeye, "Yapa yapa o fabrikalar mı yapıldı yani" diye burun kıvrılmaya çalışılıyor.
Hatta cehalet öyle bir boyuta vardı, vardırıldı ki, Atatürk şapka devrimiyle, sarıkla uğraşırken Almanya otomobil yapıyormuş, biz o yüzden geri kalmışız. Bunu söyleyen cahilin sanayi devrimi ne zaman başladı, Almanya buna ne zaman girişti, o tarihlerde bu topraklarda hüküm süren Osmanlı ne yapıyordu, hiçbir fikri yok tabii ki.
Atatürk'e bir ömür yetmedi
Cumhuriyet kurulmuştur ama yapılacak o kadar çok iş vardır ki, Atatürk ve arkadaşları nereye el atacaklarını adeta bilemez haldedir.
Ama her alana, her soruna da el atmışlardır...
Hem de öyle ki Avrupa'ya örnek olacak boyutta el atmışlardır...
Atılan adımlar yalnızca ekonomide değil üstelik, sosyal alanda öylesine büyük adımlar atılmıştır ki, gelişmiş Batı ülkeleri Türkiye'yi çok geriden izlemiştir.
Avrupa, kadınlara seçme ve seçilme hakkını bizden çok sonra verebilmiş örneğin.
Bundan büyük bir adım olabilir mi...
Ama yıllar önce seçme ve seçilme hakkını elde eden kadınların (tabii ki bazılarının), bu hak sayesinde belli mevkilere geldikten sonra tutup kendilerine bu hakkı tanıyan Atatürk hakkında ileri geri konuşabilmeleri ancak nankörlük olarak nitelenebilir.
Bu Cumhuriyet Atatürk ve arkadaşlarına tabii ki gümüş tepside sunulmadı, hatta tam tersine engel çıkarmak için içeriden ve dışarıdan elden gelen çabayı gösterenler vardı.
Ama bu Cumhuriyet bize, bizim kuşaklara gümüş tepsi içinde sunuldu.
103 yıl önceyi düşünün! O günün koşullarını... Geride bırakılan savaşları; yanmış, yıkılmış ülkeyi.
Sonra yapılanlara, Atatürk'ün kısacık ömrüne ve Cumhuriyetin ilk yıllarına sığdırdıklarına bakın!
Minnet duymamak mümkün mü?
Cumhuriyetimizin 103'üncü yıldönümünde Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarını saygı ve minnetle anıyorum...
