Türkiye balda güçlü bir üretim coğrafyasına sahip. Ancak yeni rekabet alanı daha fazla üretmekten çok, balı kökeni, üreticisi, hasat yılı ve duyusal karakteriyle ayrıştırabilmek. House of Hunny Kurucusu Balca Alper Picht’e göre Türkiye’nin önündeki asıl fırsat burada: Kilogram başına daha fazla değer yaratmak ve Türk balını dünyada güven duyulan bir coğrafi kimliğe dönüştürmek.
Türkiye’nin balda önemli bir avantajı var: Coğrafya. Farklı mikro iklimler, endemik bitkiler, zengin flora ve salgı balları birbirinden çok farklı ürünlerin ortaya çıkmasına imkân veriyor. Ancak üretim gücü tek başına yeterli değil. Asıl mesele, bu çeşitliliğin ne kadarını ekonomik değere dönüştürebildiğimiz. Şarapta bağın, üzümün, üreticinin ve hasat yılının; zeytinyağında çeşidin, bölgenin ve duyusal profilin ürünün değerini belirlediği bir dünyada bal neden sadece “bal” olarak kalsın? İznik Derbent’te bir aile arazisinde başlayan House of Hunny’nin çıkış noktası da bu soru. Kökeni ve hasat yılı belli, farklı yılların ve coğrafyaların ballarının harmanlanmadığı, üreticinin ve ürün karakterinin görünür olduğu bir model üzerinde çalışan markanın Kurucusu Balca Alper Picht, balın da şarap gibi coğrafyasını taşıdığı görüşünde.
Balın da bir terroir’ı var
“Türkiye olağanüstü güçlü bir bal coğrafyası. Çok farklı mikro iklimlerimiz, zengin floramız, salgı ballarımız, endemik bitkilerimiz ve çok kıymetli üreticilerimiz var. Ancak bütün bu çeşitliliği yalnızca ‘bal’ başlığı altında topladığımızda coğrafya, üretici, hasat yılı ve ürünün kendine özgü karakteri görünmez hale geliyor” diyen Picht’e göre balın karakterini fl ora, iklim ve yüksekliğin yanı sıra o yılın ekolojik koşulları da belirliyor. Bu nedenle House of Hunny her hasada biraz şaraptaki “vintage” mantığıyla yaklaşıyor: “Dünyada balı kökeni, botanik karakteri, duyusal profili ve gastronomik kimliğiyle anlatan başarılı örnekler var. Türkiye’de ise benim daha az gördüğüm şey, belirli bir coğrafyanın ve üretim anlayışının temsilcisi haline gelen ve uluslararası ölçekte tanınan niş Türk bal markaları. Bence büyük fırsatımız tam da burada.”
Kilogram değil, kilogram başına değer
Bu yaklaşım aslında tarımın çok daha geniş bir sorununa işaret ediyor: Üretim miktarı ile yaratılan değer arasındaki fark. Picht, Türk balının önündeki yeni eşiğin üretimi artırmanın ötesinde aranması gerektiğini düşünüyor: “Hayalimiz mümkün olan en fazla balı satmak değil; Türk balının başka türlü de markalaşabileceğini göstermek. Kökeni ve hasat yılı belli, üreticisi görünür, analizlerle desteklenen, duyusal karakteri tanımlanmış ve coğrafyasıyla güçlü bağı olan bir ürün ortaya koymak istiyoruz.” İznik Derbent’te üretilen meşe salgı balını da bu nedenle yalnızca bir gıda ürünü olarak tanımlamıyor: “İznik Derbent’te ürettiğimiz meşe salgı balının içinde de yalnızca bal değil; bir coğrafya, bir hasat yılı, bir ekosistem ve üretim anlayışı var. Bence Türkiye’nin balda bundan sonraki sıçraması yalnızca daha fazla üretmekten değil, kilogram başına daha fazla değer yaratmaktan gelmeli.” Hedef ise Türk balının uluslararası algısını değiştirmek: “‘Türk balı’ dendiğinde insanların aklına belirli coğrafyaların, üreticilerin ve markaların gelmesini sağlamalıyız” diyor Balca Alper Pitch.
“Biz meşe balını seçmedik, biraz o bizi seçti”
House of Hunny’nin hikâyesi aslında bal ile başlamıyor. Aile 2018 yılında İznik Derbent’teki 41,5 dönümlük araziyi çiftliğe dönüştürmeye ve yaklaşık bin ceviz ağacı dikmeye karar veriyor. Kimyasal zirai ilaç kullanmadan, organik gübreleme ve toprak sağlığı odağında başlayan üretime arılar daha sonra dahil oluyor. “Onları çiftliğe getirirken baştan ‘şu balı üreteceğiz’ diye belirlediğimiz bir ürün yoktu. Arıların çevredeki meşe ormanıyla kurduğu ilişki zaman içinde bizi meşe salgı balına götürdü. Ben o yüzden hep ‘Biz meşe balını seçmedik, biraz o bizi seçti’ diyorum” yorumunu yapan Picht’e göre katma değerin başlangıç noktası da tam burada: Gerçek bir köken. Ardından ürünün nasıl üretildiği geliyor: “Premium bir ürün önce üretim biçimiyle premium olmalı; ambalaj bunu destekleyebilir ama tek başına yaratamaz.” Markanın 2024 hasadı Londra’da Tat & Kalite ile Tasarım & Paketleme kategorilerinde, 2025 hasadı ise Paris ve Dubai’de altın ödüllere layık görülmüş.
Öncelik arıların sağlığı ve ekosistemin sürdürülebilirliği
House of Hunny’nin modeli, tarımda büyüme tartışmasına da farklı bir soru getiriyor. Daha fazla üretim her zaman daha iyi büyüme anlamına geliyor mu? Pitch şöyle diyor: “Bizim için hiyerarşi net: önce arıların sağlığı ve ekosistemin sürdürülebilirliği geliyor; üretim ve ticari hedefl er bunun arkasından geliyor.” Arılar yıl boyunca İznik Derbent’te tutuluyor. Gezginci arıcılıkla farklı nektar akımlarını takip ederek daha fazla hasat alma imkânından bilinçli olarak vazgeçiliyor. Yılda tek hasat yapılıyor ve kovandaki balın tamamı alınmıyor. “Elbette büyümek istiyoruz ama bizim için asıl soru ‘Ne kadar daha fazla üretebiliriz?’ değil, ‘Arıların ve bulunduğumuz coğrafyanın kapasitesini zorlamadan nasıl büyüyebiliriz?’” diye devam ediyor Picht. Bu yaklaşım büyümeyi reddetmek anlamına gelmiyor. Picht’in verdiği bilgiye göre 2024 ile 2025 arasında kovan başına ortalama hasat yaklaşık iki katına çıktı. Büyüme alanı yalnızca bal da değil. Kovanlardan elde edilen balmumu Derbent Köyü’ndeki kadınlarla el dökme mumlara dönüştürülüyor; yeni arı ürünleri ve apiturizm de gelecek planları arasında: “Sanırım bizim aradığımız model tam olarak bu: adedi sınırsızca büyütmek yerine değeri derinleştirmek ve çoğaltmak.”
Sıradaki hedef: Türkiye Bal Haritası
House of Hunny’nin gelecek planında yalnızca kendi üretimini büyütmek yok. Picht, Türkiye’nin farklı bal coğrafyalarını ve iyi üreticilerini bir araya getirecek bir yapı üzerinde de düşünüyor. Şöyle diyor Pitch: “Bir başka hayalim ise House of Hunny’nin yalnızca kendi ürettiğimiz bala değil, Türkiye’nin farklı bal coğrafyalarına ve iyi üreticilerine de alan açabilmesi.” Bu düşüncenin bir sonraki adımı ise Türkiye Bal Haritası. Farklı coğrafyaları, bal türlerini, üreticileri ve hasat karakterlerini görünür hale getirecek; üreticilerin yanı sıra akademisyenlerin, duyusal analiz uzmanlarının ve sektörün farklı paydaşlarının katkısıyla gelişecek yaşayan bir bilgi kaynağı hedefleniyor. Aslında bütün hikâye dönüp aynı noktaya geliyor: Balı yalnızca miktarla değil, yarattığı değerle ölçmek. Coğrafyayı, üreticiyi, ekosistemi, teknolojiyi ve markayı aynı değer zincirinin parçaları haline getirmek. Picht’in beş yıl sonrası için koyduğu ölçü de bu nedenle cirodan ya da üretim miktarından önce başka bir soruya dayanıyor: “‘Bu karar arılar için de doğru mu?’ Eğer o soru hâlâ masadaysa, bence doğru yönde büyümüşüz demektir.”
■ YAPAY ZEKÂ KOVANA GİRİYOR
Geleneksel üretimin yanına teknoloji de ekleniyor. APISENSE sistemiyle kovanın içinden ve çevresinden 70’in üzerinde biyolojik, akustik, çevresel ve coğrafi parametre izleniyor. Ama amaç arıcının yerini teknolojiye bırakmak değil: “Arıcılık bana verinin tek başına yeterli olmadığını; gözlem, deneyim ve bağlamla birlikte anlam kazandığını öğretti. Yapay zekâyı binlerce yıllık arıcılıktan bir kopuş olarak görmüyorum. Bence teknoloji arıcının bilgisinin yerine geçmemeli; onu güçlendirmeli.” Sistem koloninin normal düzeninden sapmaları erken aşamada belirlemeyi hedefl iyor. Picht burada teknoloji ile insan deneyimi arasındaki sınırı özellikle çiziyor: “Bence teknolojinin arıcılıkta yaratabileceği en önemli değişim daha fazla müdahale etmek değil; doğru zamanda ve daha az müdahale edebilmek.”
