Sanayiciler 2024 yılında yüksek faizlerden şikayet ediyordu. 2025 yılında da aynı şeyi söylüyorlar. Üstelik İSO Başkanı Erdal Bahçıvan’ın açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla bu baskının 2026 yılında da sürmesi bekleniyor.
İstanbul Sanayi Odası’nın açıkladığı İSO 500 araştırması her yıl Türkiye sanayisinin röntgenini çekiyor. Bu nedenle açıklanan rakamlar sadece şirketlerin performansını değil, uygulanan ekonomi politikalarının üretim cephesindeki sonuçlarını da gösteriyor.
2025 yılı sonuçlarına baktığımızda ilk dikkat çeken gelişme, savunma sanayiindeki tarihi başarı oldu. İSO 500 tarihinde ilk kez iki savunma sanayi şirketi ilk 10’a girdi. TUSAŞ yedinci, ASELSAN dokuzuncu sıraya yükseldi.
Bu önemli bir gelişme.
Çünkü yıllardır Türkiye’nin yüksek teknoloji üretimi yapamadığını, katma değer zincirinin alt basamaklarına sıkıştığını konuşuyoruz. Savunma sanayiindeki yükseliş ise doğru strateji, uzun vadeli planlama ve istikrarlı kamu politikaları olduğunda Türkiye’nin teknoloji geliştirebildiğini ve küresel ölçekte rekabet edebildiğini gösteriyor.
Fakat burada durup şu soruyu sormak gerekiyor:
Savunma sanayiinde elde edilen başarı neden diğer sektörlere yayılamıyor?
Büyük resim ne söylüyor?
İSO 500’ün son üç yıllık verileri aslında bu sorunun cevabını veriyor. Geçmiş yılların raporları açıklandıktan sonra yazdığım yazılara baktım.
2023 yılında en büyük tartışma Ar-Ge yetersizliğiydi. Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşunun neredeyse yarısı Ar-Ge faaliyeti yürütmüyordu. Ar-Ge harcamalarının üretimden satışlara oranı yüzde 0,48 gibi oldukça düşük bir seviyedeydi. O dönemde temel kaygı “Küresel rekabetin giderek teknoloji eksenli hale geldiği bir dünyada Türk sanayii nasıl ayakta kalacaktı?” sorusuydu.
2024 yılına geldiğimizde ise Ar-Ge tartışmasının yerini finansman sorunu aldı.
Sanayiciler üretmekten çok finansman maliyetleriyle mücadele etmeye başladı. Üretimden net satışlar reel olarak üçüncü yıl üst üste geriledi. Karlılık oranları son on yıl ortalamasının çok altına düştü. Faaliyet karları adeta faiz giderleri tarafından yutuldu.
O dönemde ortaya çıkan tablo daha finansman odaklıydı. Türkiye’de sanayici artık üretim riskinden çok finansman riski yönetmeye çalışıyordu.
Ar-Ge’den finansmana uzanan sorunlar zinciri
Geçen hafta açıklanan 2025 yılı sonuçları ise ilk bakışta daha olumlu görünüyor. Üretimden satışlar yüzde 28 artarak 11 trilyon liraya çıktı. Reel büyüme yüzde 2,1 oldu. Faaliyet karı yüzde 57 yükseldi. İhracat 104,7 milyar dolara ulaştı. Ar-Ge yapan şirket sayısı arttı. Yüksek teknoloji yoğunluklu üretimin payı yüzde 7,6’ya çıktı.
Ancak rakamların biraz altını kazıyınca farklı bir hikaye ortaya çıkıyor.
Çünkü faaliyet kârları artmış olsa da şirketler elde ettikleri kazancın yaklaşık yüzde 85’ini finansman giderlerine ayırmak zorunda kalmış. Öz kaynaklar yüzde 15,8 artarken borçlar yüzde 30,8 yükselmiş. Yani büyüme giderek daha fazla borçla finanse ediliyor.
Asıl dikkat çekici olan finansman sıkıntısı.
Rakamların anlattığı diğer hikaye
Sanayiciler 2024 yılında yüksek faizlerden şikayet ediyordu. 2025 yılında da aynı şeyi söylüyorlar. Üstelik İSO Başkanı Erdal Bahçıvan’ın açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla bu baskının 2026 yılında da sürmesi bekleniyor.
Bu noktada ister istemez ekonomi politikalarının bilançosu gündeme geliyor.
Hatırlayalım...
Türkiye birkaç yıl önce “faiz düşerse enflasyon da düşer” teziyle yola çıktı. Sonrasında çok yüksek enflasyonla karşılaştı. Ardından bu kez enflasyonu kontrol altına almak için çok sert bir parasal sıkılaşma dönemine girildi.
Ekonomi politikalarının sanayiye yansıması
Bugün gelinen noktada enflasyonla mücadele devam ediyor. Ancak bunun maliyetini en çok hisseden kesimlerden biri de sanayi oldu. Sorun şu ki; sanayiciler mevcut programa destek veriyorlar ama aynı zamanda üretim kapasitesinin aşınmasından da endişe duyuyorlar. Çünkü bir ekonomide enflasyonu düşürmek önemlidir ama bunu yaparken üretim gücünü zayıflatmak da uzun vadede yeni sorunlar yaratır.
İSO 500 verileri tam da bize bunu anlatıyor.
Bir tarafta savunma sanayi gibi yüksek teknoloji odaklı sektörler yükseliyor. Diğer tarafta emek yoğun sektörler rekabet baskısı altında zorlanıyor.
Bir tarafta ihracat artıyor. Diğer tarafta şirketlerin borçluluğu büyüyor.
Bir tarafta Ar-Ge yapan firma sayısı yükseliyor. Diğer tarafta toplam sanayinin teknoloji seviyesi hala gelişmiş ülkelerin oldukça gerisinde kalıyor.
İki farklı tablo
Aslında son üç yılın İSO 500 raporlarından çıkan ortak sonuç çok net. Türkiye’nin temel sorunu artık sadece büyümek değil, nasıl büyüyeceğini belirlemek. Düşük ücretle, düşük teknolojiyle ve sürekli kredi desteğiyle büyüyen modelin sınırlarına gelinmiş durumda.
Savunma sanayiinin başarısı bize başka bir yolun mümkün olduğunu gösteriyor. Uzun vadeli strateji, teknoloji yatırımı, Ar-Ge, insan kaynağı ve ölçek ekonomisi...
Peki bu modeli savunma sanayiinin dışına taşıyabilecek miyiz?
Bundan sonra ne olacak?
Çünkü Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan şey İSO 500 listesindeki şirketlerin sıralaması değil; o listede yer alan şirketlerin ne kadarının yüksek teknoloji ürettiği, ne kadarının Ar-Ge yaptığı ve ne kadarının finansman maliyetleri yerine inovasyonla rekabet ettiği olacak.
“Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu Araştırması”nı ben çok önemsiyorum. Çünkü yazının girişinde de dediğim gibi yalnızca bir şirket sıralaması olarak görülmemeli. Bu çalışma aynı zamanda Türk sanayiinin genel sağlık raporu, ekonominin üretim cephesindeki nabzı ve geleceğe ilişkin önemli sinyallerin kaynağıdır.
Ve son üç yılın raporlarına birlikte bakıldığında ise Türk sanayiinin oldukça çalkantılı ama aynı zamanda dönüşüm sinyalleri veren bir dönemden geçtiği görülüyor.
Türk sanayii üretim kapasitesini koruyor, ihracatını artırıyor ve bazı alanlarda teknolojik sıçramalar gerçekleştiriyor. Ancak yüksek faiz, finansman maliyetleri, artan borçluluk ve nitelikli iş gücü eksikliği büyümenin önündeki temel engeller olmaya devam ediyor.