Hisse senedi piyasaları büyümeyi fiyatlarken tahvil piyasaları artan bütçe açıklarından kaynaklanan borç krizi risklerini fiyatlıyor. Belirsizliğin çok yüksek olduğu finansal piyasalarda ara ara sert dalgalı seyrin devamını beklemek yanlış olmayacak.
Küresel ekonomide en önemli gündem maddesi, uzun vadeli tahvil faizlerindeki önlenemeyen yükseliş olmaya devam ediyor. Özellikle on yıllık tahvil faizlerine baktığımızda, ABD’de 2002 ortalarındaki seviyeleri geçtikten sonra bir miktar geri dönen, fakat şu anda %5,30’lar seviyesinde seyreden bir görünüm izliyoruz. Enflasyon beklentileri benzer seviyelerde kalmasına rağmen tahvil faizlerindeki yükselişin ağırlıklı olarak kamu borçlanma ihtiyacındaki artıştan kaynaklandığı görülüyor.
Tahvil faizleri rekorlara doymuyor
Sadece ABD’de değil, birçok gelişmiş ülkede on yıllık tahvil faizlerinin çok sert yükseldiğini görüyoruz. İngiltere’de %5,37, Avustralya’da %5,36, Japonya’da ise %3,09 ile rekor seviyelere ulaşan faizler hâlâ yükselmeye devam ediyor. Avrupa’da ise faiz yükselişinde Fransa başı çekiyor. Fransız on yıllık tahvil faizleri şu anda İtalya ve Yunanistan’ın önüne geçmiş durumda. Alman on yıllık tahvil faizlerine göre yaklaşık 140 baz puan yüksek seyreden Fransa tahvilleri, 2012 Euro Bölgesi borç krizinden bu yana en yüksek seviyelere gelmiş görünüyor.
Fransa borç krizi riskiyle karşı karşıya
Fransa’daki ana sorun bütçe açıkları. Fransız hükümetinin bütçe açığını %5’lerde tutmaya yönelik, ağırlıklı olarak ücret dondurmalarını kapsayan planı bile bu yükselişi durduramamış görünüyor. Avrupa’da Fransa, Atlantik’in karşı tarafında ise ABD son bir yılın en büyük faiz artışlarını yaşayan ülkeler arasında bulunuyor. Mutlak rakam olarak değil, fakat son bir yıllık artışa baktığımızda Fransa’daki artış ABD’nin bile üzerine çıkarak 140 baz puana ulaşmış durumda.
Fransa’da kamu açıklarının azaltılmasına yönelik hükümetin attığı adımlar da tam olarak güven oluşturmuyor. Yaklaşık altı ay sonra seçime gidecek Fransa’da hükümetin, %5,5 civarında olan bütçe açığının GSYH’ye oranını, normal koşullarda %6’lara doğru gidebilecekken %5’lere indirecek ölçüde sıkı bir maliye politikası uygulaması seçim sürecinde çok da kolay görünmüyor. Piyasalar, geçmişte de Fransız hükümetlerinin benzer taahhütler verdiğini ancak bunları yerine getiremediğini unutmuş değil.
Macron’un desteğinin anketlerde %16’lara indiği, rakibi Le Pen’in ise %30’ların üzerine çıktığı bir ortamda ekonomiyi daraltıcı adımlar atmak çok da kolay olmayacak gibi görünüyor. Fransa açısından stresi artıran faktörlerden birinin de bu olduğu söylenebilir.
“Frexit” riski gündemde
Mevcut tabloda Le Pen’in seçilmesi durumunda bir başka risk, Fransa’nın Avrupa Birliği’nden çıkması olabilir. Her ne kadar son dönemde AB’den çıkış söylemini daha az dillendirse de bu, önemli bir risk olarak algılanmaya devam ediyor. Olası bir “Frexit” durumunda bu gelişme sadece Fransa’yı değil, bütün Euro Bölgesi’ni etkileyebilecek çok ciddi bir kriz anlamına gelebilir.
Bu çerçevede, İngiltere’den sonra Avrupa Birliği’nin kurucu ülkelerinden Fransa’nın da ayrılması, Euro Bölgesi’nin geleceğinin çok daha fazla tartışıldığı bir tablo yaratacaktır. Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa’nın askerî ve enerji güvenliğinin tartışıldığı bir ortamda bir de Frexit’in gündeme gelmesi durumunda Avrupa’yı çok daha zor günlerin bekleme ihtimali yüksek.
Bu çerçevede, giderek Avrupa Birliği’nin geneline yayılan yüksek faiz ortamının arkasındaki fiyatlamalardan birinin de bu “Frexit” riski olduğu görülüyor. Son günlerde doların güçlenmesinde Fed’in seçim sonrası olası peş peşe faiz artırımları kadar Avrupa’nın kendi içinden kaynaklanan riskler de etkili gibi görünüyor. Büyüme sorunları artan Avrupa’nın bir de faiz artırımlarına ara verme ihtimali, doları güçlendiren bir başka faktör oluyor.
Faizleri enflasyondan ziyade bütçe açıkları tırmandırıyor
Genel olarak da tahvil faizlerindeki bu yükseliş, enflasyon beklentilerinden ziyade ağırlıklı olarak bütçe açıklarının yarattığı risk priminden kaynaklanıyor gibi görünüyor. Global ekonominin güçlü büyümesi ve beklenen kârlılıkların yüksek olması, şu ana kadar hisse senedi piyasalarında genel olarak olumsuz bir tabloya yol açmış görünmüyor. Gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere borsalarda yükseliş, yüksek kârlılık beklentileriyle devam ediyor. Bu çerçevede Asya piyasaları önde giderken, Batı’da ABD öne çıkıyor. Hisse senedi piyasaları büyümeyi fiyatlarken tahvil piyasaları artan bütçe açıklarından kaynaklanan borç krizi risklerini fiyatlıyor. Bu iki fiyatlamanın uzun süre eş zamanlı olarak gitmesinin çok mümkün olmadığını, iki piyasadan birisinin fiyatlama davranışını gözden geçirme ihtimalinin yüksek olduğunu unutmamak gerekiyor. Belirsizliğin çok yüksek olduğu finansal piyasalarda ara ara sert dalgalı seyrin devamını beklemek çok yanlış olmayacak.