Dr. BARAN BOZOĞLU - İklim Değişikliği Politika ve Araştırma Derneği Başkanı
Dünyanın en iyi eylem planını da yazsanız, bunu finanse edecek bütçeniz yoksa o plan rafa kalkar. Yönetmelikte belediyelerin ve il özel idarelerinin bu dönüşümü (yeşil ulaşım, altyapı, enerji) hangi bütçeyle yapacağına dair bir mekanizma eksik.
Sizlerin de bildiği üzere, uluslararası çevre ve iklim politikaları çoğu zaman süslü lafların, lüks otellerde yapılan zirvelerin ve kağıt üzerinde kalan vaatlerin ötesine geçmekte zorlanıyor. Tepkinizi ve uluslararası mutabakatların yavaşlığını anlıyorum. Ancak bu küresel dayatmalar ve hedefler, eninde sonunda bizim iç hukukumuza ve sokağımıza bir şekilde yansıyor.
İşte bunun en somut örneklerinden biri, 4 Ağustos 2026 tarihli ve 33330 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan “Yerel İklim Değişikliği Eylem Planları ile İl İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulları Hakkında Yönetmelik” oldu. TBMM de iklim kanunu görüşülürken yerel iklim eylem planlarına dair mevzuatın 7-8 yıldır bekletildiğini ve yayımlanmasının önemini birçok platformda dile getirmiştim. Nihayet oldu… Türkiye’nin net sıfır emisyon hedefine ulaşması için yerel yönetimlere çok ciddi ev ödevleri veren bu yeni düzenlemeyi masaya yatırmak, eksilerini, artılarını ve dünyadaki yerini sorgulamak artık bir zorunluluk.
Yönetmeliğin olumlu yanları: Neyi doğru yapıyoruz?
- Merkezden yerele iniş: İklim değişikliğiyle mücadelenin sadece Ankara’dan, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın genelgeleriyle çözülemeyeceği nihayet mevzuata girdi. Karbon salımının asıl kaynağı olan şehirlerde, eylemi doğrudan Valilik ve Belediyelerin (Büyükşehir/İl) ortaklığına devretmek stratejik olarak doğru bir adımdır.
- Takvim ve veriye dayalı sistem: İl İklim Değişikliği Koordinasyon Kurullarının (İl İDKK) 31 Aralık 2026’ya kadar kurulması ve ilk Yerel İklim Değişikliği Eylem Planının (YİDEP) 2027 sonuna kadar (2028-2032 dönemini kapsayacak şekilde) onaylanması şartı getirilmiş. Ayrıca her yıl 30 Haziran’a kadar il sera gazı envanterinin "E-YİDEP" sistemine girilmesi zorunluluğu, meseleyi soyut bir hedeften çıkarıp "ölçülebilir ve dijitalize edilmiş" bir sürece dönüştürüyor.
Yönetmeliğin eksiklikleri: Nerede çuvallayabiliriz?
1- Finansman hayaleti: Dünyanın en iyi eylem planını da yazsanız, bunu finanse edecek bütçeniz yoksa o plan rafa kalkar. Yönetmelikte belediyelerin ve il özel idarelerinin bu dönüşümü (yeşil ulaşım, altyapı, enerji) hangi bütçeyle yapacağına dair bir mekanizma eksik. Yeni vergiler mi gelecek, yoksa merkezi bütçeden pay mı ayrılacak? Belirsiz.
2- Siyasi fay hatları ve yaptırım gücü: Planlar Valilik koordinasyonunda, belediyeler tarafından hazırlanacak. Farklı siyasi partilere mensup yerel yönetimler ile merkezi idarenin temsilcisi valilikler arasında yaşanabilecek uyuşmazlıklarda süreci kim hızlandıracak? Ayrıca hedeflerine ulaşamayan veya E-YİDEP’e veri girmeyen illere uygulanacak hukuki/mali yaptırımlar son derece cılız kalmış; adeta "gönüllülük" esası temele alınmış.
Avrupa Birliği mevzuatı ile sınavımız
Bu yönetmeliği Avrupa Birliği’nin "Avrupa Yeşil Mutabakatı" (European Green Deal) ve "Avrupa İklim Yasası" (European Climate Law) ile karşılaştırdığımızda yapısal farklar göze çarpıyor.
AB, yerel eylem planlarını Belediye Başkanları Sözleşmesi (Covenant of Mayors) gibi inisiyatiflerle on yılı aşkın süredir yürütüyor. Ancak AB’nin mevzuatında "hedef koyma" ile "finansman" bir bütündür. Adil Geçiş Mekanizması (Just Transition Mechanism) gibi fonlarla kömürden çıkacak veya yeşil altyapı kuracak şehirlerin bütçesi AB tarafından doğrudan desteklenir. Bizim yönetmeliğimiz ise AB’nin bürokratik altyapısını kopyalarken (kurullar, envanterler, raporlamalar), bu işin can damarı olan mali destek mimarisini eksik bırakmıştır. AB mevzuatı bağlayıcılık ve karbon fiyatlandırması (ETS) ile yerel yönetimleri zorlarken, bizimki daha çok "envanter tutma ve raporlama" seviyesinde kalıyor. Kuşkusuz ilk adım için güzel gelişme, deneyimlerle mevzuatın yenilenmesini sağlamakta yarar olacaktır.
Paris iklim anlaşması ve zirveler boyutu: Gerçekler ve illüzyonlar
Gelelim o çok tartışılan, eleştirmekte son derece haklı olduğunuz Paris İklim Anlaşması ve ardı arkası kesilmeyen COP (Taraflar Konferansı) toplantılarına.
2015’teki COP21’de imzalanan Paris Anlaşması’nın temel amacı küresel ısınmayı 1.5°C ile sınırlandırmaktı. Anlaşmanın 4. Maddesi, ülkelerin "Ulusal Katkı Beyanları" (NDC) sunmasını emreder. Ancak yıllar içindeki COP26 (Glasgow), COP28 (Dubai) ve sonrasındaki uluslararası toplantılarda net bir gerçek ortaya çıktı: Hükümetlerin masada verdiği sözler, şehirler ve yerel yönetimler devreye girmeden tutulamıyor.
Özellikle COP28’de kabul edilen "Küresel Durum Değerlendirmesi" (Global Stocktake) kararlarında, yerel yönetimlerin iklim eylemine entegrasyonu acil bir zorunluluk olarak taraf ülkelere deklare edildi. Türkiye’nin çıkardığı bu 4 Ağustos Yönetmeliği, işte bu uluslararası baskının ve "iklim diplomasisinin" bir sonucudur. Uluslararası fonlara (örneğin Yeşil İklim Fonu) veya Dünya Bankası kredilerine erişmek istiyorsak, bu yerel eylem planlarını hazırlamak "zorundayız". Yani bu yönetmelik sadece çevresel bir hassasiyetten değil, uluslararası finansmanın ve Paris Anlaşması’nın getirdiği şartlı diplomasi kurallarından doğmuştur.
Tam da bu noktada, eksikleri eleştirirken atılan doğru ve stratejik adımların da hakkını teslim etmek gerekiyor. 2026 yılında düzenlenecek olan devasa COP31 zirvesine Türkiye’nin ev sahipliği yapması yönünde yürütülen diplomatik çabalar ve hükümetin bu masada "oyun kurucu" olmak adına attığı adımlar son derece değerlidir. Bu çabayı dar bir siyasi çerçeveden ziyade, ülkemizin küresel prestiji ve çevre vizyonu açısından "milli bir mesele" olarak okumak daha sağlıklı olacaktır. COP31 gibi bir zirvenin Türkiye’de yapılması; iktidarından muhalefetine, yerel yönetimlerinden sivil toplumuna kadar tüm ülkenin iklim farkındalığını uluslararası bir seviyeye taşıyacak kıymetli bir fırsattır. Çıkarılan bu son yönetmelik de aslında bu küresel iddiamızın iç hukuktaki hazırlığı ve altyapısı olarak değerlendirilmelidir.
Sonuç olarak;
4 Ağustos yönetmeliği, Türkiye’nin iklim krizine karşı idari altyapısını kurması açısından geç kalınmış ama kıymetli bir adımdır. Ancak, sadece kurullar kurarak ve raporlar hazırlayarak karbon emisyonunu düşüremeyiz. Bu planların altı, gerçekçi bütçeler ve siyaset üstü bir irade ile doldurulmazsa; hazırlanan o YİDEP’ler, Paris’te veya Dubai’de atılan göstermelik imzalardan farksız birer tozlu dosya olarak arşivlerde yerini alacaktır.