Türkiye’nin ihtiyacı daha yüksek büyüme rakamları değil; daha kaliteli bir büyüme modelidir. Öncelik fiyat istikrarı olmalıdır. Para politikasıyla birlikte maliye politikası, bütçe disiplini ve gelirler politikası aynı hedef doğrultusunda çalışmalıdır. Enflasyonla mücadele, yalnızca Merkez Bankası’nın omzuna bırakılabilecek bir süreç değildir.
Birkaç yıl önce, yerel seçimlerin ardından Türkiye’nin önünde “kaçırılmaması gereken bir fırsat penceresi” bulunduğunu yazıp çiziyorduk. Erken seçim ya da referandum olmazsa ülkenin önünde seçimsiz geçecek dört yıllık bir dönem vardı. Bu dönem; ekonominin siyasetin kısa vadeli baskısından uzaklaşıp fiyat istikrarına, yapısal reformlara ve sürdürülebilir büyümeye odaklanabilmesi için önemli bir imkan olarak görülüyordu. Kapsayıcı büyüme, sürdürülebilir cari denge, güçlü işgücü piyasası, sağlam kamu maliyesi ve makul enflasyonun bir arada olduğu bir ekonomik tabloya ulaşmak için güya bir fırsat penceresi olacaktı.
Aradan geçen süre, bu beklentinin tam anlamıyla gerçekleşmediğini gösteriyor. Dün açıklanan GSYH rakamları da bu durumu teyit ediyor.
Büyüme istenilen nitelikte değil
Türkiye ekonomisi büyümeye devam ediyor; ama normalde olması gereken hızda değil. Aslında sorun büyümenin varlığı değil, niteliği. Çünkü ortaya çıkan tablo, arzuladığımız türden bir kalkınma hikayesi üretmiyor. Büyüme var ama istikrarlı değil. Büyüme var ama enflasyondan bağımsız değil. Büyüme var ama üretim, verimlilik ve teknolojik dönüşüm eksenli değil.
Türkiye uzun süredir zikzaklar çizerek büyüyor. Bir yıl yüksek büyüme oranları yakalanıyor, sonraki dönemde sert yavaşlamalar geliyor. Son dönem verileri de benzer bir tabloya işaret ediyor. 2024’te ilk çeyrekte gaza basan ekonomi sonraki çeyreklerde frene bastı; daha sonra yeniden canlanma sinyalleri verdi. Şimdi tekrar frene basıldı. Bu inişli çıkışlı performans, ekonominin sağlam bir büyüme patikasına oturamadığını gösteriyor.
Daha önemlisi, büyümenin kompozisyonu sorunlu.
Tüketimle büyümenin sınırları
Türkiye’de büyüme büyük ölçüde iç talep ve tüketime dayanıyor. Hane halkı harcamaları hızlandığında ekonomi büyüyor; tüketim zayıfladığında büyüme de ivme kaybediyor. Ancak tüketim odaklı büyümenin sınırları var. Bu model çoğu zaman yüksek cari açık, finansman ihtiyacı, kur baskısı ya da enflasyon üretiyor. Nitekim Türkiye’nin yüksek büyüme yaşadığı dönemlerin önemli kısmı ya dış denge sorunlarıyla ya da fiyat şoklarıyla sonuçlandı.
Orta gelir tuzağından çıkamadık
Yıllardır dikkat çektiğimiz temel noktalardan biri burada önem kazanıyor. Türkiye hâlâ orta gelir tuzağından çıkabilmiş değil. Bir dönem 2-3 bin dolar seviyelerinden 10-13 bin dolar bandına yükselen kişi başına gelir daha sonra liradaki aşırı değerlenmenin etkisiyle 15.000 bandına geldi ama kur etkisini bir köşeye bıraktığımızda biliyoruz ki yaklaşık 15 yıldır aynı eşikte sıkışmış durumdayız. Yıllar önce 2023 yılı için 2 trilyon dolarlık ekonomi ve 25 bin dolarlık kişi başına gelir hedefi açıklamıştık. Ama gerçekleşme bunun oldukça altında kaldı. Bu yalnızca hedef sapması değil, büyüme modelinin sınırlarına işaret eden yapısal bir sorundur.
Peki sorun nerede?
Sorun, Türkiye’nin henüz üretim ve ihracat eksenli bir büyüme modeline geçememiş olmasıdır. Dünya örnekleri bunu açık biçimde gösteriyor. Almanya, Japonya, Güney Kore, Çin, Singapur ve Finlandiya gibi ekonomiler uzun dönemli büyüme başarılarını güçlü sanayi tabanı, ihracat kapasitesi, teknoloji yatırımı ve verimlilik artışı üzerine kurdu. Bu ülkeler yalnızca üretmedi; markalaştı, Ar-Ge’ye yatırım yaptı, patent üretti ve küresel rekabette üstünlük sağladı.
Sanayisizleşme riski
Türkiye ise bugün hala sanayisizleşme riskini tartışıyor. Oysa gelişmekte olan bir ekonomi için imalat sanayiinin zayıflaması ciddi bir alarmdır. Çünkü yüksek gelir grubuna geçişin yolu hala büyük ölçüde güçlü üretim kapasitesinden geçiyor. İç tüketimle büyümek mümkündür; ancak sınıf atlamak çok daha zordur.
Öte yandan fırsat penceresinin en önemli hedefi olan fiyat istikrarı konusunda da arzu edilen noktaya henüz ulaşılmış değil. Enflasyonda gerileme yaşansa da süreç beklenenden daha yavaş ilerliyor. Beklentilerin katılaşması, fiyat davranışlarının bozulması ve yüksek enflasyonun ekonomiye yerleşmesi, dezenflasyonu zorlaştırıyor. Oysa yüksek enflasyon yalnızca satın alma gücünü aşındırmaz. Aynı zamanda uzun vadeli yatırım kararlarını bozar, kaynak dağılımını verimsizleştirir ve sürdürülebilir büyümeyi zayıflatır.
Kaliteli büyüme modeli
Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı daha yüksek büyüme rakamları değil; daha kaliteli bir büyüme modelidir.
Öncelik fiyat istikrarı olmalıdır. Para politikasıyla birlikte maliye politikası, bütçe disiplini ve gelirler politikası aynı hedef doğrultusunda çalışmalıdır. Enflasyonla mücadele, yalnızca Merkez Bankası’nın omzuna bırakılabilecek bir süreç değildir.
İkinci olarak büyüme modeli iç talepten üretim ve ihracata kaydırılmalıdır. Sanayi politikası, kur politikası, ticaret politikası ve finansman mekanizmaları teknoloji yoğun üretimi destekleyecek biçimde yeniden tasarlanmalıdır. Türkiye’nin yalnızca daha fazla üretmesi değil, daha yüksek katma değerli üretmesi gerekiyor.
Üçüncü olarak eğitim, verimlilik, kayıt dışılıkla mücadele, enerji verimliliği ve yatırım ortamına yönelik reformlar hızlandırılmalıdır. Nitelikli işgücü olmadan, inovasyon kapasitesi artırılmadan ve kurumsal güven güçlendirilmeden kalıcı büyüme sağlanamaz.
Son olarak büyüme kapsayıcı olmalıdır. İstihdam yaratan, gelir artışını toplumun geniş kesimlerine yayan ve vatandaşın günlük hayatında hissedilen bir ekonomik performans ortaya çıkmadıkça yüksek büyüme oranları tek başına başarı anlamına gelmez.
Pencere tamamen kapanmadı
Türkiye’nin önündeki fırsat penceresi hala tamamen kapanmış değil. Ancak bu fırsatın kendiliğinden sonuç üretmeyeceği artık daha net görülüyor. Arzulanan büyüme, tüketimle şişen, enflasyonla aşınan ve dalgalı seyreden bir büyüme değil; üretim, verimlilik, ihracat ve fiyat istikrarı üzerine kurulu sürdürülebilir bir büyümedir.
Bu vizyon politik hesaplara, seçim ekonomilerine ve kısır çatışmalara kurban edilmemelidir.
