Amerika Birleşik Devletleri’nin görmesi gereken husus, bir ülke nükleer silahlara sahip olacaksa, diğer bütün ülkeler de o silahlara sahip olma hakkına kavuşmuş olurlar. Tabii, her ülke bu silahları savunma amacıyla bulundurduğunu iddia edecektir ama bir silahın savunmaya mı yoksa saldırıya mı dönük olduğu sadece bir takdir meselesinden ibarettir.
Çatışmalar hâlâ sürüyor ama İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında ortak bir anlayış galiba yavaş yavaş şekillenmeye başladı. Ortak bir anlayış diyorum çünkü henüz ortada bir anlaşma olmadığı gibi, üzerinde anlaşılamayan birçok konu da sonra yapılacak müzakerelere bırakılıyor. Bilindiği gibi, üzerinde anlaşılması gereken büyük sorunları daha sonra ele almak üzere uykuya yatırmak uluslararası siyasette başvurulan bir taktiktir. Kendi tecrübemizden yola çıkacak olursak, herhalde Musul meselesinin görüşmeler sırasında bir çözüme bağlanmasında ısrar edilseydi, Lozan Anlaşması’na varmak mümkün olmayacaktı. Bu genel ilkeyi mevcut duruma uygulamaya yöneldiğimiz zaman, önce İran’ın büyük bir tahribata uğradığını görmemiz gerekiyor. Rejimin geleceğinin bile bu tahribatı bir oranda gidermekle bağlantılı olabileceğini söylememiz sanıyorum pek yanıltıcı olmaz. İran ekonomisinin işler hale getirilmesi de gerekiyor. Dolayısıyla, her ne kadar İran her türlü mücadeleye hazır olduğunu ileri sürüyor olsa da, çatışmaların bir an önce kesilmesine ihtiyacı var.
ABD’de fiyatların alıp başını gitmesi kızgınlık yaratıyor
Amerika Birleşik Devletleri’ne dönecek olursak, Amerikan kamuoyunun ulusal çıkarları doğrudan ilgilendirmediğini düşündüğü bir çatışmayı daha ne kadar sürdürmeye hazır oldukları tartışmalı. Sadece mevcut İsrail yönetimini daha fazla desteklemekten ibaretmiş izlenimi vererek Orta Doğu çatışmalarına giderek daha yoğun katılmanın karşısında duyulan memnuniyetsizliği gizlemeye artık Trump yandaşları bile gerek duymuyorlar. Ayrıca, Temsilciler Meclisi’nin tamamı ve Senato’nun üçte birini kapsayan bir kısmı için yapılacak seçimler yaklaşırken, fiyatların alıp başını gitmesi kızgınlık yaratıyor. Örneğin Kaliforniya’da bir galon benzinin (4 litreye yakın) fiyatı altı doları bile geçmiş. Bu şartlar altında, daha başarılı sonuçlar elde etmenin mümkün görüldüğü Küba gibi bir hedefe yönelmek varken, Orta Doğu’nun bitmek tükenmek bilmeyen mücadelelerine katılarak başarı elde etmeye çalışmak herhalde Trump yönetimine de cazip görünmemeye başladı. Onların da çatışmanın durmasını yararlı bulacakları konusunda kuşkuya gerek yoktur sanıyorum.
Tarafların üzerinde anlaşmaya vardıkları izlenimi yaratan en önemli konu Hürmüz Boğazı’nın açılmasıdır. Bu çerçevede İran’ın boğaza döşediği mayınları temizlemesi öngörülüyor. Bu işlem sırasında Amerikan donanmasına ait gemilerin de sivil trafiğe nezaret etmesi bekleniyor. Her ne kadar bu konu üzerinde pek durulmamışsa da İran’ın, boğazdan geçen gemilerden doğrudan bir ücret almayacağı ama sağladıkları hizmetler karşılığı geçenlerden bir bedelin tahsil edileceği anlaşılıyor. “Karşılığında Amerika’nın İran’ın ülke dışına petrol sevkine koyduğu kayıtları geçici olarak gevşetmesi söz konusu olacak” deniliyor.
Gelecekte bölgeyi nelerin beklediğinin bilinmediği bir dönemde petrol ve gaz fiyatlarının istikrar kazanması için beklemek gerekiyorsa da, hali hazırda benzin fiyatlarının düşmeye başladığını memnuniyetle kaydetmek gerekiyor. Petrol ve gaz fiyatlarının çatışmaların başlamasından önceki seviyelerine düşmesinin vakit alacağı bilinmekle birlikte, düşüş eğilimine girmesi dahi Körfez petrolüne mahkum olanlar başta olmak üzere tüm dünyada memnuniyet yaratmış durumda. Körfez’den petrol sevkiyatı yapılamaması belki bazı ülkeleri petrolsüz bırakıyor ama tüm dünyada petrol fiyatlarının da yükselmesiyle sonuçlanıyor.
Aynı oranda ilgi çekmese bile, gübre ve petrol müştaklarından imal edilen her türlü maddenin fiyatının düşeceğini de buna ekleyebiliriz. İlk bakışta akla gelmiyor olabilir ama plastik imalatında kullanılan tüm hammaddeler petrolden türetiliyor. Buna ambalaj malzemesi de dahil. Hatta bazı alanlarda, belirli maddelerin bulunabilirlik kazanması, fiyatlarına nazaran daha bile önemli görülebiliyor. Sadece bir otomobilin ne kadar çok bölümünün plastikten imal edildiğini hatırlamanız yeterlidir sanıyorum.
Peki, gelecekte çözüme bağlanacağı ümit edilen sorunlara ne demeli? Hemen belirtelim, bilahare müzakerelerde ele alınacak sorunların adedi yüksek görünmekle birlikte, bunlardan biri özel önem arzediyor. Gerek Amerika gerek İsrail, İran’ın nükleer silahlara sahip olmasını istemiyor. İran ilk görüşmeler sırasında nükleer silah üretimiyle ilgilenmeyeceğini temin etmekle birlikte, uzun dönemde nükleer silah imal etmeyeceğine ilişkin güvence vermekten ısrarla kaçınıyor. İran her zaman yaptığı açıklamalarda nükleer silah imaline ilgi duymadığını, nükleer yakıtı barışçıl amaçlarla kullanmak istediğini açıklamışsa da, diğer yandan da nükleer yakıtı rafine etmeye ve silah üretimine elverişli hale getirmeye gayret etmiştir. Bu açıdan bakıldığında, İran’ın silah imalatını tamamen dışlamadığını ve bu nedenle uzun vadede silah imalatını yasaklamaya yanaşmadığını ileri sürmek daha anlaşılabilir hale gelmektedir.
Nükleer silah üretiminde büyük devletlerin keyfiliği dikkat çekiyor
Halihazırda nükleer silah imal etmeyi veya bulundurmayı düzenleyen sistem sadece büyük devletlerin çıkarına hizmet etmekte ve keyfiliği ile dikkati çekmektedir. Bu sistem İkinci Dünya Savaşı sonrası nükleer silahlara sahip olan ülkelerin (Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Fransa ve İngiltere) bunlara sahip olmasını olağan kabul etmektedir. Daha sonra bir dizi ülke daha nükleer silahlara sahip olmuştur. Bunlar arasında kimse Çin’in de nükleer silahlara sahip olabileceğini tartışmamaktadır. Ancak Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail’in de nükleer silahlara sahip olması söz konusudur. Hindistan ve Pakistan bu silahları karşılıklı caydırmak için kullandıklarını ileri sürmekteyse de, Hindistan’ın Çin’e karşı da bir caydırma etkisi elde ettiğini ileri sürmek için uzman olmaya gerek yoktur. Kuzey Kore ise bu silahlara kendi varlığını sürdürmek açısından sahip olması gerektiğini ileri sürmektedir.
İsrail hiçbir zaman nükleer silahlara sahip olduğunu açıklamamıştır ama kimse bu ülkenin sözü edilen silahlara sahip olduğundan kuşku duymamaktadır. “Neden bu silahlara sahip olmakta ısrar etmektedir, bu silahlar kime karşı kullanılacaktır?” soruları cevapsız kalmaktadır. Buna karşılık, İsrail’in nükleer silahlara sahip olması, bölgedeki diğer ülkelerin de nükleer silahlara sahip olma arzusunu kamçılamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, İran’ın da nükleer silahlara sahip olma arzusu sergilemesi yadırganacak bir olay olmaktan çıkmaktadır. İran’ın nükleer silahlardan vazgeçebilmesi için İsrail’in de nükleer silahları terk etmesi gerekecektir. Bu muhtemel midir, hatta mümkün müdür? Kanaatimce, bu soruyu evet diye yanıtlamak imkanına sahip değiliz. O zaman bırakın İran’ın nükleer silahlara sahip olmasını, Suudi Arabistan’ın hatta Türkiye’nin de aynı silahlara sahip olmasını engelleyecek bir mantık ileri sürmek zordur. Amerika Birleşik Devletleri’nin görmesi gereken husus, bir ülke nükleer silahlara sahip olacaksa, diğer bütün ülkeler de o silahlara sahip olma hakkına kavuşmuş olurlar. Tabii, her ülke bu silahları savunma amacıyla bulundurduğunu iddia edecektir ama bir silahın savunmaya mı yoksa saldırıya mı dönük olduğu sadece bir takdir meselesinden ibarettir. Gördüğünüz gibi, nükleer silahlara sahip olmak her zaman müzakerelerde aşılması çok zor olan bir sorun olmaya devam etmektedir.
