Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımla çocukluk yıllarımızdan ve hafızamızda kalan aile sohbetlerinden söz ediyorduk. Onun anlattıkları, "üzerine daha önce hiç bu açıdan düşünmediğim" bir konuyu yeniden değerlendirmeme neden oldu. Arkadaşım, babasının oldukça yoğun bir sosyal yaşamı olduğunu anlatıyordu. Farklı sivil toplum kuruluşlarında üyelikleri ve yöneticilik sorumlulukları vardı. Çocukken evdeki bazı misafir sohbetlerine kulak kabarttığını; babasının farklı sektörlerden, farklı mesleklerden çok sayıda arkadaşı olduğunu hatırlıyordu. Annesinin de dahil olduğu kadınların sohbetleri daha çok magazin, moda, alışveriş ve gündelik hayat etrafında şekillenirken, babasının dahil olduğu erkeklerin sohbetleri çoğunlukla ekonomi, sektörlerdeki riskler, fırsatlar, şirketler, yatırımlar ve yönetim meseleleri etrafında dönüyordu. Daha da ilginci, babasının kendi şirketindeki bazı konuları yakın dostlarına danıştığını; aynı şekilde o kişilerin de kendi şirketleriyle ilgili meselelerde onun fikrini aldığını hatırlıyordu. Çocukken bunların ne anlama geldiğini elbette bilmiyordu. Bugün geriye baktığında ise bir şeyin farkına varıyordu: Babası aslında bilinçli olarak ya da olmayarak çevresinde bir “kişisel yönetim kurulu” oluşturmuştu. Bence bu, yalnızca tüccar ailelere özgü olmayan; iş dünyasında, hatta hayatın tamamında "üzerinde daha fazla düşünmemiz gereken" bir konu.
Bir şirketin yönetim kurulunun neden var olduğunu hepimiz biliyoruz. Şirketin günlük operasyonlarından bağımsız olarak, farklı bir bakış açısı sağlar. Yönetimin göremediği riskleri görür. Alternatifleri sorgular. Zor kararları tartışır. Bazen yön gösterir, bazen frene basar, bazen de “Bu fırsatı neden değerlendirmiyoruz?” diye sorar. Peki, insan kendi bireysel hayatını ve kariyerini yönetirken neden bundan mahrum kalsın? Ben bugün, insanın bir şirketi olmasa dahi çevresinde güvendiği, liyakat sahibi ve farklı alanlarda güçlü insanlardan oluşan bir “kişisel yönetim kurulu” bulunması gerektiğine inanıyorum. Buradaki “kişisel yönetim kurulu” elbette resmi bir yapı değil. Bir insanın kritik kararlarında düşüncelerine başvurduğu, niyetinden bağımsız olarak ona gerçeği söyleyebilen, farklı perspektifler sunabilen ve gerektiğinde itiraz edebilen güvenilir insanlardan oluşan bir çevreden söz ediyorum. İş hayatında zaman zaman çok güçlü yöneticilerin önemli bir yanılgıya düştüğünü düşünüyorum: Kendi başarılarının getirdiği özgüven, zamanla her problemi kendilerinin çözebileceğine dair bir inanca dönüşebiliyor. Oysa yöneticilik her şeyi bilmek değil, neyi bilmediğini bilmek ve doğru bilgiye ulaşacak insanları tanımaktır. Benim için liyakat sahibi insanlara danışmanın en önemli tarafı budur. Finans konusunda çok güçlü olabilirsiniz; fakat hukukta aynı ölçüde güçlü olmayabilirsiniz. Pazarlamayı iyi biliyor olabilirsiniz; ancak üretimdeki teknik bir riski sizin kadar hızlı göremeyen bir uzmanı dinlemek zorunda olabilirsiniz. Bir sektörün içinde yıllardır çalışıyor olabilirsiniz; fakat dışarıdan bakan bir akademisyenin veya başka bir sektörden gelen deneyimli bir yöneticinin size göstereceği fırsatı kendi sektör körlüğünüz nedeniyle doğal olarak fark etmeyebilirsiniz. İşte bu nedenle gerçek güç, her soruya cevap verebilmekten çok, doğru soruyu doğru insana sorabilme kabiliyetidir.
Tüccar bir ailenin mensubu olarak bugün geriye dönüp baktığımda, bazı davranışların insanlara çocuklukta fark ettirmeden öğretildiğini düşünüyorum. Bazen masada konuşulan bir ticari meseleyi anlamasanız bile, kullanılan dili duyuyorsunuz. Riskten söz ediliyor, müşteriden söz ediliyor, kurdan, faizden, yatırımdan, rakipten, fırsattan söz ediliyor. Bir büyüğünüzün başka bir büyüğünüze “Sen olsan ne yapardın?” dediğini duyuyorsunuz. Sonra başka bir gün aynı kişinin size gelip başka bir konuda fikrinizi sorduğunu görüyorsunuz. Böylece çocuk, belki farkında olmadan şu davranışı öğreniyor: “Önemli kararlar konuşulur. Farklı fikirler alınır. Güvenilen insanlara danışılır.” Bence bu, ticari mirasın para kadar önemli ama çok daha az konuşulan bir boyutudur. Bazı aileler çocuklarına sermaye bırakır, bazıları şirket bırakır, bazıları ise bunların yanında bir de insan ağı ve istişare kültürü bırakır! Uzun vadede üçüncüsünün değerini küçümsememek gerekir.
Kişisel yönetim kurulu oluşturmak, çok fazla insan tanımak anlamına gelmez. Aksine, mesele çevrede çok insan olması değil; doğru insanların olmasıdır. Ben bir kişisel yönetim kurulunda birkaç temel niteliğin vazgeçilmez olduğunu düşünüyorum. İlki liyakat. İkincisi güven. Üçüncüsü bağımsız düşünme yeteneği. Dördüncüsü ise, gerektiğinde sizinle "aynı fikirde olmama" cesaretidir. Çünkü sizi her durumda onaylayan insanların bulunduğu bir çevre, size konfor sağlayabilir ama gelişim sağlamaz. Bazen ihtiyacımız olan şey destek değil, itirazdır. “Bence bu karar yanlış.” “Bu riski hafife alıyorsun.” “Bu fırsatı gereğinden fazla büyütüyorsun.” “Sen bu konuda duygusal davranıyorsun.” “Bu yöneticiyi yanlış değerlendiriyor olabilirsin.” Bunları söyleyebilecek insanlara sahip olmak, aslında büyük bir ayrıcalıktır. Kişisel yönetim kurulunun üyeleri aynı sektörden olmak zorunda değildir; hatta mümkünse olmamalı. Çünkü farklı sektörlerden insanların bakış açısı, insanın düşünce alanını genişletir. Bir sanayicinin bakışı size operasyon konusunda değer katabilir. Bir finans yöneticisi riskin başka bir boyutunu gösterebilir. Bir hukukçu, henüz gerçekleşmemiş bir problemin sonuçlarını görebilir. Bir akademisyen, günlük koşuşturmanın içinde kaybolduğunuzda daha büyük resmi hatırlatabilir. Bir girişimci, sizin imkânsız gördüğünüz bir ihtimali mümkün kılabilir. Bir insan kaynakları yöneticisi, bir şirket probleminin aslında organizasyon probleminden çok liderlik problemi olduğunu söyleyebilir. Bu nedenle kişisel yönetim kurulunun çeşitliliği, şirket yönetim kurulundaki çeşitlilik kadar değerlidir.
En değerli danışman, sizin yerinize karar vermez; burada başka bir ince çizgi var. İstişare etmek ile kararı başkasına bırakmak aynı şey değildir. Kişisel yönetim kurulunun görevi sizin yerinize karar vermek değildir. Onların görevi, sizin "daha iyi karar vermenizi sağlamak"tır. Bazen beş kişiye danışıp yine de kendi kararınızı vereceksiniz. Bazen bir kişinin tek bir cümlesi, haftalardır düşündüğünüz bir problemi çözecek; bazen de hiç kimsenin fikrini dinlememek gerektiğini düşüneceksiniz. Ama önemli olan, kararınızı daralan bir perspektifle değil, genişleyen bir perspektifle verebilmenizdir. İş dünyasında yatırım deyince aklımıza fabrika gelir, makine gelir, teknoloji gelir, insan kaynağı gelir. Oysa kariyerimizin ve şirketlerimizin geleceğini etkileyen çok daha sessiz bir yatırım alanı var: Kendimize doğru insanlardan oluşan bir danışma çevresi kurmak. Bunun bilançosu yoktur, muhasebe kaydı yoktur, bir şirket değerleme raporunda görünmez. Ama kritik bir yatırım kararında, önemli bir yönetici atamasında, büyük bir kriz anında veya hiç beklenmedik bir fırsatın kapıyı çaldığı anda gerçek değerini gösterir. Bugün geçmişe baktığımda, çocukken duyduğumuz bazı sohbetlerin aslında ne kadar büyük bir eğitim olduğunu inanın çok daha iyi anlıyorum. Belki de ailelerin çocuklarına verebileceği en değerli eğitimlerden biri, yalnızca “nasıl başarılı olunur?” sorusunun cevabını öğretmek değil; “Hayatında kimlere danışmalısın?” sorusunun cevabını verebilmektir. Benim için kişisel yönetim kurulu tam olarak bunu ifade ediyor.
İnsanın bir şirketi olmasa da bir yönetim kurulu olabilir, hatta belki de özellikle şirketi yokken buna ihtiyacı vardır. Çünkü sonunda şirketler kadar insanlar da aslında yanlış kararların değil," tek başına verilmiş" yanlış kararların bedelini ödüyor. Bazen hayatta doğru kararı vermenin en iyi yolu, kendi aklınızı daha fazla kullanmak değil; etrafınızdaki doğru insanların aklından da faydalanmayı öğrenmektir…