Kadın olduğum için mi bu başlığı attım; yoksa yanıtın “erkek” olduğunu düşündüğüm için mi bir kadın iletişimci olarak konuyu gördüm? Nereden baktığımız konusuna asılı kalmadan, yanıt açık; ekonominin dili ve hikâyesi büyük ölçüde erkek.
Enflasyon, kahve edebiyatına kadar nüfuz etmiş bir ekonomik terim. Hayat pahalılığını kayda geçiren teknik bir gösterge. Günümüz Türkiye’sinde tabii ki çok daha fazlası! Nasıl olmasın aynı ürünü neredeyse her gün bir öncekinden daha yüksek fiyata aldığımızı belgeleyen, ne kadar fakirleştiğimizi yüzümüze çarpan bir barometre hüviyetinde.
Kariyerini, bu veriyi anlamlandırmak üzere geliştirmiş Merkez Bankası politikaları üzerine başarılı bir meslek hayatı inşa etmiş olan akademisyen Prof. Dr. Selva Demiralp’le enflasyon konuşmak üzere buluştum. Ama nasıl… Söyleşi rica ederken, görüşmenin, hemen her gün bir yenisini yaptığı teknik ekonomi söyleşilerinden fazlası olmasını arzuladığımı söyledim. Enflasyonun acı veren rakamların dışında ne anlattığına bakmak istediğimi de ifademe yerleştirdim. Hoşuna gitmiş olmalı, farklı-kadınca ve insancıl bir ekonomi talebim, söyleşiyi gerçekleştirdik.
Karşıma para politikası dışında tam da istediğim çıktı; kadın, erkek, medya, güven, eğitim ve yapay zekâyla iç içe yaşayan bir Türkiye ve ekonomisi.
Önce rakamlar: Demiralp tahminlerini güncelledi
Demiralp, ekonomik gösterge tahminlerini güncellediğini söyledi. Aralık 2025’te 2026 sonu için yüzde 23 enflasyon beklediğini ifade etmişti. İran-ABD arasında savaş başlamadan önce bile enflasyonun, sene başında öngördüğünden daha yapışkan seyrettiğini ifade etti. Revize etmenin kaçınılmazlığını vurguladı. Bugün yılsonu beklentisi yüzde 30 civarında; büyüme tahmini yüzde 3. Cari açık için 45-50 milyar dolar öngörüyor.
Bu tahminler savaşın uzamayacağı ve enerji fiyatlarının savaş öncesi seviyelere döneceği varsayımına bağlı. Demiralp’in okuması, Başkan Trump’ın Kasım ara seçimlerine benzin fiyatlarını yükselten uzun bir İran savaşıyla gitmek istemeyeceği yönünde. “Ekonomik akıl bunu söylüyor” diyor ve siyasetin her zaman ekonomik akılla ilerlemediğini not ediyor.
Başlangıca dönemeyecek kadar yanılmış olmak
Asıl ağır cümlesi şöyle: “Türkiye son üç yıldır ilerlemiyor, Eylül 2021 sonrasında uygulanan politikaların hasarını telafi etmeye çalışıyor. Mayıs 2023’ten bu yana faiz 40 puandan fazla artırıldı. Buna rağmen enflasyon yüzde 32 civarında; riskli politikalara başlanırken yüzde 20 düzeyindeydi. Başlangıç noktasına bile dönemedik.”
Yanlış kararın faturası yalnızca bugünkü rakam değil, kaybolan güven. İnsanlar “Yarın aynı politikalara yeniden dönülmeyeceği ne malum?” sorusuna tatmin edici yanıt bulamıyorsa beklenti çıpalanmıyor. Beklenti çıpalanmayınca enflasyon yapışkanlaşıyor. İktisatçının tahminini değiştirmesi zayıflık değil; varsayım bozulduğunda fikrini düzeltebilmek bilimsel dürüstlüğün kendisi.
Veri, akademisyenin en güzel ödülü
Koç Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi Demiralp, kariyerine ABD Merkez Bankasının Guvernörler Kurulu’na giren ilk Türk ekonomist olarak başladı. Yapı Kredi Ekonomik Araştırmalar Kürsüsü Başkanlığı’nı yürütüyor; BBC Türkçe için analizler kaleme alıyor, görüşleri uluslararası basında yer buluyor.
2024’te başlattığı Koç Üniversitesi Hanehalkı Enflasyon Beklenti Anketi, aylık 2 bin 500-3 bin kişiye ulaşan ve Türkiye’yi temsil eden bağımsız bir veri kaynağı. Ortalama rakamın ötesine geçiyor; cinsiyet, eğitim, gelir ve bölge farklarını izliyor. Demiralp’in ifadesiyle, “Bir akademisyen için en güzel ödül elinde veri olması.” Çünkü ölçemediğiniz davranışı açıklayamaz, açıklayamadığınız soruna politika üretemezsiniz.
Demiralp’in araştırma yaklaşımında akademik merakla toplumsal fayda birbirinden ayrılmıyor. Son yıllarda yönünü, kendi sözleriyle, “bilim bilim içindir” anlayışından “bilim toplum içindir” çizgisine çevirmiş. Rakamı üretmek kadar topluma anlatmayı da akademik sorumluluğun parçası görüyor.
Aynı enflasyon, iki dünya
Temmuz 2026 verisine göre hane halkının gelecek 12 aya ilişkin ortalama enflasyon beklentisi yüzde 45. Kadınlarda yüzde 45, erkeklerde yüzde 44. Bir puanlık fark küçük görünebilir; aldatıcı. Nedenine bakıldığında Türkiye dünya literatüründen ayrışıyor.
Yaygın açıklama, kadınların market alışverişini daha çok üstlendiği ve oynak fiyatları daha sık gördüğü için enflasyonu daha yüksek tahmin ettiği yönünde. Ankette ilk kez sorulan “Hanede alışverişi kim yapıyor?” sorusu da elektronik eşya ve akaryakıt dışındaki hemen her kategoride kadını işaret ediyor. Ne var ki ekip alışveriş yükünü kontrol ettiğinde fark kaybolmuyor.
Asıl şaşırtıcı bulgu ise Türkiye’de yüksek enflasyon beklentisi bildiren kadınların finansal okuryazarlığı ve verdikleri rakama güveni daha yüksek. Eğitim seviyesi yükseldikçe kadınlar daha yüksek ve daha kendinden emin tahminler yapıyor. Düşük eğitim ve düşük güven grubunda kadın-erkek farkı ortadan kalkıyor. Yüksek beklenti bilgisizliğin değil, bilginin ve özgüvenin işareti olabilir.
Evin görünmeyen iktisatçısı
Kadın, artmayan gelirle yükselen fiyatlar arasında sınırlı bütçeyi yönetirken evin görünmeyen iktisatçısına dönüşüyor. Akşam sofraya yemek koyabilmek için muadil ürün arıyor; önce lüks saydığı harcamaları kısıyor, isteklerden ihtiyaçlara çekiliyor. Bir ürünün gramajının ne zaman küçüldüğünü, aynı paranın hangi hafta ne kadar azaldığını biliyor.
Resmî istatistiklerde kadınların yalnızca üçte biri işgücünde görünüyor. Oysa ücret almadan yürüttükleri bütçe, bakım ve ev içi emek hanenin ayakta kalmasını sağlıyor. Kadın enflasyonu uzaktan izlemiyor; her gün yeniden hesaplıyor. Kadınla erkek aynı istatistiğe baksa da aynı ekonomik gerçekliğin içinde yaşamıyor.
Evde de tepede de ayrışma
Cinsiyet farkı evin bütçesinde başlayıp para politikasının en üst katına kadar çıkıyor. Demiralp, Sevcan Yeşiltaş ve Zeynep Şenyüz’le birlikte Merkez Bankası başkanlarının cinsiyetine göre medyanın dilinin nasıl değiştiğini ölçüyor.
Amerikan basınını inceleyen ilk çalışma istatistiksel olarak anlamlı bir ayrım buluyor. Başkan erkekse karar doğrudan isme yazılıyor: “Powell açıkladı”, “Bernanke yaptı.” Başkan kadınsa Janet Yellen’ın adı geri çekiliyor; “Fed açıkladı” deniyor. “Kararlı”, “güçlü”, “cesur” gibi otorite bildiren sıfatlar da erkek başkanlar için daha cömert kullanılıyor.
Dil küçük bir ayrıntı değil. Karar kişiye yazıldığında lider büyüyor; kuruma yazıldığında kişi silikleşiyor. Görünürlük ve kariyer sermayesi etkileniyor. Üstelik sonuç burada bitmiyor. Merkez Bankasının amacı hanehalkının beklentisini etkileyip çıpalamaksa, medyada daha güçlü betimlenen başkanın mesajı da daha etkili oluyor. Erkeğin gücünü büyütüp kadının gücünü sessizleştiren dil, sonunda Merkez Bankasının etki gücüne kadar ulaşıyor.
Araştırmanın önündeki soru şu: Bu yalnızca bir Janet Yellen hikâyesi mi, yoksa genel bir örüntü mü? Bu nedenle örneklem Avrupa Merkez Bankasında Christine Lagarde, Rusya Merkez Bankasında Elvira Nabiullina ve TCMB’de Hafize Gaye Erkan dönemini kapsayacak biçimde genişletiliyor. Veri toplama sürüyor.
Enflasyon kelimesinin kendisi yetiyor
Demiralp’in Oxford Üniversitesi’nden Orkun Saka ve Purdue Üniversitesi’nden Michael Weber’le yürüttüğü medya araştırması başka bir şaşırtıcı sonuç veriyor. Bir televizyon kanalında enflasyondan söz edilme sıklığı ayda ortalama dört-beş kereden sekize çıktığında, o kanalı izleyenlerin beklentisi yaklaşık altı puan yükseliyor. Haberin “enflasyon düşecek” ya da “enflasyon yükselecek” demesi sonucu değiştirmiyor.
Çalışma yalnızca haber yoğunluğuyla beklenti arasındaki ilişkiye bakmıyor. Sekiz bin kişinin katıldığı deneyde bir gruba olumlu, bir gruba olumsuz enflasyon haberi gösteriliyor; kontrol grubuna içerik verilmiyor. Beklenti haberden önce ve sonra ölçülüyor. Bulgular, içeriğin tonundan çok kaynağa duyulan güvenin ve kelimenin yarattığı çağrışımın etkili olduğunu gösteriyor.
Katılımcıların yarıdan fazlası beklentisini ekonomistlere, Merkez Bankasına ya da siyasetçiye göre değil, “kendi tecrübelerime göre” oluşturduğunu söylüyor. Enflasyon kelimesi duyulduğu anda haberin yorumu değil; mutfak, kira, okul ve faturanın hafızası devreye giriyor.
Kutupların uçlarında duran izleyici kendi kanalına daha bağışık. Medya etkisi, nötr kanalları izleyenlerde daha belirgin. Bu sonuç iletişim açısından rahatsız edici derecede önemli: Enflasyonu düşürme vaadiyle bile sürekli konuşmak beklentiyi besleyebilir. Yüksek enflasyon toplumunda kelimenin tonu değil, hafızayı kaç kez uyandırdığı önem kazanıyor.
Kürsüde azlık, işgücünde yarım katılım
Dünyada 180’den fazla Merkez Bankasının yalnızca 23’ünü kadınlar yönetiyor. Nobel İktisat Ödülü 1969’dan bu yana yaklaşık 100 kişiye verildi; kadınların sayısı üç: Elinor Ostrom, Esther Duflo ve Claudia Goldin. Goldin, ödülü kadınların işgücüne katılımının iki yüzyıllık tarihini ortaya koyan çalışmasıyla aldı. Ödülün konusu bile kadınların ekonomide neden eksik kaldığını anlatıyor.
Türkiye’de işgücüne katılım erkeklerde yüzde 70,7, kadınlarda yüzde 35,4. Neredeyse iki kat fark var. 15-24 yaş grubunda işsizlik erkeklerde yüzde 10,4, kadınlarda yüzde 17,3. Kadın işgücüne daha az katılıyor; katıldığında daha kırılgan bir zeminde duruyor. Türkiye’nin kullanılmayan en büyük kaynağı hâlâ kadın işgücü.
Yapay zekâ bu uçurumu kendiliğinden kapatmayacak. Dünya Bankası çalışmasına göre Türkiye’de işlerin yaklaşık yüzde 41’i yapay zekâ etkisine açık; bilgi-iletişim ve eğitimde oran yüzde 52’ye çıkıyor. Kadınların yoğunlaştığı idari işler, muhasebe ve büro görevleri otomasyona en açık alanlar arasında. Eğitim ve beceri politikası kurulmazsa teknoloji mevcut eşitsizliği hızlandırabilir.
Demiralp’in uyarısı yalnızca kaç kişinin işini kaybedeceğiyle ilgili değil. İşgücünün niteliğiyle işverenin aradığı beceri arasındaki mesafe kapanmazsa yapısal işsizlik büyüyecek. Üretim yapısı değişmeden, yeni teknoloji verimliliğe dönüşmeden para politikası da bir noktada tıkanacak. Faiz tek başına ithal ara malına bağımlı ekonomiyi dönüştüremez.
Rakamın da öznesi var
Ekonomi steril ve soğuk rakamlardan ibaret değil. Rakamı kim üretiyor, kim açıklıyor, kim yaşıyor ve kimin adına konuşulduğu sonucu değiştiriyor. Erkek başkan kararıyla birlikte anılıyor; kadın başkan kurumun arkasında kalıyor. Kadın tüketici enflasyonu daha yüksek görüyor; daha az bildiği için değil, çoğu zaman bütçeyi daha yakından izlediği ve söylediği rakama daha çok güvendiği için.
Başlıktaki soruya dönersek: Ekonominin cinsiyeti olur mu? Olmaması gerekir. Ama bugün var. Karar masasındaki temsil oranında, işgücüne katılımda, medyanın seçtiği öznede, kullandığı sıfatta ve aynı fiyat artışının evin içinde kimin omzuna nasıl yüklendiğinde var.
Mesele kadınların ekonomiyi erkeklerden daha “duygusal” okuması değil. Tam tersine, kimin gerçeğe daha yakından baktığı. Aynı rakamın içinde iki ayrı hayat varsa ekonomi politikası yalnızca ortalamayı değil, o hayatları da görmek zorunda. Yoksa rakam doğru kalır; hikâye eksik.