Her yıl Türkiye’nin önde gelen iş liderleri ve akademisyenlerini buluşturan ve bu yıl 5’incisi düzenlenen “Dönüşen Liderlik Zirvesi”, “Belirsizliğe Meydan Okumak” temasıyla gerçekleşti.
Zirve, EKONOMİ Gazetesi’nin ev sahipliği ve PwC iş birliğinde, Hepsiburada ana sponsorluğunda 2-3 Ekim tarihlerinde Elite World Grand Sapanca’da düzenlendi. Dönüşen Liderlik Zirvesi’nde dünya ve Türkiye ekonomisindeki gelişmelerin yanı sıra şirketlerin belirsizlik karşısındaki stratejileri, teknolojinin iş süreçlerine ve yatırımlara etkisi ele alındı. Türkiye’nin küresel rekabet gücü, sürdürülebilirlik ve enerji dönüşümü de zirve oturumlarının ana gündemleri arasında yer aldı. Farklı sektörlerden iş insanları ve ekonomistler, Türkiye’nin önündeki fırsatları ve değişen koşullarda büyümenin yollarını tartıştı. Sunuculuğunu Ekonomist Dr. Barış Esen’in yaptığı zirvenin açılışında hoş geldiniz konuşması yapan EKONOMİ Gazetesi Koordinatörü Didem Eryar Ünlü, belirsizliklerin yalnızca ekonomi ve iş dünyasıyla sınırlı olmadığını söyledi.
Öngörülemeyen olayların hayatın akışını değiştirebildiğine dikkat çeken Ünlü, “Belirsizliğe Meydan Okumak” temasını sahnedeki siyah kuğu üzerinden anlattı. Nassim Nicholas Taleb’in “Siyah Kuğu” kitabına atıfta bulunan Ünlü, öngörülemeyen ancak ortaya çıktığında büyük etkiler yaratan olayların ekonomiden günlük yaşama kadar pek çok alanı değiştirebildiğini ifade etti. Ünlü, COVID-19 salgını, Rusya-Ukrayna savaşı ve ardından yaşanan enerji krizini bu kapsamda değerlendirdi. Zirvede belirsizliklerin yarattığı sorunların yanı sıra bu ortamda doğabilecek fırsatları da konuşmayı amaçladıklarını dile getiren Ünlü, John Elkington’ın “yeşil kuğu” yaklaşımına işaret etti. Ünlü, “Yeşil kuğu da aslında tüm bu belirsizliklerin içinde fırsatları görebilmek, o fırsatları değerlendirmek” dedi. Ünlü, “Bugün burada aslında yeşil kuğular üzerine konuşmak için beraberiz” ifadelerini kullandı.
Munyar: Küresel koşullar destekleyici değil EKONOMİ Gazetesi Genel Yayın Koordinatörü Vahap Munyar da, PwC ile 5 yıl önce başlattıkları zirvede her yıl farklı bir konuyu ele aldıklarını belirtti.
Bu yılın teması olan “Belirsizliğe Meydan Okumak” ifadesini iddialı bir başlık olarak nitelendiren Munyar, belirsizliğin hem Türkiye’nin hem de dünyanın gündeminde olduğunu söyledi.

Türkiye’de ekonomik ve siyasi belirsizliklerin geçmişine değinen Munyar, 15 Temmuz 2016 ve ardından 2018’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişin yaşandığı döneme işaret etti. Yönetim sistemindeki değişimin sancılarının sürdüğünü savunan Munyar, aynı dönemde ekonomi yönetimi anlayışının da değiştiğini ifade etti. 2023 seçimlerinin ardından ekonomi politikalarında yeniden rasyonel zemine dönüşün umut yarattığını belirten Munyar, süreç içinde yaşanan siyasi gelişmelerin ise ekonomik programın ve yaşanan sıkıntıların süresini uzattığını dile getirdi.
Munyar, “Daha önceki krizlerimizde, 24 Ocak kararlarından başlayarak, hepsi genelde en fazla bir yıl, bir buçuk yıl sürdü. Ama şimdiki üç yılı aştı” dedi. Küresel koşulların da Türkiye açısından destekleyici olmadığını vurgulayan Munyar, özellikle ihracatın yoğunlaştığı Avrupa’daki belirsizliklerin ve ekonomik sorunların süreci zorlaştırdığını söyledi.
Ulu: Bu kadar hızlı bir dönüşüm beklemiyorduk
PwC Türkiye Ülke kıdemli Ortağı Cenk Ulu, beş yıl önce yola çıkarken etkinliğin ismini uzun süre tartıştıklarını anlattı. Pandemi sonrasında dünyanın değişmeye başladığını gördükleri için “Dönüşen Liderlik” başlığını seçtiklerini ifade eden Ulu, “Dünyanın dönüşmeye başladığını görüyorduk ama bu kadar hızlı dönüşeceğini görmedik” dedi. Siyasi ve toplumsal sorunlarla teknolojik gelişmelerin üst üste gelmesinin dönüşümü hızlandırdığını belirten Ulu, bu sürecin bütün dünyada yaşandığına dikkat çekti. Türkiye’nin başlıca pazarı Avrupa’daki ekonomik sıkıntılar, göçmen sorunları, siyasi değişimler ve jeopolitik tartışmaların Türkiye’yi de etkilediğini söyleyen Ulu, “Türkiye’yi tek başına anlamak artık bir çözüm değil. Orada olan bizi de etkiliyor” ifadelerini kullandı. Zirvenin programını iş insanlarının karar alma ve strateji oluşturma süreçlerine destek olmak amacıyla hazırladıklarını belirten Ulu, özellikle iş gücü planlamasının önemini vurguladı. Ulu, “Sizin yatırımlarınıza, planlamalarınıza, özellikle iş gücü planlamalarınıza ve bu belirsizliklerle mücadelenize biraz katkımız olursa çok sevineceğim” diye konuştu.
Dr. Burcu Ünüvar: Bir ülkenin tek amacı fiyat istikrarı olamaz
Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB) Başekonomisti Dr. Burcu Ünüvar, küresel büyümedeki zayıfl ık ve artan ticari korumacılığın rekabet koşullarını kalıcı olarak değiştirdiğini söyledi. Bu yıl 5’incisi düzenlenen Dönüşen Liderlik Zirvesi’nde keynote konuşması yapan Ünüvar, dünya ve Türkiye ekonomisinin içinden geçtiği sürece yönelik değerlendirmelerini paylaştı. Dünyada riskler ve tehditler bitmese de belirsizliğin azaldığına dikkat çekerek, ekonomileri etkileyecek tehditlerin ve bunların hangi kanallardan geleceğinin daha görünür hale geldiğini söyledi. İş dünyasına “Akışta kalmayın” çağrısı yapan Ünüvar, mevcut koşullarda krizlerin geçmesini bekleyerek yol almanın mümkün olmadığını ifade etti. Ünüvar, risklerin yalnızca büyüklüğüne değil, süresine de bakılması gerektiğini belirterek uzayan krizlerin ticaret rotalarından enerji yatırımlarına kadar iş yapma biçimlerini değiştirdiğini anlattı. Önümüzdeki dönem “şu risk geçse de ben bir yoluma baksam, petrol fiyatı bir düşse benim başka hiçbir derdim yok” diyebileceğimiz bir dönem olmadığını vurgulayan Ünüvar, “Hürmüz kapısı açılsa başkası kapanacak, petrol düşse başkası çıkacak. Önümüzdeki dönemin böyle olduğunu anlayarak planlarımızı yapmamız gerekiyor” ifadelerini kullandı.
BORÇ YÜKÜ ENFLASYONU YENİDEN TETİKLEYEBİLİR
Dünya ekonomisinin uzun süredir tarihsel büyüme ortalaması olan yüzde 3,5’in altında kaldığını söyleyen Ünüvar, geçmişte zayıf büyüme dönemlerini telafi eden güçlü büyüme yıllarının artık görülmediğine dikkat çekti. Ünüvar, “Pasta küçülüyor ve pastanın küçüldüğü yerde maalesef dostluk olmuyor. Dünya ekonomisi şirinler köyü değil ve olmayacak” dedi. Bu ortamda ülkelerin kendi şirketlerini ve sektörlerini önceleyen politikalara yöneldiğini belirten Ünüvar, meselenin yalnızca gümrük tarifeleri olmadığını vurguladı. Kısıtlayıcı ticaret önlemlerindeki artışın daha kapsamlı bir korumacılığın göstergesi olduğunu ifade ederek şirketlerin planlarını bu koşulların devam edeceğini dikkate alarak yapması gerektiğini söyledi. Küresel finansman koşullarını ise bir “havuz problemi” üzerinden anlatan Ünüvar, merkez bankalarının bilançolarını küçültürken yapay zeka yatırımları ve savunma harcamalarının finansman ihtiyacını artırdığını belirtti. Yüksek borçluluğun da eklendiği bu tabloda piyasa faizlerinin yalnızca merkez bankalarının kararlarıyla açıklanamayacağını söyledi. Küresel faizlerdeki yükselişin ciddiye alınması gerektiğini vurgulayan Ünüvar, borç yükünün enflasyonu yeniden tetikleyebilecek bir sorun olduğuna işaret etti. Ekosistem krizinin de enflasyon tahminlerinde dikkate alınması gerektiğini belirterek kuraklığın üretim ve dış ticaret yolları üzerindeki etkilerinin izleneceğini kaydetti.
96 ÜRÜNDE ÇİN’E KARŞI PAZAR KAYBETTİK
Türkiye ekonomisinde bu yıl yüzde 3 veya biraz altında büyüme, yüzde 30 civarında enfl asyon beklediklerini açıklayan Ünüvar, gelecek yıl için enfl asyon tahminlerinin şimdilik yüzde 26-27 bandında olduğunu söyledi. Türkiye’nin enflasyonu düşürme önceliğinden vazgeçmemesi gerektiğini vurgulayarak “Bir Merkez Bankası’nın tek amacı fiyat istikrarı olabilir. Ama bir ülkenin tek amacı fiyat istikrarı olamaz” dedi. Ünüvar, sanayi politikalarının ve kaliteli insan sermayesinin acilen gündeme alınması gerektiğini belirtti. Dış talepteki yavaşlamaya ve Çin rekabetine dikkat çeken Ünüvar, TSKB araştırma ekibinin Türkiye ile Çin’in Avrupa Birliği’ne sattığı 96 ürünü incelediğini aktardı. Bu ürünlerin yarıdan fazlasında Türkiye’nin Çin karşısında pazar payı kaybettiğini söyledi. Sektörlerin kapasite gelişimine ilişkin çalışmalarının da sorunların yalnızca faizle açıklanamayacağını gösterdiğini belirten Ünüvar, bazı sektörlerin hem düşük hem yüksek faiz dönemlerinde kapasitelerini azalttığını anlattı. Bu sektörlerin yaşadığı sorunların çözümünü yalnızca faiz indiriminde aramanın yeterli olmayacağını ifade etti.
Doğrudan yabancı yatırımlarda ucuz iş gücünden teknolojiye ve nitelikli insan kaynağına doğru bir değişim yaşandığını belirten Ünüvar, Türkiye’nin zenginleşmeden yaşlandığı uyarısında bulundu. Yaklaşık 21 milyon kadının iş gücüne katılamadığını söyleyerek bu potansiyelin değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. İş dünyasına yalnızca mevcut koşullara dayanmayı değil, dönüşümün parçası olmayı hedeflemesi çağrısı yapan Ünüvar, “Kapasite, makine, müşteri, ürün, bildiğimiz, alıştığımız her şeyi sorgulamaya ve gerekirse değiştirmeye hazır mısınız?” diye sordu. Mevcut makinelerin yanına yenilerini ekleyerek veya aynı iş modelini sürdürerek geleceğe hazırlanmanın yeterli olmayacağını belirtti.
KİM KORKAR BELİRSİZLİKTEN
Belirsizliklerle yaşamanın yolu: Esneklik, hız, stratejik düşünme
NesilX Kurucu Ortağı Cenk Alper’in moderatörlüğünde gerçekleşen ‘Kim Korkar Belirsizlikten’ panelinde; küresel dalgalanmalar, polikrizler, teknolojik dönüşüm ve yeni nesil yeteneklerin yönetimi masaya yatırıldı.
Alper, "Belirsizlikle mücadele ederken dört temel aşamayı doğru yönetmek gerekiyor. Birincisi; her şey yolunda giderken, henüz fırtına kopmamışken en iyi bildiğimiz işi olabildiğince yalınlaştırarak ve fark yaratarak yapmak. İkincisi; belirsizliğin geleceği anı öngörebilmek için kurumun ‘sensör’ ve duyarga sayısını artırmak. Üçüncüsü; kriz anında ve krizin ortasında doğru yönetim gösterebilmek. Kriz patlak vermeden önce senaryo analizleriyle antrenman yapmak, fırtınanın göbeğinde ise liderler olarak organizasyona netlik kazandırmalıyız. Dördüncüsü ise ise krizin en derin noktasındayken oradan nasıl çıkacağımızı ve tekrar nasıl liderliği alacağımızı hayal edebilmektir. Liderin asıl görevi, organizasyonu belirsizliklerle yaşayabilir ve esnek hale getirmek" dedi.
Risk yönetimi artık yönetim kurullarının ana strateji elemanı Marsh Türkiye CEO’su Tarık Serpil: "Dünya Ekonomik Forumu’nüresel Riskler Raporu; riskleri ekonomik, sosyal, çevresel, teknolojik ve jeopolitik olmak üzere beş ana kategoride değerlendiriyor. Geçmiş yıllarda daha çok ekonomik ve çevresel tehditler ön plandayken, son iki-üç yıldır en kritik başlık jeopolitik riskler ve jeoekonomik çatışmalar haline geldi.
Günümüzde riskler artık münferit olarak gerçekleşmiyor. Yaşadığımız süreç, risklerin birbirini tetiklediği ‘polikriz’ dönemidir. Böyle bir tabloda risk yönetimi, şirketlerde sadece sigorta işlemleriyle ya da operasyonel detaylarla ilgilenen ikincil bir birim olmaktan çıkmış; doğrudan yönetim kurullarının masasında yer alan temel bir stratejik yönetim elemanına dönüşmüştür. Artık krizlerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini tartışmaktan ziyade, olası bir riskin kuruma yapacağı doğrudan ve dolaylı etkilere odaklanmak zorundayız. Günümüz dünyasında mükemmel ve kusursuz planlar yapmaktan ziyade, rakiplerden daha esnek ve hızlı hareket ederek suyun üstünde kalabilmek esastır."
Güven ortamı sunmak önemli Kariyer.net CEO’su Fatih Uysal: "Bugün ‘iş’ tanımının kendisini esaslı bir şekilde sorguladığımız bir süreçten geçiyoruz. Yapay zeka teknolojileri iş kollarını tek kalemde ortadan kaldırmıyor; ancak işin içerisindeki görevleri, süreçleri ve beklenen yetkinlikleri baştan aşağı dönüştürüyor.
Kariyer.net üzerindeki 1,7 milyon iş ilanını yapay zeka analizleriyle incelediğimizde, üretken yapay zeka ile ilgili yetkinlik taleplerinin son dört yılda tam 23 kat arttığını gördük. Eskiden tecrübeli yöneticilerden beklenen ‘stratejik düşünme’ gibi üst düzey beceriler, artık yeni mezun düzeyindeki giriş pozisyonu ilanlarında bile 7 kat daha fazla aranıyor.
Bu hızlı dönüşüm iki büyük zorluğu beraberinde getiriyor: Birincisi, kazanılan teknik yetkinliklerin raf ömrünün son derece kısalması; ikincisi ise yapay zekaya aşırı bağımlılık nedeniyle çalışanlarda ortaya çıkan ‘yetkinlik körelmesi’ riski. Belirsizliğin yüksek olduğu bu ortamda yeni nesil çalışanlarda ciddi bir endişe ve özgüven kaybı gözlemliyoruz. Liderlerin ve kurumların yapması gereken, çalışanlara sadece uzun vadeli unvanlar vaat etmek değil, yarın da nitelikli ve değerli kalacaklarını hissettirecek güvenli ve destekleyici bir çalışma ortamı sunmak."
FON KRİZİ PANELİ
Fon krizi sonrasında güvenin yeniden sağlanması gerek
Dönüşen Liderlik Zirvesi’nde son dönemin en önemli konularından biri olan fon krizine, özel bir oturum ayrıldı. EKONOMİ Gazetesi Genel Yayın Koordinatörü Talip Aktaş’ın sorularını yanıtlayan Anadolu Yatırım Genel Müdürü Nuri Sevgen, sürecin yaklaşık 800 milyar TL büyüklüğündeki 131 fonu kapsadığını, bu tutarın yaklaşık 300 milyar TL’sinin iki büyük para piyasası fonunda bulunduğunu söyledi. Sevgen, güven kaybının portföy yönetimi sektörünü geriye götürdüğünü, aracı kurumları da etkilediğini kaydetti. Borsada günlük işlem hacminin yaklaşık yüzde 30 düştüğünü aktaran Sevgen, inceledikleri 53 aracı kurumda yaklaşık 7 bin 700 kişinin çalıştığını, maliyetlerin ortalama yüzde 44’ünü personel giderlerinin oluşturduğunu belirtti. İşlem hacmi ve komisyon gelirlerindeki gerilemenin istihdam üzerinde baskı yaratacağını söyleyen Sevgen, çalışanların yüzde 30-40’ının işsiz kalabileceği tahmininde bulundu.
Sektördeki küçülmenin finansman kanallarını da etkileyebileceğini belirten Sevgen, dalganın faktoring ve bankacılığa yayılma riski taşıdığını söyledi.
Para piyasası fonlarında oluşabilecek kayıpları değerlendirirken pay repo işlemlerine dikkat çeken Sevgen, hisse senetlerinin teminat gösterilerek finansman sağlandığı yapıyı bir örnekle anlattı. Değeri 100 birim olan hisse karşılığında 80 birim kaynak alınabildiğini, bu parayla aynı hisseye yönelindiğinde fiyatın ve teminat değerinin yükseldiğini belirtti. Artan teminatla yeniden kaynak sağlanabildiğini belirten Sevgen, yüksek getirinin fonlara yatırımcı çektiğini söyledi. Fiyatlar düştüğünde teminatları nakde çevirmenin zorlaştığını belirten Sevgen, söz konusu fonlarda yaklaşık yüzde 30 zarar olasılığı gördüğünü aktardı.
Kriz yönetiminin tek elden koordine edilmesi gerektiğini vurgulayan Sevgen, güven sağlanamazsa likidite sorununun sistemik riske dönüşebileceği uyarısında bulundu.
Mevzuat ve düzenlemelerin yeterli olduğunu, sorunun zamanında müdahale edilmemesinden kaynaklandığını savunan Sevgen, hisse fiyatlarındaki düşüşün hızlı toparlanma anlamına gelmediğini söyledi. Sevgen, ucuz görülen bir hissenin altı ay aynı fiyatta kalabileceğini ifade etti.
Likidite ihtiyacı nedeniyle olayla ilgisi olmayan şirketlerin hisselerinde de satış yaşandığını kaydeden Sevgen, uzun vadeli fırsatların değerlendirilebilmesi için belirsizliğin azalması ve güvenin yeniden sağlanması gerektiğini vurguladı.
BELİRSİZLİK ORTAMINDA BAŞARI HİKÂYELERİ
Yapılmayanı yapmaya cesaret etmek
EKONOMİ Gazetesi Koordinatörü Didem Eryar Ünlü moderatörlüğünde düzenlenen ‘Belirsizlik Ortamında Başarı Hikayeleri’ başlıklı panelde; konuşmacılar DESA CEO’su Burak Celet ile GÖZEN CEO’su ve LUNAFORM Teknoloji ve İnovasyon Lideri Ece Gözen, küresel ve yerel belirsizliklerle mücadelede üretimin, insana yapılan yatırımın ve yapılmayanı yapma cesaretinin önemi vurguladı.
Sürekli olarak yeninin parçası olmamız gerekiyor
DESA CEO’su Burak Celet: "Oyunun merkezinde olmak gerekiyor ve biz de bu nedenle İtalya Toscana'da fabrikamızı kurduk . Hızlı değişime uyum sağlamak için de sürekli olarak yeninin parçası olmanız lazım. . DESA 1972’de kuruldu. Hala kurucu kuşak şirketin içinde, bu deneyim çok kıymetli bir deneyim. Yani 95’i görmek, 2000’i görmek, 2008’i görmek, bunları doğru stratejilerle atlatabilmiş olmak, zaman zaman acı dersler alıp bunlardan ders çıkarıp yoluna devam edebiliyor olmak çok kıymetli. Dolayısıyla bizim de yapmaya çalıştığımız şey sürekli olarak daha fazla katma değer üretmek. Türkiye’nin en zor sektörlerinden birinin içerisindeyiz, emek yoğun bir sektördeyiz. Sektörün genel olarak mevzi kaybettiği ve sürekli gerilediği, hatta makroekonomik açıdan baktığınızda, politik açıdan baktığınızda bir nebze gözden çıkarılmış gibi kendini hisseden bir sektörün içinde halka açık tek oyuncu olarak yolumuza devam ediyoruz. Dolayısıyla işimize daha evrensel şekilde, ülkenin bizim değiştiremeyeceğimiz şartlarının dışına çıkan, bunlardan bir parça kendisini soyutlayabilen, dağın arkasındaki riskleri öngörüp bu riskler gerçekleşmeden bunları nasıl fırsata çevirebiliriz diye bakan bir yapı içerisindeyiz. İşimizi yaparken hep ‘Yarın başımıza ne gelebilir? Bundan sonra önümüzdeki 5 sene, 10 sene içerisinde bizim dışımızda gelişecek, sektörümüzü etkileyecek ne gelişmeler olabilir?’ diye bakıyoruz. "
Doğayla birlikte biyomalzeme ekosistemi yaratıyoruz
GÖZEN CEO’su ve LUNAFORM Teknoloji ve İnovasyon Lideri Ece Gözen: "Tekstil ve moda sektöründen gelen bir insan olarak aslında tasarımdan biyoteknolojiye geçtiğimiz noktada bir ürüne baktığınız zaman aslında bütün malzemenin performansı, tüketiciyle kurulan bağ gibi konulara bakıyoruz. Malzeme her zaman ön planda. Fakat gerçekten sürdürülebilir bir versiyon yaratabilir miyiz diye bir soruyla yola çıktım. Daha sonrasında mesleği tamamen bırakıp bütün atölyeleri bir laboratuvar ortamına dönüştürüp bir yolculuğa çıktım. Burada da aslında doğayla beraber tasarlamak ve doğanın sistemlerini kendimize entegre etmek gerçekten şu an endüstrimizin en fazla ihtiyacı olduğu şey. Fakat bir biyo-malzeme üretmek gerçekten yeterli olmuyor. Birçok şekilde biyo-malzeme üretebilirsiniz, herhangi bir atık kullanabilirsiniz, onu dönüştürebilirsiniz. Benim amacım biraz daha o organik yapıyı ve deri üzerine bunca senedir geliştirilen o tabaklama tekniklerini nasıl entegre edebilirizin cevabını bulmaktı. Ben cevabı fermentasyonda buldum. Biz LUNAFORM isimli biyo-malzememizi kontrollü bir fermentasyon süreciyle sadece 7 günde büyütüyoruz. Yani canlı sistemlerle yeni bir üretim sistemi yaratıyoruz. DESA gibi çok vizyoner bir platformla kendi teknolojimizi birleştirdik ve sektörün ihtiyacı olduğu şeyi tek bir şirket üzerinden sağlıyoruz. Hammaddeyi yetiştiriyoruz. Bu model dünyada ilk. Ürünümüz otomotivden tutun derinin ve tekstilin kullanıldığı her endüstri alanında kullanılabilme avantajına sahip."
TEKNOLOJİNİN İZİNDE İŞİMİZİ VE YATIRIMLARIMIZI NASIL DÖNÜŞTÜRÜYORUZ?
Yatırım ve üretim anlayışı teknoloji ile yeniden şekilleniyor
EKONOMİ Gazetesi Yayın Kurulu Başkanı Dr. Şeref Oğuz moderatörlüğünde gerçekleştirilen “Teknolojinin İzinde İşimizi ve Yatırımlarımızı Nasıl Dönüştürüyoruz?” başlıklı oturumda DOF Robotics Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Mertcan, Uyumsoft Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Önder ve Letven Capital CEO’su Kamil Kılıç, teknolojik dönüşümün şirketlerin iş yapma biçimlerine ve yatırım kararlarına etkilerini değerlendirdi.
Panelde robotikte yerli üretim ve fikri mülkiyet, yapay zekânın yönetim süreçlerine entegrasyonu ve teknoloji şirketlerinin ölçeklenmesini sağlayacak finansman mekanizmaları öne çıktı.
“Çin’den almak yerine kendi robotumuzu üreteceğiz”
DOF Robotics Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Mertcan: "Robotik teknolojilerde bence asıl tartışmamız gereken konu robotların bilinç kazanıp kazanmayacağından ziyade bu teknolojinin kimin kontrolünde olacağı. Kötü insanların kontrolündeyse kötü, iyi insanların kontrolündeyse iyi olacaktır. Bütün teknolojilerden her dönemde insanlar korktu. Bilgisayarlar geldiğinde de aynı korkuyu yaşadık. Eğer teknoloji bizdeyse korkmamıza gerek yok. Robotu biz üretiyor ve geliştiriyorsak sıkıntı yok. Çin’den de çok fazla korkmanın doğru olduğunu düşünmüyorum. Çin inanılmaz güçlü ancak bugün gördüğümüz robotların önemli bir bölümü hâlâ uzaktan kumandalı ve kontrollü. Belirli görevleri otonom gerçekleştirebiliyorlar ama henüz yüzde 100 otonom değiller. Biz Türkiye’de daha iyisini üretebileceğimize inanıyoruz. Burada önemli olan yalnızca teknolojiyi satın alıp kullanmak değil, o teknolojiyi üreten tarafta olabilmek. Bizim geliştirmelerimiz bitmek üzere. Kendi robotumuzu üreteceğiz ve bunun için yeni fabrikamızı kuruyoruz. Çin’den almak yerine biz üretelim, teknoloji bize ait olsun istiyoruz. Çin’le ölçek ekonomisinde mücadele etmek kolay değil. Bu nedenle farklı bir model geliştirebiliriz. Kendi robotumuzu üretip satmak yerine kiralayabilir, hizmet modeliyle müşteriye sunabiliriz. Böylece şirketlerin yüksek yatırım maliyetine katlanmadan robotik teknolojilerden yararlanmasını da sağlayabiliriz. Türkiye’nin bu alanda sadece teknolojiyi ithal eden ve kullanan değil, geliştiren, üreten ve dünyaya sunan ülkelerden biri olması gerektiğine inanıyorum. Kendi teknolojimiz ve farklı iş modellerimizle küresel ölçekte rekabet edebiliriz."
“Yapay zekâyı yönetim aracı olarak görmeliyiz”
Uyumsoft Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Önder: "Türkiye’de dijitalleşmeye baktığımızda devlete karşı yükümlülüklerin yerine getirilmesi ve kayıt altına girme konusunda çok iyi bir noktadayız. E-fatura, e-defter ve e-arşiv uygulamalarında önemli mesafe aldık. Ancak bu dijitalleşmenin işletmelerimizin yönetimine ve verimliliğine ne kadar yansıdığına baktığımızda aynı başarıyı henüz göremiyoruz. Yaklaşık 5 bin büyük işletmemiz dijitalleşmede önemli mesafe aldı. 50 bine kadar uzanan işletme grubunda da neyi, ne zaman ve ne ölçüde dijitalleştirmek gerektiğine ilişkin farkındalık yükseliyor. Geriye kalan yaklaşık 2 milyon 950 bin küçük işletmede ise süreçler ağırlıklı olarak mali müşavirler üzerinden ilerliyor. Şimdi yapay zekâyla birlikte yeni bir döneme giriyoruz. Yapay zekâyı bir teknoloji olarak algılama felsefesinden çıkmamız gerekiyor. Bunu bir yönetim aracı olarak kullanmayı tartışmalıyız. KOBİ’lerde yapay zekâ okuryazarlığı yüzde 10-15 civarındayken, yaklaşık 50 bin daha büyük işletmede bu oran yüzde 40’lara ulaşıyor. Önümüzdeki iki yılda öğrenme katsayımızı çok hızlı artırmalı ve insan kaynağımızı buna hazırlamalıyız. Yapay zekânın insanın alternatifi olacağını düşünmüyorum. Ancak yapay zekâyı iyi kullanamayan insanları sistemin dışına atacak. Bugün bir operasyon yürüten arkadaşımız yarın 10 operasyon yürütebilecek. Şirketlerimizin verimliliği artacak, bugün yapamadığımız işleri de yapabilir hale geleceğiz. Ben kendi şirketimde daha önce 10 günde yaptığımız bir işi bugün yapay zekâyla 3 günde yapabiliyorum. Üstelik yalnızca hız kazanmıyoruz, kalite de ciddi şekilde artıyor."
“43 robotlu karanlık fabrikaya 8 milyon dolar yatırım yaptık”
Letven Capital CEO’su Kamil Kılıç: "Türkiye’de bugün 640’a yakın girişim sermayesi fonu var. Bu fonların yatırımlarının yarattığı değer yaklaşık 650 milyar TL’ye ulaşmış durumda. Ekosistemde yaklaşık 3 bin şirket ve 25 bine yakın yatırımcı bulunuyor. Ancak girişim sermayesi fonlarının toplam fon büyüklüğü içindeki payı hâlâ yüzde 1’in altında. Biz de son beş yılda 100 milyon dolar kaynak topladık ve yaklaşık 400 milyon dolar değer yarattık. Girişimcilikte önce sektörlerin çözülmemiş problemlerini bulmamız gerekiyor. Biz kurumsal şirketin problemini çözecek alan uzmanını buluyor, bunu akademik bilgi ve teknolojiyle birleştiriyoruz. Ortaya çıkan çözüm müşteriden karşılık gördüğünde şirketleştirip girişim sermayesi yatırımımızı yapıyoruz. Physical AI tarafında 8 milyon dolarlık yatırım yaptık. Yıllardır tersanede çalışan alan uzmanlarını teknolojiyle buluşturuyoruz. RoboSHIFT yatırımımızla bir geminin kaynaklama işlemlerini 43 robotla karanlık fabrikada gerçekleştirebilecek bir yapı üzerinde çalışıyoruz. Türkiye’de girişim sermayesinden sonraki aşamada önemli bir finansman boşluğu var. Girişim sermayesinden sonra şirketin ölçeklenebilmesi için büyüme sermayesinin gelmesi gerekiyor. Ardından bankacılık finansmanı, emeklilik fonları ve sermaye piyasaları devreye girebilir. Ancak bu zincirdeki eksik halka nedeniyle önemli kayıplar yaşıyoruz. Daha verimli, dayanıklı ve sektörü yaşatan fonlar geliştirerek kaynakları teknoloji üreten ve büyüme potansiyeli bulunan şirketlere yönlendirmemiz gerekiyor."
DÖNÜŞÜM ENERJİSİ
Güneşte yerli üretimle ihracat fırsatı
“Dönüşüm Enerjisi” konulu oturumda TÜRKONFED Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Onur Ünlü ve Pekintaş Yönetim Kurulu Başkanı Özhan Olcay yer aldı.
Artan elektrik talebi köklü dönüşüm gerektiriyor
TÜRKONFED Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Onur Ünlü: "Türkiye’nin yıllık elektrik tüketimi yaklaşık 360 terawatt/saat. Kurulu gücümüzün yüzde 63’ü yenilenebilir kaynaklardan oluşuyor. Ancak toplam tüketimimizin yüzde 44-45’ini yenilenebilirden karşılayabiliyoruz. Önümüzdeki dönemde elektrik ihtiyacımız çok daha fazla artacak. Bu nedenle yalnızca yeni santraller kurmayı değil, enerji sisteminin tamamını dönüştürmeyi konuşmamız gerekiyor. Elektriğin toplam enerji tüketimi içindeki payı bugün yaklaşık yüzde 19. Elektrifikasyonla bu payın yüzde 35’e çıkarılması hedefleniyor. Fosil yakıt kullanan ekipmanların yerini elektrikle çalışan sistemler alacak. Buna elektrikli araçlar da ekleniyor. Ağustos sonu itibarıyla satılan araçların yüzde 18,1’i elektrikli. 2035’e kadar yollarda 10 milyon elektrikli araç olması bekleniyor. Bu da yaklaşık 25 terawatt/saat ilave elektrik tüketimi demek. Kentsel dönüşüm de talebi etkileyecek. Yeni standartlarla binaların enerji ihtiyacını azaltmayı ve enerjinin bir bölümünü yenilenebilir kaynaklardan sağlamayı amaçlıyoruz. Bütün bunları hesaba kattığımızda, bugün 360 teravatsaat olan elektrik tüketimimizin 2035’te 670 terawatt/saate ulaşması kuvvetle muhtemel. Yani neredeyse iki katına çıkmasından söz ediyoruz. Bu ihtiyacı karşılamak için yenilenebilir enerji yatırımları tek başına yeterli değil. Dağıtım hatlarını, trafoları ve dağıtım merkezlerini dönüştürmemiz; talep tarafı katılımını ve atık ısıyı değerlendirmemiz gerekiyor. Güneş ve rüzgârda 2035 hedefimiz 120 gigawatt. Mevcut hedefe ulaşabilmek için her yıl yaklaşık 8,5 gigawatt’lık güneş ve rüzgâr yatırımı yapmalıyız. Dolayısıyla üretim kapasitesini artırırken altyapıyı da aynı hızla hazırlamalıyız."
Tedarik emniyeti maliyetten daha önemli hale gelecek
Pekintaş Yönetim Kurulu Başkanı Özhan Olcay: "Güneş enerjisinde maliyet d üşüyor, verimlilik artıyor. 2005-2010 döneminde 1 megavatlık santralin kurulumu yaklaşık 6 milyon Euro'ydu. Bugün bu maliyet onda birine kadar geriledi. Türkiye’nin neredeyse tamamı güneşten elektrik üretmeye uygun. Bu kaynağı en verimli şekilde kullanmalıyız. Ancak bunu yaparken üretimi de Türkiye’de gerçekleştirmemiz gerekiyor. 2013’te güneş paneli üretimine başladığımızda fabrikamızın kapasitesi 10 megavattı. 320 vatlık paneller üretiyorduk. Bir gün 100 panel ürettik ve bunu kutladık. Bugün fabrikamızda günde 10 bin adet 630 vatlık panel üretiyoruz. Fakat Çin’den hücre getirip panel üretirsek bu bir montaj faaliyeti oluyor. Hücreyi de üretmeliyiz ki ithalatı azaltan, ihracata yönelen bir üretimden söz edebilelim. Çin’le fiyat ve ölçek üzerinden mücadele etmek kolay değil. Karşımızda yalnızca bir şirket değil, Çin devleti var. Ancak ABD ile Çin arasındaki rekabetten avantaj elde edebiliriz. Türkiye’nin konumunu, Amerika ve Avrupa’ya açılan bir ihracat kapısı olarak değerlendirebiliriz. Biz de büyük bir hücre üreticisine giderek Türkiye’de ortak üretim teklif ettik. Azınlık ortaklığıyla ileri teknolojiyi Türkiye’ye getirmek üzere çalıştık. Hücre yatırımını 5 Nisan itibarıyla devreye aldık. Hem iç pazara hem dış pazara üretim yaparak ithalatı azaltmayı ve ihracatı artırmayı amaçlıyoruz. Güneşte üretim ile depolamayı birlikte düşünmeliyiz. İhtiyacımızın olmadığı saatlerde üretilen enerjiyi depolayıp gerektiğinde kullanabilirsek güneşin payını artırabiliriz. Üretim ve depolamayı bütünleşik bir sistem halinde yönetmek avantajımızı büyütecek. Herkes yatırımının kaç yılda döneceğini hesaplıyor. Bunlar önemli ama kritik bir nokta daha var: Tedarik emniyeti, tedarik maliyetinden daha önemli hale gelecek. Kendi kaynaklarımızla enerji tedarikimizi güvenceye almak en rekabetçi adımlardan biri."
KONJONKTÜREL SOHBETLER
Ekonomiden siyasete yeni dönemin risk haritası
“Belirsizliğe Meydan Okumak” ana teması ile gerçekleştirilen “Dönüşen Liderlik Zirvesi’nde Konjonktürel Sohbetler paneli düzenlendi.
Panelin moderasyonunu EKONOMİ Gazetesi Yazarı Mete Belovacıklı yaptı:
Bugünkü kriz asla yaşanmaması gereken bir krizdi
Ekonomist Ali Ağaoğlu: "Finans piyasalarındaki profesyonellerin birçoğu, yaklaşık bir buçuk yıl önce, ortada henüz bu kadar büyük bir sıkıntı yokken fon sorununu dile getirmeye başlamıştı. İşlerin buraya doğru gittiği bize göre çok açıktı. Düzenleyici otoriteler için İngilizcede “watchdog”, yani bekçi köpeği ifadesi kullanılır. Buradaki anlamı, insanların canının yanmasını önleyecek bir gözetim ve koruma görevidir. SPK da bunun için kurulmuş bir kurum. Ancak eylemsizlik nedeniyle bu görev tam olarak yerine getirilmeyince böyle bir noktaya gelindi.
Bununla bağlantılı çok önemli bir başka konu da enflasyon. Enflasyonun herkesin derdi olması gerekirken bunu yeterince dert etmedik. Bütün yükü Merkez Bankası’na ve para politikasına bıraktık, maliye politikası tarafını ihmal ettik. Üstelik siyasi deprem yaşadık. Bunlar enflasyonun düşmesini imkansız hale getirmese bile çok yavaşlattı. Yatırımcılar da enflasyon karşısında kendilerini korumak için mümkün olan en yüksek getirinin peşinden koştu. Bu arayış içinde işler daha da zorlaştı. Finans piyasalarındaki kurumların bir kısmı da bu yola girmekte tereddüt etmedi. İçlerinden uyarıda bulunanlar oldu ancak sektörün birliği olan Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği’nin de bu süreçte sesini yeterince yükselttiğini söyleyemem. İlgili kurumlar arasında derli toplu önlem alan bir kurum göremedim. Bu nedenle bugün bu noktadayız. Bugünkü kriz asla yaşanmaması gereken bir krizdi. Bundan sonra ne yapılacağına gelirsek, şu ana kadar açıklanan yöntemlerin hiçbirinin çalışacağını düşünmüyorum. Benim önerim, fonlara yapılan bütün girişlerin ve çıkışların incelenmesi, çıkan paraların geri getirilerek hesabın baştan yapılmasıdır. Bunu hisse senetleri için değil, fonlar için söylüyorum. Yatırılan anapara ve bunun makul bir getirisi esas alınarak, eldeki imkanlar ölçüsünde ödeme yapılmalı. "
Enflasyonu düşürmemenin bir yaptırımı yok
EKONOMİ Gazetesi Yayın Kurulu Başkanı Şeref Oğuz: "Enflasyonun düşmeyeceğini söylüyorum ve bunun nedenleri var. Birincisi, enflasyonu besleyenler var. Bir şeyi besliyorsanız düşmez. İkincisi, bundan beslenenler var. Kimseyi özel olarak hedef almıyorum ama enflasyondan kazanç sağlayan kesimler bulunuyor. Enflasyon, bazı kesimlerin gelirini artırıyor. Bizdeki enflasyona endemik enflasyon diyorum. Kendimize özgü bir yapısı var. Bir başka neden, enflasyonu benimsemiş olmamız. Herkes şikayet ediyor ama kimsenin enflasyonla yeterince derdi yokmuş gibi davranılıyor. Enflasyon niyetle, gayretle ve diyetle düşer. Bizde bunlar dilimizde var ama uygulamada yok. Sonra da “Enflasyon niye düşmüyor, neden bu kadar direnç gösteriyor?” diye soruyoruz. Sabit gelirliler dahil, herkes kendini korumaya çalışırken bu düzenin devamına katkıda bulunuyor. Türkiye’de yaşadığımızı yalnızca kriz diye tanımlamıyorum. Krizde dibe vurur, sonra çıkarsınız. Burada ise dibi bulamıyoruz. Üstelik sorun yalnızca Türkiye’de değil; dünyada da yangın var. 2018’de enflasyonla mücadele seferberliği ilan edildiğinde sektörlere zam yapmama, mümkünse indirim yapma çağrıları yapılmıştı. Bugün aynı şeyi yapmak çok daha zor.
Pandemiyle ekonomilerin kapanması ve dünyada enflasyonun yeniden yükselmesi koşulları değiştirdi. En önemli mesele ise enflasyonu düşürmemenin, düşürememenin bir yaptırımının olmaması. Hesap vermiyorsunuz ama enflasyonun düşmesini bekliyorsunuz. Böyle bir ortamda enflasyon olsanız düşer misiniz? Kalıcı düşüş için önce gerçek bir mücadele niyeti göstermemiz gerek."
Belirsizlik o kadar büyük değil, karşı karşıya olduğumuz koşullar belirgin
İş İnsanı ve Yazar Hilmi Güvenal: "İş dünyasını çok farklı kesimlere ayırmak mümkün. Bir kurucu kuşak var, bir de onlarla birlikte çalışan veya onların işlerini devam ettiren çocukları var. Ayrıca ailelerinin işi olmasına rağmen o işi sürdürmeyip kendi girişimini kuranlar bulunuyor. Bunların her birinin belirsizliğe verdiği tepki farklı. Kurucu kuşağı derken kıtlık dönemlerinde ihtiyacı görmüş, kapasite kurmuş, teşviklerden, ucuz krediden ve ucuz TL ortamından yararlanarak büyümüş iş insanlarından söz ediyoruz. İkinci kuşak da özellikle işler çok büyükse bunları devam ettirmeye çalışıyor.
Bu işletmelerin bugün yaptıklarına baktığımızda otomasyonu görüyoruz. Çünkü işçilik maliyetleri artık rekabet gücünü azaltacak düzeye yükseldi. Enerji tasarrufuna yönelik projeler yürütülüyor. Bunlara son dönemde yapay zeka projeleri de ekleniyor. Büyük kapasiteler kurmuş şirketlerin bugünkü gündeminde bunlar bulunuyor. Bir de yeni kurulmuş işler var. Bunlar, önceki kuşağın ‘Bir kıtlık görüyorum, bu kıtlığa kapasite kurarak çözüm buluyorum’ yaklaşımından farklı hareket ediyor. Yeni girişimciler, 'Benim dünyayı değiştirecek bir fikrim var”'diyerek yola çıkıyor. Yirmi yıl önce olmayan işleri kuruyorlar. Bu şirketlerde büyüme hâlâ devam edebiliyor. Peki, önceki kuşakların kurduğu şirketlerin tamamı sağlıklı büyüdü mü? Hayır.
Dolayısıyla yalnızca yatırım yapılıyor olması, şirketin büyüdüğü anlamına gelmiyor. Ancak hepsini ilgilendiren, artık belirginleşmiş koşullar var. Yüksek faizin ve yüksek enflasyonun kalıcı olduğunu düşünüyorum. Çin rekabeti ve yapay zeka da herkesi ilgilendiriyor. Şirketlerin geçmişleri, ölçekleri ve iş yapma biçimleri farklı olsa da bu başlıklar ortak gündemlerini oluşturuyor. Bu nedenle belirsizliğin söylendiği kadar büyük olmadığını düşünüyorum. Karşı karşıya olduğumuz koşulların önemli bir bölümü artık belirgin.
Türkiye, ABD ile Çin arasındaki mücadelenin tam ortasında
EKONOMİ Gazetesi Yazarı Zeynep Gürcanlı: "Dışarıda yaşanan gelişmeler, OVP’den hane halkının geçim derdine kadar içerideki bütün kararlarımızı etkiliyor. Kuzeyimizde Rusya-Ukrayna savaşı, güneyimizde İran, İsrail ve Amerika arasındaki çatışmalar var. Boğazlar, su yolları ve Ege gibi başlıklar da gündemimizde. Siyasi riskler bitmeyecek; dünyaya ve Türkiye’ye buna göre bakmamız gerekiyor. Çin rekabetini yalnızca üretim ve ticaret üzerinden değerlendirmemek lazım. Bir de ABD öncülüğünde yürüyen su yolları mücadelesi var. Panama Kanalı’ndan Hürmüz Boğazı’na, Babülmendep’ten kuzeyde açılan rotalara kadar uzanan bir rekabetten söz ediyoruz. Mesele, ticaret yollarını kontrol ederek Çin’in hareket alanını sınırlamak.
Türkiye de bu mücadelenin tam ortasında bulunuyor. Rusya ve İran’ı da Çin’in potansiyel müttefikleri olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu ülkelerin zayıflatılması, Amerika’nın Çin karşısındaki konumuyla doğrudan bağlantılı.
Türkiye açısından temel sorulardan biri Amerika Ortadoğu’dan çekilirken onun yerini kim dolduracak? Türkiye’den bölgede böyle bir rol üstlenmesi beklenecek mi? Önümüzdeki dönemi belirleyecek başlıklardan biri bu olacak.
Gündemdeki bölgesel mutabakatların niteliğini de netleştirmemiz gerekiyor. Bir uluslararası anlaşmadan mı, yoksa niyet beyanından mı söz ediyoruz? Metinleri ve Meclis’e gelecek düzenlemeleri görmeden kesin hüküm vermemeliyiz. Avrupa’da da Türkiye’yi yakından ilgilendiren tartışmalar var. Avrupa pazarına erişimi dış politikaya uyum şartıyla ilişkilendirmeye yönelik hazırlıklardan söz ediliyor. Bu yalnızca Türkiye’ye yönelik değil; ancak Gümrük Birliği nedeniyle bizi yakından ilgilendiriyor.