<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
    <channel>
        <title>EkonomiGazetesi</title>
        <description>Ekonomi Gazetesi rss servisi</description>
        <link>https://www.ekonomigazetesi.com</link>
        <atom:link href="https://www.ekonomigazetesi.com/google-news.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/girisimcilik/turkiye-dogal-bir-yatirim-merkezi-olarak-konumlaniyor-80068</guid>
            <pubDate>Wed, 27 May 2026 09:54:00 +03:00</pubDate>
            <title> “Türkiye, doğal bir yatırım merkezi olarak konumlanıyor”</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Girişim sermayesi ekosisteminin önemli paydaşlarını bir araya getiren, Türkiye’nin en büyük yatırımcı etkinliği CVC Bosphorus Summit’26, Girişimci Kurumlar Platformu (GKP) tarafından, Fibabanka ana sponsorluğunda ve Özyeğin Üniversitesi iş birliğiyle dördüncü kez düzenlendi.</p>
<p>Kurumsal girişim sermayesinin geleceği, bölgesel yatırım fırsatları, jeopolitik dönüşümün sermaye piyasalarına etkisi ve girişim ekosisteminin yeni büyüme dinamiklerinin ele alındığı zirve; Türkiye’den ve dünyadan kurumsal yatırımcıları, VC fonlarını, aile ofislerini, kalkınma finans kuruluşlarını ve ekosistem liderlerini İstanbul’da buluşturdu. CVC Bosphorus Summit’26, bu yıl gördüğü yoğun ilgiyle yeni bir rekora imza attı. 485 şirketten 700’ü aşkın katılımcı başvurusu alan konferans, bölgesel yatırım ekosisteminin en önemli buluşma noktalarından biri olarak konumunu güçlendirdi.</p>
<p><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="/storage/uploads/0/0/0/6a1695c58ee9f-1779865029.jfif" alt="" width="720" height="480" /></p>
<p><strong>“Türkiye bölgesel yatırım merkezi olma yolunda ilerliyor”</strong></p>
<p>Etkinliğin açılış konuşmasını yapan Özyeğin Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Barış Tan, üniversitelerin girişimcilik ve inovasyon ekosistemindeki rolüne dikkat çekerken Özyeğin Üniversitesi Girişimcilik Rektör Danışmanı ve Finberg Yönetim Kurulu Üyesi İhsan Elgin ise açılış konuşmasında girişim sermayesi ekosistemindeki dönüşümün yeni bir dönemi işaret ettiğini belirtti.</p>
<p>Elgin konuşmasında şunları söyledi: “Dünya ekonomik ve jeopolitik açıdan oldukça çalkantılı bir dönemden geçiyor. Ancak Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyada aynı zamanda çok önemli fırsatlar da oluşuyor. Özellikle Körfez bölgesi, Orta Avrupa, Doğu Avrupa ve Orta Asya hattında sermaye hareketliliğinin yeniden şekillendiğini görüyoruz. Bugün uluslararası yatırımcıların ve fonların bu bölgeye ilgisi artıyor.  </p>
<p>Türkiye yalnızca büyük bir iç pazar olduğu için değil; girişimcilik kapasitesi, yetenek havuzu, teknoloji üretim kabiliyeti ve bölgesel bağlantıları sayesinde doğal bir yatırım merkezi olarak konumlanıyor. Önümüzdeki dönemde sermaye akışını doğru değerlendirmeli, bölgesel iş birliklerini artırmalı ve Türkiye’yi girişim sermayesi açısından bölgenin lider platformlarından biri haline getirmeliyiz. Bu konuda yatırımcılarımıza büyük rol düşüyor.”</p>
<p>Ayrıca bu yıl girişim sermayesi dünyasının önemli kaynaklarından biri olan “Power Law” kitabının Türkçe baskısının lansmanı yapıldı.</p>
<p><strong>İki kuşak aynı sahnede: yatırımcılığın dönüşümü konuşuldu</strong></p>
<p>Konferansın dikkat çeken oturumlarından biri olan “İki Kuşağın Yatırımcılığa Bakışı” panelinde ESAS Yönetim Kurulu Başkanı Ali Sabancı ile ESAS Ventures ve Formus Capital Kurucusu Fethi Sabancı Kamışlı bir araya geldi. Moderatörlüğünü İhsan Elgin’in yaptığı oturumda yatırımcılık anlayışının dönüşümü, yeni nesil yatırım tezleri ve girişimcilik ekosisteminin geleceği konuşuldu. Private Equity ve Venture Capital dünyaları arasındaki farkın gün geçtikçe azaldığına işaret eden Ali Sabancı, global ekonominin çok değişken olduğunu ve bu nedenle hangi alana yatırım yapılırsa yapılsın disiplin gerektiğini söyledi.  </p>
<p><strong>Jeopolitik dönüşüm ve sermaye akışları gündemdeydi</strong></p>
<p>Konferansın keynote konuşmacılarından RBC BlueBay Asset Management Kıdemli Gelişen Piyasalar Stratejisti ve Chatham House Rusya &amp; Avrasya Programı Associate Fellow’u Timothy Ash, küresel jeopolitik gelişmelerin yatırım dünyasına etkilerini değerlendirdi. Değişen küresel dengeler ve ekonomik kırılmalar ışığında Türkiye’nin bölgesel avantajlarına değinen Ash, Türkiye’nin yatırım yapmak için en iyi ülkelerden biri olduğunu belirtti.</p>
<p><strong>Uluslararası yatırımcılar Türkiye perspektifini değerlendirdi</strong></p>
<p>Türkiye Kalkınma Fonu, Yıldız Ventures, EBRD, Underline Ventures, L-Stone Capital, Singapur Enterprise ve VCPEA gibi Türkiye ve bölgeden yatırım temsilcilerinin yer aldığı panellerde de Türkiye’nin yatırım dünyasında geldiği nokta konuşuldu. </p>
<p>Kapanış konuşmasını yapan EIF Yönetim Kurulu Üyesi ve HDBI Başkanı Dr. Haris Lambropoulos ise politik gerilimler nedeniyle bölgedeki yapının dünyanın geri kalanından farklı işlediğine değinirken, yoğun enerji gündemine ilişkin de enerji konusunun da artık bir maliyet olmadığını, stratejik bir varlık haline geldiğini de belirtti.  </p>
<p><strong>Finans dünyasının liderleri girişim sermayesinin geleceğini konuştu</strong></p>
<p>Azimut Türkiye Başkanı ve Genel Müdürü Murat Salar ile Fibabanka Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Üyesi Ömer Mert’in katıldığı fireside chat oturumunda, yatırım ekosisteminin yeniden büyüme süreci, fon dünyasının yeni dinamikleri ve finansal kurumların girişimcilik ekosistemindeki rolü değerlendirildi.</p>
<p><strong>CVC ekosistemine katkı sağlayan kurumlar ödüllendirildi</strong></p>
<p>CVC Bosphorus Summit’26 kapsamında düzenlenen ödül töreninde, kurumsal girişim sermayesi ekosistemine katkı sağlayan kurumlar ve liderler ödüllendirildi.</p>
<p>“Yılın En Fazla Yatırım Yapan CVC’si” kategorisinde TIBAS Ventures, Inveo Ventures ve Eksim Ventures ödül alırken “CVC Ekosistemine Hoş Geldiniz” kategorisinde ise D-Venture ve THY adına BT Hizmet Yönetimi Başkanı İbrahim Uğur ödüle layık görüldü.</p>
<p><strong>CVC Bosphorus Summit bölgesel etki alanını büyütüyor</strong></p>
<p>İlk kez 2023 yılında düzenlenen ve Türkiye’nin ilk kurumsal girişim sermayesi konferansı olan CVC Bosphorus Summit, kurumsal yatırımcılar ile girişimcilik ekosistemi arasında sürdürülebilir iş birlikleri geliştirmeyi hedefleyen önemli bir platform olarak öne çıkıyor. Dört yıl içinde binlerce profesyoneli, yüzlerce kurumu ve dünyanın farklı bölgelerinden yatırım liderlerini bir araya getiren konferans; Türkiye’nin bölgesel girişim sermayesi merkezi olma vizyonuna katkı sunmayı sürdürüyor.</p>
<p>Özyeğin Üniversitesi iş birliği ve Fiba Grubu ana sponsorluğunda gerçekleştirilen etkinlik, küresel yatırım trendlerini Türkiye’nin girişimcilik dinamizmiyle buluşturarak ekosistemde kalıcı etki yaratmayı amaçlıyor. </p>
<p>2018 yılında kurulan Girişimci Kurumlar Platformu, girişimcilik ve inovasyon alanında kurumlardaki kültürü yaygınlaştırmayı, kurumlar arası öğrenmeyi ve kurumlarla girişimler arasındaki etkileşimi artırmayı amaçlıyor.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/girisimcilik/turkiye-dogal-bir-yatirim-merkezi-olarak-konumlaniyor-80068</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/0/6/8/1280x720/turkiye-dogal-bir-yatirim-merkezi-olarak-konumlaniyor-1779865367.webp" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Girişim sermayesi ekosistemini İstanbul’da buluşturan CVC Bosphorus Summit’26’da konuşan Özyeğin Üniversitesi Girişimcilik Rektör Danışmanı ve Finberg Yönetim Kurulu Üyesi İhsan Elgin Türkiye’nin doğal bir yatırım merkezi olarak konumlandığını belirterek “Önümüzdeki dönemde sermaye akışını doğru değerlendirmeli, bölgesel iş birliklerini artırmalıyız” dedi. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/sirket-haberleri/alpedodan-200-milyon-liralik-yatirim-80061</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 14:21:00 +03:00</pubDate>
            <title> Alpedo’dan 200 milyon liralık yatırım</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Ali ESKALEN/KAHRAMANMARAŞ</strong></p>
<p>1963 yılında Kahramanmaraş’ta 80 metrekarelik bir dükkanda temelleri atılan Alpedo, geride bıraktığı 63 yılda yaptığı yatırımlarla büyümeye devam ediyor. Alpedo Yönetim Kurulu Başkanı Yaşar Pekel, hem dondurmanın kalitesini hem de üretim kapasitesini artırma adına son olarak bu yatırımları hayata geçirdiklerini söyledi.</p>
<p><strong>“Dondurma üretim Kapasitemiz 80 ton”</strong></p>
<p>Soğutma kapasitesini artırma ve yenileme yatırımının yanı sıra, 3 dolum ünitesi ve yenileme hattını hayata geçirdiklerini kaydeden Pekel, kaliteyi daha üst seviyelere taşımak için tam otomatik CIP ünitesini, tüm ürün imalat bölümünü kapsayacak şekilde yenilediklerini belirtti. Pekel, “Çiğ süt alımı için çok yönlü bir tesis kurduk. Bu tesisin amacı, çiğ sütü alıp, pastörizasyon ve standardizasyon işlemlerini yaptıktan sonra, üretim bölümüne vermek. Ayrıca tam otomatik pişirme sistemleri ile de saatlik 20 bin litre süt pişirme kapasitesine ulaştı. Üretim altyapımızı AB standartlarına uygun şekilde yenileyerek, kalite noktasında piyasadaki rekabet gücümüzü artırdık. Şu an itibariyle günlük 80 ton dondurma üretim kapasitesine sahibiz” diye konuştu.</p>
<p><strong>“Gerçek meyvelerle üretilen dondurma çeşitlerini artıracağız”</strong></p>
<p>Şu anda üretimlerinin yüzde 80’nini iç piyasaya sunarken yüzde 20’lik kısmını da ihraç ettiklerini belirten Yaşar Pekel, yeni yatırımlarla birlikte 4 ay tam kapasite ile çalışırken, hedefleri doğrultusunda, ihracatı artırarak 8 ay tam kapasite ile çalışmak istediklerini söyledi. Önümüzdeki 5 yıl içerisinde ihracatı yüzde 50’ye çıkarmayı hedeflediklerini ifade eden Pekel, “Bir taraftan ihracatı artırmak için çalışma yaparken, diğer taraftan da üretim geliştirme (ÜRGE) bölümümüz, ülkelerin kendine has damak tatlarına göre en uygun dondurmayı reçetelendirmek için çalışıyor. Geleneksel dondurmaların yanı sıra gerçek meyvelerle ürettiğimiz ürünlerin çeşitliliğini artırarak, coğrafi işaretli meyveleri de kullanarak, yeni tatlar elde ederek tüketicinin damak tadına hitap etmek istiyoruz” dedi.</p>
<p><strong> </strong><strong>Alpedo’dan Üretimde Çeşitlilik ve Kalite Vurgusu</strong></p>
<p>Kahramanmaraş’ın önde gelen dondurma üreticilerinden Alpedo, gerçek meyvelerle hazırladığı ürün yelpazesiyle dikkat çekiyor. Firma, 22 farklı çeşit dondurmayı doğal içeriklerle üretirken, klasik dondurma çeşitlerinin yanı sıra sütlü meyveli alternatiflere de ağırlık veriyor.</p>
<p>Alpedo Yönetim Kurulu Üyesi Yaşar Pekel, dondurma üretiminde kalite ve çeşitliliği ön planda tuttuklarını belirterek, “Klasik dondurma çeşitlerinin yanı sıra sadece sorbe değil, sütlü meyveli dondurma üretimi de gerçekleştiriyoruz” dedi.</p>
<p>Firma, Alpedo’nun yanı sıra “Stone” ve “Dondurmam Gaymak” markalarıyla da üretim yapıyor. Bu markalar altında toplamda 120 çeşit dondurma üretimi gerçekleştiren şirket, geniş ürün gamıyla hem yurt içinde hem de yurt dışında büyümesini sürdürüyor.</p>
<p>Alpedo’nun doğal içeriklere dayalı üretim anlayışı ve artan ürün çeşitliliği, markayı sektörde öne çıkaran unsurlar arasında yer alıyor.</p>
<p><strong>“Yeni yatırımla enerjinin Yüzde 100’ünü kendi tesislerimizden karşılayacağız”</strong></p>
<p>Alpedo’nun Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Bursa Gaziantep, Adana, Kayseri, Diyarbakır gibi 20 ilde bölge müdürlükleri bulunduğunu, 25 bin olan satış noktasını bu yıl 34 bine çıkardıklarını ve 2027’de bu rakamı 42 bine çıkarmayı hedeflediklerini belirten Yaşar Pekel, son olarak şunları söyledi:</p>
<p>“Yaptığımız makine yatırımlarının yaklaşık yüzde 80’lik kısmını, kendi bünyemizde oluşturduğumuz teknik ekiplerle kendi atölyelerimizde üretiyoruz. Hedefimiz önümüzdeki yıllarda üretim yaptığımız makinaların tamamını kendi tesisimizde tasarlayıp üreterek dışa olan bağımlılığımızı tamamen ortadan kaldırmak. Ayrıca fabrikamızın çatısında 1.3 MW’lık Güneş Enerji Santrali (GES) bulunuyor ve tükettiğimiz enerjinin yüzde 20’sini buradan karşılıyoruz. Bunun yanında Batman’da 5.2 MW’lık GES kuracağız. Bu GES tamamlandığında da tükettiğimiz enerjinin yüzde 100’ünü kendi tesislerimizden karşılamayı hedefliyoruz.”  Yapılan bu yatırımlarla Alpedo hem üretim gücünü artırmayı, hem de global pazarda daha güçlü bir oyuncu olmayı hedefliyor.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/sirket-haberleri/alpedodan-200-milyon-liralik-yatirim-80061</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/0/6/1/1280x720/alpedodan-200-milyon-liralik-yatirim-1779794776.JPG" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Kahramanmaraş’ın coğrafi işaretli dünyaca ünlü Maraş Dondurması’nın üreticilerinden olan Alpedo, 200 milyon liralık öz sermayesi ile yaptığı yatırımla yeni dolum ünitelerini hayata geçirdi. Yönetim Kurulu Başkanı Yaşar Pekel, yeni yatırımla birlikte hem üretim kapasitesini hem de kaliteyi artırdıklarını söyledi. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/sehirler/depozito-sistemiyle-25-milyar-ambalaj-ekonomiye-kazandirilacak-80050</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 10:08:00 +03:00</pubDate>
            <title> &#039;Depozito sistemiyle 25 milyar ambalaj ekonomiye kazandırılacak&#039;</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>ESRA ÖZARFAT/BURSA</strong></p>
<p>Türkiye Çevre Ajansı (TÜÇA) Başkanı Nurullah Öztürk, depozito yönetim sisteminin yalnızca bir çevre uygulaması değil; aynı zamanda sanayi, teknoloji ve ihracat hamlesi olduğunu söyledi.</p>
<p>Türkiye’de yılda 25 milyardan fazla cam, plastik ve alüminyum içecek ambalajının tüketildiğini belirten Öztürk, bu ambalajların ekonomik değeri yüksek stratejik bir hammadde niteliği taşıdığını vurguladı. Öztürk, “DOA” (Depozitosu Olan Ambalajlar) markasıyla yürütülen sistemin 1 Temmuz 2026 itibarıyla ulusal entegrasyon dönemine geçeceğini açıkladı. Bu tarihten itibaren vatandaşlar iade ettikleri her uygun ambalaj için 1 TL teşvik bedeli alacak. Sistemin tam ölçekli entegrasyon sürecinin iki yıl süreceğini ifade eden Öztürk, 1 Temmuz 2028’de Türkiye’nin dünyanın en gelişmiş dijital depozito altyapılarından birine sahip olacağını söyledi.</p>
<h2><strong>"Tamamen yerli ve milli teknoloji"</strong></h2>
<p>Depozito Yönetim Sistemi’nin uçtan uca yerli yazılım ve yerli sanayiyle geliştirildiğini belirten Öztürk, yazılım altyapısından iade makinelerine, sayma-doğrulama merkezlerinden etiketleme teknolojilerine kadar tüm bileşenlerin Türk mühendisleri tarafından tasarlandığını kaydetti. Türkiye’de 6 farklı yerli üreticinin depozito iade makineleri ürettiğini, bazı firmaların ise Avrupa’ya ihracata başladığını belirten Öztürk, “Bu sistem sayesinde Türkiye sadece depozito uygulayan bir ülke olmayacak; aynı zamanda bu teknolojiyi dünyaya ihraç eden bir merkez haline gelecek” dedi.</p>
<h2><strong>Yıl sonunda 4 bin 500 iade makinesi sahada olacak</strong></h2>
<p>Halihazırda Türkiye’nin yedi bölgesinde 1.500’den fazla depozito iade makinesinin kurulduğunu açıklayan Öztürk, bu sayının mayıs ayı sonunda 2.500’e, yıl sonunda ise 4.500’ün üzerine çıkmasının hedeflendiğini söyledi. 2027 sonunda ise ülke genelinde 10 bin depozito iade makinesi ile 40 binden fazla el terminalinin devreye alınması planlanıyor. Marketler, bakkallar ve büfelerin sistem kapsamında yasal iade noktaları olacağını belirten Öztürk, otel, restoran ve kafelerin (HORECA) de toplu ambalaj iade sürecine dahil edileceğini kaydetti. Sistemin çevresel faydalarının yanı sıra ekonomik etkilerinin de büyük olacağını ifade eden Öztürk, içecek ambalajı üretiminde kullanılan hammaddelerin ithalatında yüzde 40’a varan düşüş beklediklerini söyledi. Depozito sistemiyle; 25 milyar adet ambalaj geri kazanılacak, 37 bin ton sera gazı emisyonu önlenecek, 1,3 milyar kilovatsaat enerji tasarrufu sağlanacak ve 3,6 milyon varil petrol kullanımının önüne geçilecek. Öztürk, bu kazanımların enerji tasarrufu ve ithalatın azalması yoluyla cari açığa doğrudan olumlu katkı sağlayacağını vurguladı. Depozito sisteminin önümüzdeki 20 yılda makine üretimi, yazılım, lojistik, geri dönüşüm ve operasyon alanlarında yaklaşık 20 bin kişilik yeni istihdam oluşturmasının öngörüldüğünü belirten Öztürk, sistemin Türkiye ekonomisine toplamda yaklaşık 30 milyar TL katkı sağlayacağını söyledi. </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/sehirler/depozito-sistemiyle-25-milyar-ambalaj-ekonomiye-kazandirilacak-80050</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/0/5/0/1280x720/depozito-sistemiyle-25-milyar-ambalaj-ekonomiye-kazandirilacak-1779779434.JPG" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ TÜÇA Başkanı Nurullah Öztürk, Türkiye’de 1 Temmuz 2026’da başlayacak ulusal entegrasyon süreciyle depozito yönetim sisteminin ülke genelinde yaygınlaştırılacağını açıkladı. Tamamen yerli yazılım ve mühendislikle geliştirilen sistemle içecek ambalajı ithalatının yüzde 40 azaltılması, 20 bin kişilik istihdam yaratılması ve ekonomiye yaklaşık 30 milyar TL katkı sağlanması hedefleniyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/ekonomi/gencler-daha-egitimli-ama-daha-guvencesiz-80040</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 08:08:00 +03:00</pubDate>
            <title> Gençler daha eğitimli ama daha güvencesiz</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>FERZAN ÇAKIR</strong></p>
<p>İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden İSPER, İstanbul Planlama Ajansı (İPA) ve Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin (BETAM) hazırladığı “İstanbul Genç İşgücü Piyasası” raporu, İstanbul’daki gençlerin Türkiye ortalamasına göre daha eğitimli ve işgücüne daha yüksek katılım gösterdiğini ortaya koydu. Ancak yüksek eğitim seviyesi, gençlerin istihdama daha kolay erişmesini sağlamıyor. Rapora göre İstanbul’da 18-29 yaş grubunda işgücüne katılım oranı yüzde 69,1’e ulaştı. Özellikle genç kadınların işgücüne katılımı Türkiye ortalamasının 10,4 puan üzerine çıktı. Buna karşın genç işsizliği yüksek seyrini sürdürüyor. İstanbul’da 15-24 yaş grubunda genç işsizlik oranı yüzde 16,3 olurken kadınlarda bu oran yüzde 20,7’ye yükseldi.</p>
<p>Raporda öne çıkan başlıklardan biri de beceri uyumsuzluğu oldu. İstanbul’daki genç çalışanların yalnızca yüzde 59,5’i eğitim aldığı alanla uyumlu işlerde çalışıyor. Yaklaşık her 5 gençten biri ise tamamen alan dışı işlerde istihdam ediliyor. Özellikle sosyal bilimler, işletme ve tasarım gibi alanlarda mezunların işgücü piyasasında daha fazla zorlandığı belirtilirken, işverenlerin deneyim beklentisi ile gençlerin deneyim kazanabileceği başlangıç pozisyonlarının sınırlı olması dikkat çekiyor. Üniversite mezunu kadınlarda ise tablo daha çarpıcı. Erkek mezunların yüzde 85,7’si istihdamda yer alırken kadın mezunlarda bu oran yüzde 65,9’da kalıyor.</p>
<h2>Gençler inşaattan uzaklaşıyor</h2>
<p>Rapor, İstanbul’da gençlerin sektör tercihlerinin son 10 yılda ciddi biçimde değiştiğini de ortaya koydu. Özellikle inşaat sektöründe çalışan genç erkeklerin toplam erkek çalışanlar içindeki payı yüzde 25,3’ten yüzde 15,9’a geriledi.</p>
<p>Kadın emeğinin yoğun olduğu hazır giyim ve tekstil gibi alanlardaki küçülme de genç kadın istihdamını etkiledi. İstanbul sanayisinde çalışan genç kadınların payı son 10 yılda yüzde 36,3’ten yüzde 23,2’ye düştü. Raporda, genç kadınların yükseköğrenime yönelmesinin yanı sıra hazır giyim gibi sektörlerde yaşanan daralmanın da bu gerilemede etkili olduğu ifade edildi.</p>
<p>Rapora göre İstanbul’daki yüksek yaşam maliyetleri gençlerin iş tercihlerini doğrudan etkiliyor. 18-29 yaş grubundaki gençlerin yüzde 58,2’si ailesiyle yaşamaya devam ediyor. Ulaşım süreleri de önemli bir sorun alanı olarak öne çıkıyor. Her altı çalışandan biri günde iki saatten fazla zamanını yolda geçiriyor.</p>
<p>Rapor, özellikle kadınların işgücünden çekilmesinde bakım yükünün belirleyici rol oynadığını ortaya koydu. Çalışmak istemeyen genç kadınların yüzde 64’ünün evli olduğu belirtilirken, çocuk bakımını gerekçe gösteren kadınların yüzde 96’sının evli olduğu kaydedildi. Çalışmak istediği halde iş arayamayan kadınların da yoğun bakım yükü nedeniyle işgücü piyasasının dışında kaldığı belirtilirken, çocuk bakım hizmetleri ve esnek çalışma modellerinin önemine dikkat çekildi.</p>
<p>Rapordaki veriler, İstanbul’da gençlerin daha eğitimli hale geldiğini ancak işgücü piyasasının bu dönüşümü aynı hızda karşılayamadığını ortaya koyuyor. Eğitim seviyesi yükselse de uygun işe erişim, yaşam maliyetleri ve sektör dönüşümü gençler açısından temel sorun alanları olmaya devam ediyor.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/ekonomi/gencler-daha-egitimli-ama-daha-guvencesiz-80040</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/2024/11/nufus-kalabalik.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ BETAM, İPA ve İSPER’in hazırladığı “İstanbul Genç İşgücü Piyasası” raporu, genç işsizliği, beceri uyumsuzluğu, kadınların iş gücüne katılımı ve çalışma koşullarına ilişkin bulgular ortaya koydu. Rapora göre İstanbul’da gençlerin eğitim seviyesi yükselirken, iş gücü piyasası bu dönüşümü aynı hızda karşılayamıyor. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/sektor-haberleri/nisanda-bmd-uyesi-her-uc-markadan-ikisinin-cirosu-dustu-80035</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:54:00 +03:00</pubDate>
            <title> Nisanda BMD üyesi her üç markadan ikisinin cirosu düştü</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Çatısı altındaki 514 marka ile gıda dışı perakende sektörünün en önemli temsilcisi olan Birleşmiş Markalar Derneği (BMD), üyeleri arasında gerçekleştirdiği nisan ayı anketinin sonuçlarını açıkladı. Anketi değerlendiren BMD Başkanı Sinan Öncel, ramazan bayramı alışverişinin etkisiyle mart ayının özellikle giyim ve ayakkabı kategorileri için canlı geçtiğini hatırlattı. Nisan ayında ise özellikle giyim ve ayakkabı kategorilerinde belirgin bir daralma olduğunu bildiren Öncel, şunları söyledi:</p>
<p>“Markalarımızın yüzde 69’u mart ayına göre nisanda daha az adet satışı gerçekleştirebildi. Yine nisan ayında üyelerimizin yüzde 63’ü, bir başka ifade ile neredeyse her üç markamızdan ikisi, daha az ciro yapabildi. Birbirinden cazip indirimlere rağmen, nisanda adet satışı düşen markalarımızın oranı hazır giyimde yüzde 68, ayakkabıda ise yüzde 77 oldu. Özellikle giyim ve ayakkabı kategorilerinde cironun yüzde 60-70’i indirimli satışlardan elde edildiği için bu tablo kârsızlığı da beraberinde getiriyor. Nisandan nisana bir yıllık değişime baktığımızda markalarımızın yüzde 64’ünün ciro artışı yüzde 30’un, yani TÜFE’nin altında kaldı. Cirodaki artış sınırlı olmasına rağmen, kiralarda enflasyonun çok üzerinde artışlarla karşı karşıyayız. Dolayısıyla kira/ciro oranındaki dengesizlik giderek daha da büyüyor. 2024’te üyelerimizin yüzde 80’nin kira/ciro oranı, yüzde 15’in altındaydı. 2025’te yüzde 58’e gerileyen bu oran, 2026’nın ilk dört ayında yüzde 44’e düştü. Verilerden de görüleceği üzere indirimlere rağmen sınırlı artan cironun nefesi, kiranın hızına yetişemiyor. BMD’nin 514 üyesi arasında yaptığı anket, aslında tüm perakende sektörünün içinde bulunduğu duruma ayna tutuyor.”</p>
<p><strong>KİRA/CİRO DENGESİNDEKİ BOZULMA </strong></p>
<p>Sinan Öncel, kira/ciro dengesindeki bozulmanın mağaza ekonomisini ciddi biçimde zorladığının altını çizdi. Markalar için kiranın en önemli maliyet kalemi haline geldiğini vurgulayan Öncel, “Maliyet baskısının ilk etkisini operasyonel kârlılıkta görüyoruz. Kârlılığı azalan, marjları eriyen markalarımız düşük performanslı mağazalarını kapatmak, daha küçük metrekarelere geçmek ve yeni yatırım planlarını ertelemek zorunda kalıyor. Markalı perakendenin geleceğini tehdit eden bu yapısal soruna daha fazla zaman kaybetmeden neşter vurulması gerekiyor.” dedi.</p>
<p>Öncel, BMD üyesi markaların 2026 yılı TÜ- FE tahminin ise yüzde 30,47 olduğunu sözlerine ekledi.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/sektor-haberleri/nisanda-bmd-uyesi-her-uc-markadan-ikisinin-cirosu-dustu-80035</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/7/0/9/1280x720/sinan-oncel-bmd-1761223242.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ BMD Başkanı Sinan Öncel, &quot;Üyelerimizin yüzde 56’sı kiranın ciroya oranında kritik değer olarak kabul edilen yüzde 15 ve üzerinde bir rakamı kira olarak ödüyor. Üstelik ciroyu da yüksek indirimlerle yapıyor&quot; dedi. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/yabanci-25-hissede-satis-yaparken-gerideki-5-hissede-neler-oluyor-80033</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:45:00 +03:00</pubDate>
            <title> Yabancı 25 hissede satış yaparken gerideki 5 hissede neler oluyor?</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>BIST 30 hisselerinde 13-21 Mayıs tarihleri arasında fiyatlar %15’e varan oranlarda gerilerken, yabancı fonlar 25 hissede satış ağırlıklı işlem yaptı. Düşen piyasada sadece 5 hissede paylarını artırırken seçici yaklaşımlarıyla farklı bir senaryonun da işlediğini gösterdiler.</strong></p>
<p>Piyasada ekranlar kırmızıya döndüğünde ve fiyatlar hızla aşağı indiğinde çoğu zaman panikle satma eğilimi öne çıkar. Oysa 13-21 Mayıs haftasındaki takas verileri, yabancının yaşanan bu satış dalgasında belirledikleri hisselerde ucuza mal topladıklarını ve düşüşü fırsata çevirdiklerini görüyoruz. Endeksin baskı altında olduğu süreçte Tofaş, Astor Enerji ve Migros gibi pazarın önemli hisselerinde paylarını artırmaları, yabancının sabırlı bir birikim stratejisi yürüttüğünü işaret ediyor. Çoğunluk fiyatlardaki düşüşe bakıp ürkerken, yabancı fonlar, daha uzun vadeli yaklaşımla belirledikleri hisselerde paylarını artırma yoluna gidiyor.</p>
<h2>Paylarını artırdıkları hisseler</h2>
<p>Düşüşe rağmen yabancının Astor Enerji’ye ilgisinde herhangi bir zayıflama olmadı.. Alımlarıyla paylarını 1,55 puan artırarak %74,37’ye çıkardılar. Firmanin CFO’su Olcay Doğan’ın basına yansıyan açıklamasında, İspanya’da 10 milyon dolarlık yatırımlarına devam ettiklerini ve ABD’ye de yatırım yapmayı planladıklarını ifade ediyor. Düşen piyasada paylarını en fazla artırdıkları bir diğer hisse Tofaş Oto. Önceki hafta paylarını artırdıkları hissede alımları sürdü. Paylarını 0,57 puan artırarak %30,84’e yükselttiler. Yılın ilk dört ayında sektördeki araç üretimi %3 azalırken firma, Stellantis Türkiye’nin de etkisiyle yılın ilk çeyreğinde gelirini %188 artırdı.</p>
<h2>En fazla sattık</h2>
<p>Yabancı Tofaş’ta alırken Ford Otosan’da satış tarafında yer aldı. Önceki hafta da sattıkları hissede işlemlerini devam ettirerek 2,59 puan azaltıp %34,18’e indirdiler. Veriler yabancının Koç grubunun otomotiv ayağında rotasyona gittiğini işaret ediyor. Şirket, martta Koç Finans’ın %100 payını satın alırken Rekabet Kurumu’ndan gerekli izni aldı.</p>
<p><strong><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="/storage/uploads/0/0/0/6a1525bad6522-1779770810.png" alt="" width="900" height="480" /></strong></p>
<h2><span style="color: #e03e2d;">ZEYNEP'E SOR</span></h2>
<p><strong>GİRİŞ ZAMANI MI, POZİSYON YÖNETİMİ Mİ?</strong></p>
<p>Giriş zamanı; uygun maliyet, getiri, rahatlık, düşük risk, sermaye verimliliği. Zaman kaybı, kaçan fırsat, tahmin zorluğu, fırsat maliyeti, hatalı karar. Pozisyon yönetimi; risk kontrolü, sürdürülebilirlik, kademeli büyüme, esneklik. İşlem yükü, maliyet, erken çıkış, karmaşık hesaplama, kararsızlık.</p>
<p><strong>OYAK, şirketin yükünü hafifletmek için nakit yaratırken sermaye avansı olarak verecek</strong></p>
<p>OYAK’ın Hektaş’ta neden payını azaltmaya gidiyor, niyet tamamen çıkmak mı? ● Kadir Şengöl</p>
<p>Kadir, bir hakim ortağın tek seferde %10 gibi bir payı elden çıkarması ilk bakışta oldukça ürkütücü hamle gibi görünebilir. Ancak söz konusu hamlenin gayesi Hektaş’ı terk etmek olarak okunmamalı. Aksine firmanın borç yükünü hafifletmek için girişilen bir operasyon olarak değerlendirilmeli. Büyük ortak, hisse satışından oluşan gelirin tamamını Hektaş’ın yüksek faiz ortamında ezildiği bir ortamda finansal borçlarını kapatması için sermaye avansı olarak verecek. Bilahare gerçekleşecek tahsisli sermaye artırımında da bu ödemenin mahsubuna gidilecek.</p>
<p><strong>Nijerya firmasıyla çerçeve sözleşmesi imzaladı. Siparişler takvime göre gidecek</strong></p>
<p>Altınay’ın Nijerya’ya yapacağı satışların toplam büyüklüğünü öğrenebilir miyim? ● Mesut Dicle</p>
<p>Mesut, Altınay Savunma’nın bağlı ortaklığı Dasal Havacılık Nijerya firması ile bir çerçeve sözleşmesi imzalarken, 100 bin kamikaze İHA, 200 Falcon R556 ve 100 Kargo İHA tedariki sağlayacak. Ancak henüz anında kasaya döviz sokacak bağlayıcı bir sipariş gelmiş değil. Açıklamada taraflar arasında belirlenecek takvim ve sözleşme hükümleri çerçevesinde teslimatın gerçekleştirilmesinin planlandığı ifade ediliyor. Tutarlar hakkında da ek bilgi paylaşımı olmadı. Şirket bugüne kadar yıllık gelirinin %40’ına denk gelen yaklaşık 1,38 milyar TL iş bağladı.</p>
<p><strong>YATIRIM FONLARI</strong></p>
<p><strong>MTS fonu tarım ve sürdürülebilirlik temasıyla enflasyonun biraz altında</strong></p>
<p>Aktif Portföy’ün yönettiği Tarım ve Sürdürülebilirlik Fon Sepeti Fonu (MTS), üç yılı geçkin süredir işlem görüyor. Hissenin fiyatı Nisan 2025’ten itibaren performansı daha da güçlenerek yönünü yukarı çevirdiği gözlendi. Fonun büyüklüğü nisanda gelen 22,4 milyon TL para girişinin de etkisi ile yükselerek 92,6 milyon TL’ye ulaştı. Mayısta nakit çıkışı yaşanırken büyüklüğü de 89,4 milyon TL’ye geriledi. Sınırlı yatırımcı sayısına sahip olan fonda radikal değişimler söz konusu olmuyor. Şimdilerde de 750 olan yatırımcısı ile önceki aya göre bir miktar azaldı. Doluluk oranı %6,82 seviyesinde olan MTS’nin stratejisi, tarım, emtia ve sürdürülebilirlik temalı fonlarda değerlendirmek üzerine kurulu. Risk değeri 5 olan fon, son bir yılda %30,5 getiri elde etti. Yıllık %32,37 olan enflasyonun bir miktar altında.</p>
<p><strong>TAHVİL</strong></p>
<p><strong>Bulls Yatırım, piyasadan %47,53 bileşik faizle 982 milyon TL borçlandı</strong></p>
<p>Bulls Yatırım, 22.05.2026 vade başlangıç tarihli finansman bonosu ihracını tamamladı. Toplam tutarı 982.000.000 TL olan bononun yıllık basit faizi %42,75, bileşik faizi %47,53 olarak belirlendi. 175 gün vadeli ve tek kupon ödemeli bono, 13.11.2026 tarihinde itfa edilecek. Kupona isabet eden faiz oranı %20,5 düzeyinde. 22 Mayıs itibarıyla TLREF %39,99 seviyesinde bulunuyor. Bulls Yatırım’ın verdiği %42,75 basit faiz, TLREF’in yaklaşık 2,76 puan üzerinde yer alıyor. Belirlenen oran, piyasa koşullarıyla kıyaslandığında yatırımcı açısından makul bir getiri seviyesi olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte ihraç, şirketin kısa vadeli finansman ihtiyacını destekleyecek. Bono, piyasada TRFBLLYK2610 ISIN kodu ile işlem görecek.</p>
<p><strong>HİSSEDEKİ FON PAYLARI</strong></p>
<p><strong><img style="float: right;" src="/storage/uploads/0/0/0/6a1525cea08b9-1779770830.png" alt="" width="233" height="180" /></strong><strong>Astor Enerji nisandan itibaren güçlü bir eğilimle yukarı yöneldi. Fonlar durdu</strong></p>
<p>Astor Enerji’de fonların alım eğilimi sınırlı. Portföylerindeki miktar %0,39 ile toplamda 35,22 bin lot artarak 9,11 milyona çıktı. Hisseyi bulunduran fon sayısı 86’dan 73’e indi. HSA fonu 600 bin lot ile en fazla alımı yaparken, GL1 500 bin lot ile en çok satışı gerçekleştirdi. Hisse hakkında bugüne kadar 11 aracı kurum öneride bulunurken 7 kurum model portföyüne aldı. En yüksek öneriyi HSBC Yatırım 420,00 TL ile verdi. En düşük öneri 204 TL ile Phillip Capital’den geldi.</p>
<h2><span style="color: #e03e2d;">ŞİRKET PANOSU </span></h2>
<p><strong>Şirket haberlerinde bugün önemli ne var?</strong></p>
<p><strong><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="/storage/uploads/0/0/0/6a1525f18490b-1779770865.png" alt="" width="984" height="241" /></strong></p>
<p><strong>GELECEK VARLIK YÖNETİMİ</strong></p>
<p><strong>Tahsili gecikmiş alacak portföyüne yenilerini dahil ederek hacmini büyütmekte</strong></p>
<p>Gelecek Varlık Yönetimi, QNB Bank tarafından ihaleye çıkarılan yaklaşık 2 milyar TL anapara büyüklüğüne sahip dört ayrı bireysel tahsili gecikmiş alacak portföyünün devir ve temlik işlemlerini tamamladığını duyurdu. Varlık yönetim şirketleri için yüksek anapara hacmine sahip kredi portföylerini iskontolu bedellerle devralmak operasyonel büyüme anlamına geliyor. Varlık yönetim şirketleri finansal sistemin temizlik mekanizması gibi çalışarak bankaların bilançolarını toksik kredilerden arındırırken, aynı zamanda kendi nakit akışlarını da güvenceye almış olurlar.</p>
<p><strong>ASELSAN</strong></p>
<p><strong>Yapay zeka destekli şehir güvenliği yönetim sistemlerinin tedariği için anlaştı</strong></p>
<p>Aselsan, Savunma Sanayii Başkanlığı ile yapay zeka destekli kent güvenliği yönetim sistemlerinin tedariği için toplam 469,97 milyon dolarlık bir sözleşme imzaladı. Teslimatlar ise 2029 yılına kadar sürecek. Uzun soluklu proje kamera ve analiz sistemlerini içeriyor. İleri teknoloji üreten sanayi şirketlerinin yapay zeka destekli büyük ölçekli altyapı projelerini üstlenmesi yüksek katma değerli ciro yaratmasına olanak vermekte. Üç yıllık süreci kapsayan 470 milyon dolarlık sözleşme hacmi, firmanın siparişlerini ve döviz cinsi gelir öngörülebilirliğini destekleyecek.</p>
<p><strong>MEDİTERA TIBBİ MALZEME</strong></p>
<p><strong>Robotik ilaç hazırlama teknolojisiyle kamu ihalelerinde referanslarını artıracak</strong></p>
<p>Meditera Tıbbi Malzeme, Süleyman Demirel Üniversitesi Hastanesinin düzenlediği Robotik/Tam Otomatik Antineoplastik İlaç Hazırlama Hizmeti ihalesini 52,1 milyon TL bedelle kazandığını ve kararın lehine sonuçlandığını duyurdu. Tıbbi cihaz sektöründe hastanelerin ilaç hazırlama altyapılarını robotik sistemlerle işletmek rekabet avantajı sağlayan modern bir hizmettir. Kamu kurumlarıyla yapılan teknoloji ve donanım odaklı uzun soluklu anlaşmalar, geliri desteklerken sektördeki referansları da pekiştirecektir. Şirket ilk çeyrekte gelirini azaltırken zarar yazdı.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/yabanci-25-hissede-satis-yaparken-gerideki-5-hissede-neler-oluyor-80033</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/0/0/1/1280x720/ekonomigazetesi-no-image.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yabancı 25 hissede satış yaparken gerideki 5 hissede neler oluyor? ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/turkiye-kimya-sanayisinde-cam-tavan-beton-tavana-donuyor-80029</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:32:00 +03:00</pubDate>
            <title> Türkiye kimya sanayisinde cam tavan beton tavana dönüyor</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>KORGÜN ŞENGÜN - </strong><strong>ORKİMDER Yönetim Kurulu Başkanı </strong></p>
<p>Türkiye kimya sanayisinin yıllardır konuştuğu “cam tavan” metaforu, aslında iyimser bir tanımdı. Cam, kırılabilir; ardındaki manzara görülebilir; doğru darbe ile aşılabilir. Oysa son 10 yılda yaşananlar, bu tavanın yavaş yavaş betona dönüştüğünü gösteriyor. Görüş alanımız daraldı, üzerimizdeki yük arttı ve kırma araçlarımız yetersiz kaldı.</p>
<p>Nassim Taleb’in “siyah kuğu” kavramı, öngörülemeyen ve nadir şokları anlatır; pandemi gibi, 2008 finansal krizi gibi. Michele Wucker’ın “gri gergedan” metaforu ise daha sinsi bir tehlikeyi tarif eder: gelmekte olduğunu bildiğimiz, ayak sesini duyduğumuz ama görmezden geldiğimiz, hazırlık yapmadığımız büyük şoklar.</p>
<p>Türk kimya sanayinin karşısındaki tehditler büyük ölçüde gri gergedandır. Avrupa Yeşil Mutabakatı 2019’da açıklandı, Sınırda Karbon Düzenlemesi (CBAM) 2023’te yürürlüğe girdi, 2026’da ise mali yükümlülükler başlıyor. Yıllarca konuşuldu, raporlar yazıldı, paneller düzenlendi. Ama saha düzeyinde köklü bir dönüşüm hâlâ tartışılıyor. Çin’in petrokimyada devasa kapasite genişlemesi, Hindistan’ın özel kimyasallarda atağı, ABD’nin kaya gazı avantajıyla yarattığı maliyet uçurumu — bunların hiçbiri sürpriz değildi.</p>
<p><strong>Dünyada kimya sanayinin yer değiştirmesi</strong></p>
<p>Geleneksel olarak Türk kimya sanayicisi rekabet ederken Avrupa’ya bakardı: BASF, Bayer, Solvay, Clariant. Şimdi ise tablo değişti. BASF Ludwigshafen’deki kapasitelerini küçültüp Çin Zhanjiang’a 10 milyar avroluk dev kompleks kurarken, Avrupa kimyasında 2023-2025 arasında art arda fabrika kapanışları yaşandı. Sineova, Dow, INEOS Avrupa varlıklarını gözden geçiriyor.</p>
<p>Bu, küresel kimya sanayinin coğrafi olarak yeniden konumlandığını gösteriyor. Üretim ağırlık merkezi Asya’ya, özellikle Çin ve Körfez’e kayıyor. Türkiye bu denklemde nerede duruyor? Coğrafi olarak ideal bir konumda, ama yapısal olarak gergin bir noktada: Avrupa’nın yüksek standartlarını karşılamak zorunda, Asya’nın düşük maliyetiyle yarışmak durumunda.</p>
<p><strong>Türk sanayinin teknoloji bandı sorunu</strong></p>
<p>Burada altı çizilmesi gereken yapısal bir gerçek var: Türkiye sanayisi, OECD teknoloji sınıflandırmasında ağırlıklı olarak düşük ve orta-düşük teknoloji bandında sıkışmış durumda. İhracatımızın katma değer yapısına baktığımızda, ileri teknoloji ürünlerin payı yıllardır yüzde 3-4 bandında dolaşıyor; bu oran Güney Kore’de yüzde 30, Çin’de yüzde 30’un üzerinde, Almanya’da yüzde 15. Kimya sanayinde de bu tablo benzer biçimde tekrar ediyor: Üretim ağırlığımız emtia ve standart kimyasallarda; özel kimyasallarda, ince kimyasallarda, fonksiyonel formülasyonlarda ise dünya pazarında belirleyici bir konumumuz yok.</p>
<p>Bu, sadece bir ürün karması meselesi değil. Üretim altyapısının dijital olgunluk seviyesini de doğrudan ifade ediyor. Düşük-orta düşük teknoloji bandında üretim yapan bir tesis, çoğunlukla sensörlü değildir, gerçek zamanlı veri toplamaz, otomasyon seviyesi sınırlıdır, ERP ile MES arasında entegrasyon yoktur, laboratuvarda kayıt hâlâ ağırlıklı olarak manueldir. Bu yapısal gerçek, bir sonraki başlığın da temelini oluşturuyor.</p>
<p><strong>Yapay zekâdan önce veri, veriden önce altyapı</strong></p>
<p>Yapay zekâ tartışmalarında çoğu zaman atlanan bir gerçek var: Yapay zekâ bir veri teknolojisidir. Modelin ne kadar gelişmiş olduğu değil, beslendiği verinin ne kadar zengin, sürekli, temiz ve yapısalolduğu sonucu belirler. Bir reaktörün gerçek zamanlı sıcaklık, basınç, akış, verim ve enerji tüketim verilerini saniye saniye toplayamıyorsanız, dünyanın en güçlü modelini kursanız bile elinizde optimize edilecek bir şey yoktur.</p>
<p>İşte tam bu noktada Türk kimya sanayinin yapısal sorunuyla yüz yüze geliyoruz. Sektörümüzün büyük bölümü, yapay zekânın üzerine inşa edileceği dijital üretim altyapısına henüz sahip değil. Sensörlerle donatılmamış reaktörlerden, manuel kayıt tutulan laboratuvarlardan, SCADA sistemi olmayan üretim hatlarından, kâğıt üzerinde dolaşan kalite verilerinden yapay zekâ beslenmez. Veri toplayamayan veri işleyemez, veri işleyemeyen yapay zekâdan verim alamaz.</p>
<p>Sonuç şu: Dünya kimya sanayinin önde gelenleri yapay zekâ ile reaktör verimlerini yüzde 5-15 arasında iyileştirip, kestirimci bakımla duruşları yarı yarıya azaltıp, yeni molekül tasarım sürelerini aylardan haftalara indirirken; biz bu kazanımların büyük çoğunluğuna erişemiyoruz. Çünkü bu kazanımların önkoşulu olan dijital olgunluk sektörümüzün büyük bölümünde mevcut değil. Yapay zekâ Türk kimya sanayisi için bir hap değil; üzerine inşa edileceği bir zemin meselesi. O zemin bugün sağlam değil.</p>
<p><strong>Üç tip kimya sanayicisi</strong></p>
<p>Bilgiye erişim ve stratejik konumlanma açısından bugün üç tip kimya sanayicisi var:</p>
<p><strong>1-</strong> Bilgi sahibi, konjonktürü takip eden, stratejisi olan ve buna sadık kalanlar. Bu grup henüz azınlık. AR-GE yatırımını cirosunun yüzde 3-5’ine çıkarmış, dijital dönüşümünü başlatmış, sürdürülebilirlik raporlamasını rutin haline getirmiş şirketler. Sayıları az ama büyüme oranları yüksek.</p>
<p><strong>2-</strong> Bilgi sahibi olan, konjonktürü izleyen ama strateji üretemeyenler. Sektörümüzün büyük bölümü burada. CBAM’i biliyorlar, REACH’i takip ediyorlar, çevre yatırımlarının kaçınılmaz olduğunu kabul ediyorlar; ama günlük operasyonel kaygılar uzun vadeli planlamayı sürekli erteliyor.</p>
<p><strong>3-</strong> Söylentileri takip edip kalabalığa uygun hareket edenler. Komşu fabrika ne yaparsa onu yapan, sektör derneğinin ortalama tepkisinin altında kalmamaya çalışan grup. Bu grup en kırılgan olan.</p>
<p><strong>Cam tavanı beton tavana dönüştüren beş faktör</strong></p>
<p>Birincisi, enerji maliyeti yapısı. Türkiye kimya sanayinin elektrik ve doğal gaz maliyetleri, ABD’li rakiplerin 2-3 katı, Çinli rakiplerin yüzde 40-60 üzerinde. Klor-alkali, soda, gübre gibi enerji yoğun ürünlerde bu fark fiyatlandırmada kapatılabilecek bir boşluk değil; yapısal bir dezavantaj.</p>
<p>İkincisi, hammadde bağımlılığı. Petrokimyasal hammaddenin neredeyse tamamı, özel kimyasalların büyük çoğunluğu ithal. Kur dalgalanmaları bir gecede maliyet yapısını alt üst edebiliyor.</p>
<p>Üçüncüsü, teknolojik altyapı eksikliği. Yeşil hidrojen, elektrifikasyon, biyobazlı kimyasallar, döngüsel kimya, enzim katalizi — bunların hepsi birer “ya yap ya öl” karar noktası. Mevcut tesislerin dönüşümü yüz milyonlarca dolarlık yatırım gerektiriyor.</p>
<p>Dördüncüsü, regülasyon yükü. CBAM, REACH revizyonları, PFAS yasakları, mikroplastik düzenlemeleri art arda geliyor. Her biri ihracatçımıza ek raporlama, ek sertifikasyon, ek danışmanlık maliyeti olarak yansıyor.</p>
<p>Beşincisi ve en kritiği, yetişmiş insan kaynağı. Kimya mühendisliği öğrenci kontenjanları doluyor ama sektörün ihtiyaç duyduğu profil — proses simülasyonu yapabilen, sürdürülebilirlik analizi bilen, dijital ikiz kuran, makine öğrenmesini reaktör optimizasyonunda kullanabilen mühendis — ciddi bir açık. En iyi mezunlar yurt dışına ya da farklı sektörlere kaçıyor.</p>
<p><strong>Sektörde kaçınılmaz ve geniş çaplı kırılmalar yaşanacak</strong></p>
<p>Türk kimya sanayi son yirmi yılda büyüdü, ihracatını artırdı, çeşitlendi. Ancak büyümenin önemli bir kısmı geleneksel ürünlerin ve dezavantajlı maliyet yapısının üzerine inşa edildi. Önümüzdeki on yılda bu modelin sürdürülemeyeceği açık. Dünya sanayisi yapay zekânın açtığı verimlilik kapısına yöneldikçe, o kapıya erişemeyen üreticilerin marjları erozyona uğrayacak; erozyon yaşayan şirketlerin yatırım, AR-GE ve istihdam kapasitesi de paralel biçimde daralacak.</p>
<p><strong>Kâr olmadan sürdürülebilirlik olmaz</strong></p>
<p>Bütün bunların sonunda gelinen yer şu: Yapay zekâ çağında dünya rekabeti, dijital altyapısı hazır olan ile olmayan arasındaki mesafeyi ciddi anlamda büyütüyor.</p>
<p>Türk kimya sanayinin büyük bölümü bu altyapıya henüz sahip değil; sahip olmak için yatırım, yatırım için kâr, kâr için ise düşen marjların değil yükselen verimliliğin egemen olduğu bir üretim modeli gerekiyor. Oysa içinde bulunduğumuz döngü tam tersine işliyor: Yapay zekâdan verim alamayan şirket dünya rekabetinde eriyor, eriyen şirketin marjı daralıyor, kâr olmayınca AR-GE bütçesi kesiliyor, AR-GE olmayınca yeni ürün gelmiyor, yeni ürün olmayınca yatırım olmuyor,yatırım büyümeyince istihdam doğmuyor,yatırım olmayınca dijital altyapı kurulamıyor, altyapı olmayınca yapay zekâdan verim alınamıyor — ve döngü kendini tekrar ediyor. Bu kısırdöngü kırılmadan sürdürülebilirlik sadece raporlarda kalan bir kavramdır.</p>
<p>Kâr edemeyen şirket devam edemez; devam edemeyen şirket ne AR-GE yapar, ne istihdam üretir, ne yatırım çeker. Beton tavan dediğimiz şey, aslında tam olarak budur: Yapay zekânın açtığı verimlilik kapısından girebilmek için gereken zemini kuramamış bir sanayinin, dünya rekabetinde her geçen yıl biraz daha geriye düşmesi. Bu, bir öngörü değil; bilançolarda artık her çeyrek okuduğumuz bir gerçek.</p>
<p>Bir sektörün dönüşüm hikâyesi, çoğu zaman o sektörün kendi sesiyle değil; piyasanın, rakibin, regülasyonun, bilançonun sesiyle yazılır. Türk kimya sanayinin önümüzdeki on yılı da bu seslerden hangisini ne kadar duyduğumuza göre şekillenecek. Bu yazı bir öneri değil; sahanın bugünkü hâlinin kayda geçirilmesinden ibarettir.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/turkiye-kimya-sanayisinde-cam-tavan-beton-tavana-donuyor-80029</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/0/0/1/1280x720/ekonomigazetesi-no-image.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Türkiye kimya sanayisinde cam tavan beton tavana dönüyor ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/iktidarin-dogasi-80028</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:31:00 +03:00</pubDate>
            <title> İktidarın doğası</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Parlamentolar Batı Avrupa tarihinde kısıtlı bir zaman diliminde ortaya çıkan kurumlardır. Varlıkları vergi üzerindeki çekişmeye dayalıdır. İngiltere Merkez Bankası kurulduğunda ilk işi kralın ödeneklerini kontrol etmekti. Meclis ise vergiye ve savaşa –ki bunlar bağlantılıdır ve 12. Yüzyıl İtalyan şehir devletlerinde bile öyleydi- karar veriyordu. 1688 Muzaffer (Şanlı) Devrim (İngiltere) buraya götürmüştür. Götürmezse ne olur? Ya Fransa 1789 olur ya da siyasal iktidarın doğası onu daima gizemli bir haleyle çevirir ve daima egemenliğin kişiselleşmesine yöneltir. Esasen gücün/iktidarın her türü kişiselleşme eğilimi taşır. “Kolektif liderlik”, bir sis perdesi işlevini taşımadığı durumlarda, ya imkânsız bir melezdir –oxymoron- ya da güç/iktidar henüz kalıcılaşmamıştır. İktidarı çevreleyen hale ilahi olabilir ve doğrudan Tanrı’dan gelen bir güce dayandığı iddia edilebilir. Ya da monarkı –rejimin sembolü olan bireyi- yerleşik dinsel kurumların bir uzantısı konumuna yerleştirir. Söz konusu kutsallık rejim laikleştikçe ilahi/dinsel bir kutsallık olmaktan uzaklaşarak dünyevi/seküler bir kutsallık, sekülerleşmiş bir siyasal teolojinin yer değiştirmiş ruhu/aklı –raison d’état- haline dönüşür. Sonuçta iktidarın bir kişide somutlaşması tarihsel bir eğilimdir. Daha da ötesinde tarih bize öğretiyor ki iktidar kimdeyse onun dini geçerlidir. <em>Cuius regio eius religio. </em>Ama bu da bir yere kadar elbette.</p>
<p>Neden? Bir kişide –imparator/kral/prens/monark/şef/başkan- cismanileşme söz konusu kişinin –bireyin; body natural- tam anlamıyla mutlak otoritesi olduğu anlamına gelmek zorunda değildir. İki şekilde bu anlama gelmeyebilir. Ya monark optimizasyon yapan bir aktördür ve kısıtları dikkate alır. Ya da zaten kendisi de doğrudan doğruya bir “politik oyuncudur” ve optimizasyon diğer oyuncularla karşılıklı yapılır –oyun teorisi. “Taht oyununda” birden fazla oyuncu olabilir. İkinci olarak, monark danışma meclisleri ve hukuk aracılığıyla, dolayımlarla yönetir; bazen de monarkı zaten bu meclisler seçer. Veya monark birey olarak o kadar güçlü bir iradeye sahip olmayabilir ve gücünü “body natural” olarak değil “body politic” olarak elinde tutar. Nitekim konuşmayan veya konuşamayan, yazmayan veya yazamayan, hatta savaşamayan ama ofisini çerçeveleyen ideolojik kurgunun nitelediği şekilde bir tür “body politic” olarak hüküm sürebilmiş monarklar da var olabilmiştir. Öte yandan bazen değil “konuşmaması”, değil “savaşmaması”, monarkın “görülmemesi” bile mistik aura’yı korumak için gerekli görülebilir. <em>Dignitas </em>(toplumsal etki, sosyal statü, haysiyet ve şöhretin bileşimi olan bir sıfattır ve basitçe ‘onur’ tarafından karşılanamaz<em>) </em>ancak<em> temperentia</em> (temkinlilik, kendisine hâkim olmak) ile korunabilir. Kevin Sharpe Elizabeth I’in kendi imajını bizzat özel hayatını kamusallaştırmak suretiyle nasıl bir politik malzemeye dönüştürdüğünü, 18. Yüzyıl başına da Hanover hanedanından kraliçe Anne’ın nasıl oyun kartları üzerine bile basılan –oyun kartları aşağı sınıfın işleriydi- imajlarıyla popülerleştiğini anlatıyor. Fazla konuşarak <em>dignitas,</em> basılı imgelerin artması ve monarkın bizzat yazılı iletişim kullanmasıyla da –Henry VII- mistik aura kaybı yaşanıyordu. Monarkın kutsanması ve kutsallaştırılması 16. ve 17. Yüzyıllarla beraber –matbaanın etkisi ve bir kamuoyunun oluşması sonucu- göz önünde olma pahasına gerçekleşiyordu. Kraliçe Elizabeth I’in “virgin queen”, “fairy queen” oluşu özel hayatının sergilenmesi pahasına mümkün olabilmişti ki sergilenen özel hayatın gerçek özel hayat olup olmadığından bağımsız olarak bu böyleydi. Sergilenen özel hayat tümüyle kurgusal bile olsa önemli olan eylem özel hayatın sergilenmesi edimiydi.</p>
<p>Ancak monark aristokratik temsile göre seçilmiyorsa, modern zamanların kitle siyasetinde kendisine alan açarak şef konumuna geliyorsa kendisini yeni bir dille kuran bir aktör, ofisine “body politic” halesini kendisi konduran bir lider, giderek “body natural” olarak da egemen olan bir şef olarak belirir. Şeflik prensibi (Der Führung) sadece Nazilere veya diğer faşist ya da para-militer aşırı sağa özgü olmayıp daha genel bir nitelik taşır. Hatta “seçilmiş monark” veya “şef” kabul etmeyen yegâne siyasal sistemin Batı Avrupa’da şekillenen parlamenter demokrasi olduğunu söyleyebiliriz. Saf veya melez halleriyle diğer tüm sistemler baştan itibaren veya süreç ilerledikçe tek bir bireyin artan egemenliği altına girmeye eğilimlidir. Patrimonyalizm de neo-patrimonyalizm de buraya dâhil edilebilir. Bu noktada otoriterliğin dozu artar ve rekabet azalır ve limitte yok olur. Siyasala rekabetin ortadan kalkması gelişmelerin doğal sonucuysa şaşırmak mümkün değildir.</p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/iktidarin-dogasi-80028</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/0/0/1/1280x720/ekonomigazetesi-no-image.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ İktidarın doğası ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/sorumlu-yapay-zeka-teknolojik-gucun-etik-sinavi-80027</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:30:00 +03:00</pubDate>
            <title> Sorumlu yapay zekâ: Teknolojik gücün etik sınavı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Türkiye açısından bakıldığında sorumlu yapay zekâ konusu henüz yeterince olgunlaşmış değil. Şirketler çoğunlukla verimlilik ve maliyet avantajına odaklanıyor; etik yönetişim, algoritmik şeffaflık ve veri güvenliği tarafı ise ikinci planda kalıyor. Oysa Avrupa ile iş yapan şirketler için bu alan artık bir tercih değil, zorunluluk haline geliyor.</strong></p>
<p>Yapay zekâ artık yalnızca teknoloji şirketlerinin ya da araştırma laboratuvarlarının konusu değil. Finans sektöründen sağlığa, eğitimden savunmaya, medyadan üretime kadar hayatın her alanında karar alma süreçlerini etkileyen kritik bir altyapıya dönüşmüş durumda. Ancak yapay zekânın bu hızlı yükselişi beraberinde çok önemli bir soruyu getiriyor: “Bu teknolojiyi ne kadar sorumlu kullanıyoruz?”</p>
<p>Bugün dünyada teknoloji rekabeti yalnızca daha güçlü yapay zekâ geliştirmek üzerinden değil; aynı zamanda daha güvenilir, şeffaf, etik ve insan merkezli yapay zekâ geliştirmek üzerinden şekilleniyor. Bu nedenle son yılların en önemli kavramlarından biri “sorumlu yapay zekâ” (responsible AI) oldu.</p>
<p><strong>Yapay zekâ sistemleri yanlış veriyle </strong><strong>eğitildiğinde ayrımcılık yapabiliyor</strong></p>
<p>Sorumlu yapay zekâ; yapay zekâ sistemlerinin adil, şeffaf, güvenli, hesap verebilir ve insan haklarına saygılı şekilde geliştirilmesini ve kullanılmasını ifade ediyor. Avrupa Birliği’nin AI Act düzenlemesi, OECD’nin yapay zekâ ilkeleri ve UNESCO’nun etik çerçeveleri de bu yaklaşımı küresel standart haline getirmeye çalışıyor.</p>
<p>Aslında sorun yalnızca teknoloji değil; teknolojinin nasıl kullanıldığıdır. Çünkü yapay zekâ sistemleri yanlış veriyle eğitildiğinde ayrımcılık yapabiliyor, manipülasyon üretebiliyor veya toplumsal kutuplaşmayı artırabiliyor. Bunun en somut örneklerinden biri işe alım süreçlerinde görüldü. Amazon’un geliştirdiği bir yapay zekâ işe alım sistemi, geçmiş veriler erkek çalışan ağırlıklı olduğu için kadın adayları sistematik biçimde dezavantajlı hale getiriyordu. Sistem teknik olarak çalışıyordu ancak etik olarak ciddi sorunlar içeriyordu.</p>
<p>Benzer şekilde finans sektöründe kredi değerlendirme sistemleri, sağlık sektöründe teşhis algoritmaları veya sigorta risk analizleri de veri setlerindeki önyargıları yeniden üretebiliyor. Eğer veri tarafında sosyoekonomik eşitsizlikler varsa, yapay zekâ bu eşitsizlikleri azaltmak yerine daha da görünmez ve sistematik hale getirebiliyor.</p>
<p><strong>Teknoloji şirketleri, daha güvenilir </strong><strong>model geliştirmeye odaklanıyor</strong></p>
<p>Bir diğer kritik alan ise üretken yapay zekâ sistemleri. Bugün metin, görsel, video ve ses üreten modeller inanılmaz bir hızla gelişiyor. Ancak deepfake teknolojileri, sahte haber üretimi ve manipülatif içerikler demokratik sistemler açısından ciddi tehdit oluşturuyor. Özellikle seçim dönemlerinde yapay zekâ destekli dezenformasyon kampanyalarının etkisi artık küresel güvenlik konusu olarak ele alınıyor.</p>
<p>Bu nedenle teknoloji şirketleri artık yalnızca “daha güçlü model” geliştirmeye değil, “daha güvenilir model” geliştirmeye odaklanıyor. OpenAI, Anthropic, Google DeepMind ve Microsoft gibi şirketler güvenlik ekiplerine milyarlarca dolarlık yatırım yapıyor. Çünkü önümüzdeki dönemde rekabet avantajı yalnızca performansla değil, güven ile de ölçülecek.</p>
<p>Sorumlu yapay zekâ konusu sektörlere göre farklı uygulama alanları da oluşturuyor. Sağlıkta açıklanabilir yapay zekâ büyük önem taşıyor. Bir doktor, yapay zekânın neden belirli bir teşhisi önerdiğini anlayabilmeli. Finans sektöründe algoritmik şeffaflık kritik hale geliyor. Bankalar artık kredi kararlarının nedenlerini açıklamak zorunda kalıyor. Savunma sanayiinde ise “insan kontrolü dışında ölümcül karar alma” konusu uluslararası etik tartışmaların merkezinde yer alıyor.</p>
<p>Eğitim sektöründe de benzer bir dönüşüm yaşanıyor. Yapay zekâ destekli öğrenme sistemleri öğrencilerin performansını analiz ederek kişiselleştirilmiş eğitim sunabiliyor. Ancak burada da veri gizliliği, öğrenci takibi ve psikolojik manipülasyon riskleri dikkat çekiyor.</p>
<p>Medya ve iletişim alanında ise yapay zekâ hem büyük fırsatlar hem büyük tehditler yaratıyor. İçerik üretimi hızlanırken, bilgi kirliliği de aynı hızla büyüyor. Bu nedenle gelecekte medya kuruluşlarının en önemli rekabet alanlarından biri “doğrulanmış içerik güvenilirliği” olacak.</p>
<p>Türkiye açısından bakıldığında ise sorumlu yapay zekâ konusu henüz yeterince olgunlaşmış değil. Şirketler çoğunlukla verimlilik ve maliyet avantajına odaklanıyor; etik yönetişim, algoritmik şeffaflık ve veri güvenliği tarafı ise ikinci planda kalıyor. Oysa Avrupa ile iş yapan şirketler için bu alan artık bir tercih değil, zorunluluk haline geliyor. Özellikle AB regülasyonlarına uyum sağlayamayan şirketlerin önümüzdeki dönemde ciddi rekabet dezavantajı yaşaması kaçınılmaz görünüyor.</p>
<p>Önümüzdeki yıllarda yapay zekâ çağının kazananları yalnızca teknoloji üretenler olmayacak. Aynı zamanda güven üretenler, etik standart geliştirenler ve insan merkezli inovasyonu benimseyenler öne çıkacak. Çünkü teknoloji tarihinin gösterdiği en önemli gerçeklerden biri şudur: Kontrolsüz güç sürdürülebilir değildir.</p>
<p>Yapay zekâ devriminin de yalnızca teknik bir dönüşüm değil; aynı zamanda ekonomik, sosyal ve etik bir medeniyet sınavına dönüştüğü bir kırılımı yaşıyoruz.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/sorumlu-yapay-zeka-teknolojik-gucun-etik-sinavi-80027</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/0/0/1/1280x720/ekonomigazetesi-no-image.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Sorumlu yapay zekâ: Teknolojik gücün etik sınavı ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/konsimento-kayip-mi-oldu-80026</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:29:00 +03:00</pubDate>
            <title> Konşimento kayıp mı oldu?</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bir uluslararası ticaret işleminde başınıza gelebilecek <strong>en can sıkıcı</strong> işlem, <strong>konşimentonun kaybedilmesi</strong> dersem inanın bana.</p>
<p>Elbette epeyce ve çok farklı can sıkıcı olayla karşılaşmış olan dostlarımız olsa da konşimentonun kaybını yaşayan çok kimse olmasa gerek.</p>
<p>Ben hem yaşadım hem de yaşamadım…</p>
<p><strong>Yurtdışındaki alıcım</strong>, satın aldığı ürünlerin bedelini peşin ödemişti ve <strong>belgeleri</strong> doğrudan <strong>kendisine yollamamızı</strong> istemişti. Onun ofisi ile varış limanı arasındaki mesafeyi ve kurye servisinde yaşanabilecek gecikmeleri düşünerek, belgelerin <strong>“ Kaptanın çantasında “</strong> yollanmasını tercih etmişti. Ben de tüm asıl belgeleri, verdiğim bir talimat ekinde taşımacıya teslim etmiş ve alıcıyı da bilgilendirilmiştim.</p>
<p>Ancak, <strong>geminin</strong> <strong>varışında</strong> belgelerin <strong>teslim edilen belgeler arasında olmadığını</strong> öğrendiğimizde <strong>çıkan krizi</strong> anlatmam mümkün değil.</p>
<p>Alıcı orada, ben burada gemi acentesinde yangın çıkarıyorduk…</p>
<p>Verilen talimat açık, vesaikin alındığına dair belge var amma varışta vesaik yok.</p>
<p><strong>Trajikomik</strong> olay, gemi kaptanına olayın sorulması sonrasında aydınlandı. Kaptanın çantasındaki belgeler varışta gemi ofisine teslim edilirken <strong>bizim vesaik çantada unutulmuş</strong>. Batı Avrupa limanında teslim edilmesi gereken belgeler, gemi <strong>Kuzey Afrika limanına</strong> gitmiş olan geminin <strong>kaptan çantasında duruyordu.</strong></p>
<p>Olabilecek en acil iletim aracı kullanılarak bizim vesaik alıcımızın varış limanındaki gümrükçüsüne iletildi ve sorun çözüldü.</p>
<p>Son yaşanan olay daha ilginç…</p>
<p>Ödeme şeklinin <strong>vesaik mukabili</strong> olmasına karşın <strong>konşimentoda alıcı banka</strong> olarak görünüyor. <strong>Asıl alıcının</strong> adı da “ <strong>Notify</strong> “ kutusuna yazılmış.</p>
<p>Yükleme <strong>sonrasında</strong> varılan mutabakat sonucu tüm <strong>vesaik</strong> doğrudan <strong>alıcıya yollanmış</strong>.</p>
<p><strong>Konşimento</strong> üzerindeki <strong>alıcı banka</strong> olduğu için <strong>taşımacı</strong> firma doğru bir davranışla <strong>malları</strong> asıl alıcı firmaya <strong>teslim etmiyor</strong> ve konşimentonun <strong>banka tarafından ciro</strong> edilmesini istiyor.</p>
<p><strong>Banka</strong> ise “ Bu işlem ile <strong>benim ilgim yok</strong>, belgeler bana gelmedi, <strong>ciro yapmam</strong> “ diyor.</p>
<p>Konşimento alıcının elinde, mallar limanda, satıcı elleri böğründe bakiye ödemeyi bekler.</p>
<p>Varışta hızlı teslimat için “ <strong>Express Release</strong> / Hızlı teslimat onayı “ <strong>verdik</strong> amma <strong>işe yaramadı</strong>. Çünkü <strong>orijinal konşimentonun</strong> tam takım olarak gemiciye <strong>iadesi gerekiyordu</strong>.</p>
<p>Tam takım konşimento bize geldi, Sea Way Bill tanzim edildi ve <strong>Express Release</strong> talimatı <strong>verildi.</strong></p>
<p><strong>Alıcı yine malları çekemiyor…</strong></p>
<p>Çünkü yükleyicinin talimatını alan <strong>acente</strong> hızlı teslimat talimatını <strong>sisteme işlemeyi atlamış</strong>.</p>
<p>Bunu da birkaç ses yükseltmesiyle halledip malları çekilmesini sağladık.</p>
<p>Amma sonucu çok can sıkıcı ve cüzdan acıtıcı olan başka bir olay da vardı…</p>
<p>Bu olayda <strong>konşimento gerçekten kaybolmuştu.</strong></p>
<p><strong>Gemici</strong> ise <strong>yeni</strong> bir takım <strong>konşimento tanzimi</strong> <strong>için</strong> haklı olarak, asıl konşimentonun daha sonraları ortaya çıkması ve kendisinden malın teslimi talebi yapılmasına karşın <strong>güvence istiyordu</strong>. Bunun için ise <strong>mal bedelinin iki katına</strong> varabilen bir <strong>banka teminat mektubu</strong> verilmesi gerekiyordu.</p>
<p><strong>Konşimento, malın mülkiyetinin el değiştirmesine olanak verir ve kıymetli evraktır, ona sıkı sahip olun.</strong></p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/konsimento-kayip-mi-oldu-80026</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/0/0/1/1280x720/ekonomigazetesi-no-image.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Konşimento kayıp mı oldu? ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/artik-onumuz-acik-80025</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:27:00 +03:00</pubDate>
            <title> Artık önümüz açık</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Ortalık toz dumansa, planlama ufku çok kısalır; belirsizlik çok fazladır çünkü. Böyle bir ortam yatırım yapmak açısından uygun değildir. Siz fabrika binasının yarısını yaptınız, makinelerin bir kısmını ısmarladınız ama hoop, ekonomi derin bir krize sürüklendi. Ne olacak?</strong></p>
<p>‘Mutlak butlan’ kararı hayırlara vesile olsun. Bu mübarek arife gününde, mutlak butlan kararının ekonomiye olası etkileri hakkındaki düşüncelerimi -yok, ‘düşüncelerimi’ yerine ‘değerlendirmelerimi’ demek daha ‘havalı’; öyle ya, düşüncenin ötesine gidip bir de analiz yapıyorsunuz- değerlendirmelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.</p>
<p><strong>Sadece butlan değil, </strong><strong>mutlak butlan…</strong></p>
<p>Öncelikle matematiksel bir saptama yapmak isterim. Karar, sadece butlan değil, ‘mutlak’ butlan. Biliyorsunuz, eksi ya da artı değer alabilen bir değişkenin mutlak değeri mutlaka pozitiftir. Buradan yola çıkarak, butlanın ekonomimize pozitif yansıyacağı açık. Tekrar olacak ama burası önemli; çünkü o sadece butlan değil, mutlak butlan.</p>
<p>Bu saptamayı yaptıktan sonra şu garipliğe düşmeyeceğimi de belirteyim. ‘Butlan’ın zaten pozitif değer alan bir değişken olduğunu ileri sürenler çıkabilir. Açayım: ‘Butlan’ sözcüğünü ikiye ayırın; but ve lan. ‘Lan’ı tersten okuyun: Nal. Nal, burada mecazi anlamda elbette; ayakkabı, terlik ve benzeri anlamına geliyor. Genelleyince: ‘But’ u aş, ‘Lan’ı giyim olarak düşünebiliriz. Ama bu çok fazla zorlamak olur; bu köşenin yazarı olarak bu kadar zorlama hakkım olduğunu düşünmüyorum. Dolayısıyla, ‘butlan’ cebirsel açıdan ne değer alırsa alsın, ‘mutlak’, onu pozitif yapan sihirli bir değnek adeta. Önemli olan da bu.</p>
<p>Bu zorlama yorumu bir tarafa bırakıp, ‘mutlak butlan’a yatırımlar açısından bakayım. Refah düzeyini yükseltmek isteyen bir ülke için, yatırımları artırmanın ne kadar önemli olduğu apaçık bir gerçek. Yatırım kararı sadece kredi miktarına ve onun maliyetine bağlı değil elbette. Bunlar önemli ama çok daha önemli bir değişken var: İleriye ilişkin görünüm. Ortalık toz dumansa, planlama ufku çok kısalır; belirsizlik çok fazladır çünkü. Böyle bir ortam yatırım yapmak açısından uygun değildir. Siz fabrika binasının yarısını yaptınız, makinelerin bir kısmını ısmarladınız ama hoop, ekonomi derin bir krize sürüklendi. Ne olacak?</p>
<p><strong>Dış şok elimizde değil, biz </strong><strong>üzerimize düşeni yapacağız</strong></p>
<p>Oysa butlan, ‘mutlak’ olduğu için, ileriye ilişkin olumlu bir gelişmeye işaret ediyor. ‘Mutlak’ (matematiksel dil kullanırsam ‘mutlak işlemcisi -operatörü-’ demek gerekir), olacak biteceği pozitif kılıyor çünkü. Bu durumda, ileriye yönelik belirsizlikten söz etmek mümkün olmaz. Değil belirsizlik, her şeyin olumlu olacağına dair bir belirlilik durumu ortaya çıkar. Elbette, Trump yine dünyanın başına iş açar, ekonomimiz dış şok yer, falan. Olabilir; ama onu kontrol etmek bizim elimizde değil. Biz kendi üzerimize düşene bakacağız. İşimizi düzgün yapacağız. Konuyu böyle alınca da sonuç açık: Butlan’ın ‘mutlak’ olması sayesinde yatırımlarda sıçrama beklemek gerekir. Bir süre sonra da üretim sıçrar, arz artar. Enflasyonu aşağıya çekecek bir gelişme yani. İstihdamın yükselip, işsizliğin azalacağı da açık.</p>
<p>Kıssadan hisse şu: Önümüz açık. Hepinize güzel bir bayram dilerim.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/artik-onumuz-acik-80025</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/0/0/1/1280x720/ekonomigazetesi-no-image.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Artık önümüz açık ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/faiz-disi-fazla-iyi-haber-mi-ertelenmis-risk-mi-80024</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:26:00 +03:00</pubDate>
            <title> Faiz dışı fazla: İyi haber mi, ertelenmiş risk mi?</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Faiz dışı fazla meselesine artık başka bir pencereden bakmak gerekiyor. Çünkü ekonomi yönetimleri genellikle “faiz dışı fazla verdik” cümlesini mali disiplin göstergesi olarak sunar. İlk bakışta doğru gibi görünür. Devlet faiz ödemeleri hariç tutulduğunda gelirleriyle giderlerini karşılıyor, hatta bir miktar fazla veriyorsa, bu bütçede disiplin var demektir. Ancak mesele burada bitmez. Çünkü faiz dışı fazla bazen güçlü bir mali yapıyı değil, faiz giderlerinin bütçenin üzerine ne kadar ağır çöktüğünü de gösterebilir.</p>
<p>Tez şudur: Faiz dışı fazla vermek, özellikle borçlu bir ülke için olumlu bir göstergedir. Devletin faiz hariç harcamalarını kontrol altında tuttuğunu, vergi gelirleriyle cari giderlerini karşılayabildiğini ve borç stokunu çevirmek için bir alan yarattığını anlatır. Nitekim klasik kamu maliyesi teorisinde faiz dışı fazla, borç sürdürülebilirliğinin temel göstergelerinden biridir. Eğer bir ülke düzenli faiz dışı fazla veriyorsa, borç stokunu zamanla kontrol altına alabilir. Bu nedenle ekonomi yönetimleri faiz dışı fazla verildiğinde bunu başarı olarak anlatır. Türkiye’nin 2026 bütçesi için de faiz dışı fazla hedefi siyasi iletişimde özellikle öne çıkarıldı; bütçe gelirleri ve giderleri yanında 29 milyar TL faiz dışı fazla beklentisi dile getirildi.</p>
<p><strong>Faiz ödemeleri ana yük haline </strong><strong>gelmişse, toplam bütçe açık verir</strong></p>
<p>Fakat antitez tam burada başlar. Bir ülkede faiz giderleri çok hızlı artıyorsa, faiz dışı fazla tek başına rahatlatıcı bir gösterge olmaktan çıkar. Çünkü siz faiz ödemelerini dışarıda bıraktığınızda bütçe dengeli görünebilir, ama faiz ödemeleri bütçenin ana yükü haline gelmişse toplam bütçe yine açık verir. Örneğin Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Mart 2026 merkezi yönetim bütçe verilerine göre bütçe giderleri 1 trilyon 460,4 milyar TL, bütçe gelirleri 1 trilyon 230,5 milyar TL oldu ve bütçe 229,9 milyar TL açık verdi. Aynı ay faiz dışı fazla ise yalnızca 6,1 milyar TL olarak gerçekleşti. Yani faiz dışarıda bırakılınca tablo fazla veriyor gibi görünüyor; faiz dahil edilince ciddi açık ortaya çıkıyor.</p>
<p>Bu noktada basit bir soru sormak gerekir: Faiz giderleri hariç tutulduğunda bütçenin fazla vermesi gerçekten şaşırtıcı mı? Eğer faiz giderleri bütçede çok büyük bir kalem haline geldiyse, zaten asıl açık oradan geliyordur. Dolayısıyla faiz dışı fazla, “bütçe sağlam” demekten çok, “faiz yükü bütçeyi yutuyor” anlamına da gelebilir. Bu nedenle faiz dışı fazla, tek başına bir başarı göstergesi olarak değil, faiz giderlerinin büyüklüğüyle birlikte okunmalıdır. Aksi halde bütçenin en büyük yangınını görmezden gelip, evin geri kalan odalarında duman yok diye rahatlamak gibi olur.</p>
<p>Burada borç dinamiği devreye girer. Devlet faiz dışı fazla verse bile borçlanmaya devam ediyorsa ve yeni borçlanmanın faizi giderek yükseliyorsa, borç sürdürülebilirliği tartışması başlar. Çünkü kamu borcu sadece ana para ile değil, o borcun çevrilme maliyetiyle büyür. Faiz oranı büyüme oranının üzerinde kalıcı hale gelirse, borç stokunu dengelemek için gereken faiz dışı fazla giderek artar. Yani bugün küçük bir faiz dışı fazla yeterli gibi görünürken, yarın aynı borcu çevirmek için çok daha büyük fazla gerekebilir. Bu da vergi artışı, harcama kısıntısı veya daha fazla borçlanma anlamına gelir.</p>
<p><strong>Tablo, faiz dışı dengeye bakmanın </strong><strong>yeterli olmadığını gösteriyor</strong></p>
<p>Sentez ise şudur: Faiz dışı fazla faydalı bir göstergedir ama ancak toplam bütçe dengesi, faiz giderleri, borçlanma maliyeti, büyüme oranı ve enflasyon beklentileriyle birlikte anlamlıdır. Bir ülke faiz dışı fazla veriyor diye otomatik olarak güvenli bölgede değildir. Eğer faiz giderleri hızla artıyor, bütçe açığı büyüyor, borçlanma maliyetleri yükseliyor ve yatırımcı daha yüksek risk primi istiyorsa, faiz dışı fazla yalnızca makyaj etkisi yaratır. Nitekim Nisan 2026’da Türkiye merkezi yönetim bütçe açığının 338,7 milyar TL’ye çıktığı ve bir önceki yılın aynı ayına göre neredeyse ikiye katlandığı bildirildi. Bu tablo, faiz dışı dengeye bakmanın yeterli olmadığını gösteriyor.</p>
<p>Peki böyle bir süreç default riski yaratır mı? “Yarın sabah temerrüt olur” demek doğru olmaz. Türkiye gibi büyük, vergi toplama kapasitesi olan, iç borç piyasası bulunan ve para basma yetkisine sahip bir ülkede kamu borcu dinamiği özel sektör borcu gibi işlemez. Ancak risk başka yerden gelir. Devlet giderek daha yüksek faizle borçlanmak zorunda kalırsa, bütçeden eğitime, sağlığa, yatırıma, sosyal desteklere ayrılacak kaynak faiz ödemelerine kayar. Bu durum bir süre sonra mali alanı daraltır. Mali alan daraldıkça ya daha fazla vergi toplanır ya daha fazla borçlanılır ya da para politikasına baskı artar. Bunların tamamı enflasyon beklentilerini ve risk primini yukarı iter.</p>
<p>Daha tehlikeli olan da budur: Açık bir temerrüt yaşanmadan önce ekonomi zaten ağır bir bedel öder. Faiz giderleri büyüdükçe bütçe esnekliği azalır. Bütçe esnekliği azaldıkça krizlere karşı hareket alanı daralır. Hareket alanı daraldıkça yatırımcı daha yüksek faiz ister. Daha yüksek faiz yeni bütçe açığı üretir. Bu döngü bir noktadan sonra kendini besleyen bir mekanizmaya dönüşür. İşte asıl risk budur. Default riski sadece “borç ödenmez” anı değildir; bazen borç ödenirken ekonominin geri kalanının nefessiz kalmasıdır.</p>
<p>Bu yüzden faiz dışı fazla cümlesini duyduğumuzda artık ikinci soruyu sormak zorundayız: Faiz dışı fazla ne kadar, faiz gideri ne kadar? Üçüncü soru da şudur: Bu fazla kalıcı mı, yoksa yüksek vergi ve ertelenmiş harcamalarla mı sağlanıyor? Dördüncü soru ise daha kritiktir: Devlet bu fazlaya rağmen neden daha fazla ve daha pahalı borçlanıyor?</p>
<p>Eğer bir ülkede faiz dışı fazla verilirken toplam bütçe açığı büyüyor, faiz giderleri bütçenin giderek daha büyük kısmını yutuyor ve borçlanma maliyetleri düşmek yerine yükseliyorsa, ortada tebrik edilecek bir mali disiplin hikâyesinden çok, dikkatle izlenmesi gereken bir borç-faiz sarmalı vardır. Bu sarmalın sonu her zaman teknik temerrüt değildir; ama çoğu zaman daha yüksek vergi, daha düşük kamu hizmeti, daha pahalı kredi, daha zayıf büyüme ve daha kırılgan bir ekonomi olur.</p>
<p>Sonuç olarak faiz dışı fazla önemlidir, ama tek başına yeterli değildir. Faiz dışı fazla, sağlıklı bir ekonomide borç azaltma aracıdır. Sağlıksız bir borçlanma ortamında ise faiz yükünün ne kadar büyüdüğünü gizleyen bir perdeye dönüşebilir. Türkiye’nin bugün dikkat etmesi gereken nokta tam da budur. Bütçe faiz hariç fazla veriyor diye rahatlamak yerine, faiz dahil edildiğinde ortaya çıkan tabloya bakmak gerekir. Çünkü borç krizleri çoğu zaman ana paradan değil, faizin bütçeyi yavaş yavaş ele geçirmesinden doğar.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/faiz-disi-fazla-iyi-haber-mi-ertelenmis-risk-mi-80024</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/0/2/4/1280x720/tl-1779774909.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Faiz dışı fazla: İyi haber mi, ertelenmiş risk mi? ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/butlan-sonrasi-ekonomide-yeni-denklem-80023</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:24:00 +03:00</pubDate>
            <title> &#039;Butlan&#039; sonrası ekonomide yeni denklem</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Ekonomistlerin 2026 büyüme beklentilerini yüzde 4’lerden yüzde 3,5’in altına çekmesi tesadüf değil. Türkiye ekonomisi, büyümeye devam etse bile artık daha düşük tempolu, daha pahalı finansmanla ilerleyen bir döneme giriyor.</strong></p>
<p>Türkiye ekonomisi son iki yıldır zorlu ama öngörülebilir bir denge arayışı içindeydi. Haziran 2023 sonrası uygulanan sıkı para politikası, yüksek faizler ve kontrollü kur politikasıyla birlikte ekonomi yönetimi piyasalara “rasyonel zemine dönüş” mesajı vermişti. İş dünyasının önemli bir bölümü açısından ise bütün bu sürecin en kritik eşiği, 2025 sonunda başlayan ve 2026’da devam etmesi beklenen faiz indirim döngüsüydü. Çünkü sanayi ve ticaret tarafında finansmana erişim artık sadece pahalı değil, birçok şirket için neredeyse imkansız hale gelmişti.</p>
<p>Ama olmadı, sabırsızlıkla beklenen bu döngü darbe aldı. Önce İran savaşı kaynaklı enerji şoku süreci aksattı. Tam bir denge oluştu derken bu defa da CHP kurultayına ilişkin “mutlak butlan” kararının ardından oluşan siyasi belirsizlik, piyasalarda oluşan bu kırılgan dengeyi yeniden bozdu. İlk fiyatlamaların ardından piyasa artık faiz indirimi değil, yeniden sıkılaşma ihtimalini konuşmaya başladı.</p>
<p><strong>Piyasa göstergelerine yansıdı</strong></p>
<p>Nitekim geçen hafta Türk Lirası swap faizleri bir günde 90 baz puan sıçrayarak yüzde 42,75’e yükseldi. 5 yıllık CDS primi yeniden 261 baz puana çıktı. Döviz piyasasında yaklaşık 6 milyar doların üzerinde satış gerçekleştiği belirtiliyor. Bunlar sıradan günlük hareketler değil, bunlar aslında yatırımcıların risk algısındaki ani değişimin işaretleri olarak görülmelidir.</p>
<p>Uluslararası finans kurumlarının raporları da aynı yöne işaret ediyor. Kararın hemen ardından Cuma günü birbiri ardına raporlar gelmeye başladı. Mesela HSBC, mevcut ekonomi programının henüz siyasi baskı altında olmadığı görüşünü korusa da dolarizasyon eğiliminin yeniden hızlanması halinde TCMB’nin faiz artırmak zorunda kalabileceğini söylüyordu. JPMorgan Chase ise daha ileri giderek Merkez Bankası’nın haziran toplantısında politika faizini yüzde 37’den yüzde 40’a çıkarabileceğini öngörüyordu.</p>
<p>Bu tablo, finansmana erişim sorunu yaşayan ve yüksek faizlerden muzdarip olan reel sektör açısından son derece kritik bir anlama geliyor. </p>
<p>Son aylarda özellikle bazı KOBİ’ler, ihracatçılar ve sanayi şirketleri yüksek kredi maliyetleri nedeniyle ciddi bir darboğaz yaşıyor. Ticari kredi faizleri birçok sektörde yatırım iştahını fiilen durdurdu. Yatırımı boş verin, bazı şirketler işletme sermayesi ihtiyacı ile boğuşuyor. Çarkların dönmesi artık büyük ölçüde özkaynak gücü olan firmalarla sınırlı.</p>
<p>Oysa faizlerin düşeceği beklentisi iş dünyasının en önemli psikolojik dayanaklarından biriydi. Şimdi o beklenti zayıflıyor. Merkez Bankası’nın hafta sonu gelen kredi sınırlama kararı durumu daha da vahimleştirdi.</p>
<p><strong>İç borç yükü faizi zorluyor</strong></p>
<p>Üstelik mesele yalnızca kısa vadeli siyasi dalgalanma da değil. Türkiye’nin önündeki devasa iç borç yükü var ve bu durum yüksek faiz döneminin daha uzun süre devam etme ihtimalini artırıyor. Geçen hafta Alaattin Aktaş köşesinde durumu tablolarla gözler önüne sermişti. Hazine önümüzdeki bir yılda yaklaşık 2,5 trilyon lira anapara, 2,2 trilyon lira faiz ödemesi yapacak. Daha çarpıcısı, Nisan 2027’de tek ayda 413 milyar liralık faiz ödemesi bulunuyor. Alaattin’in de altını çizdiği gibi bu, Cumhuriyet tarihimizin en yüksek aylık iç borç faiz ödemesi olacak.</p>
<p>Bu tablo düşük faiz alanına kolay geçemeyebileceğimizi gösteriyor. Çünkü enflasyon riski sürerken, siyasi belirsizlikler artarken ve yabancı yatırımcı güveni kırılganken erken faiz indirimi yeni kur şoklarını tetikleyebilir. Dolayısıyla ekonomi yönetimi açısından “yüksek faiz–kontrollü kur” dengesi bir süre daha zorunlu hale geliyor.</p>
<p>Bunun doğal sonucu ise büyümede yavaşlama olacak gibi görünüyor.</p>
<p>Ekonomistlerin 2026 büyüme beklentilerini yüzde 4’lerden yüzde 3,5’in altına çekmesi tesadüf değil. Türkiye ekonomisi, büyümeye devam etse bile artık daha düşük tempolu, daha pahalı finansmanla ilerleyen bir döneme giriyor.</p>
<p><strong>Yeni normal bu mu acaba?</strong></p>
<p>Hükümet cephesi ise piyasaya güven vermeye çalışıyor. Cevdet Yılmaz, ekonomi programının kararlılıkla sürdürüleceğini vurgulayarak “gündelik gelişmelerin etkileri geçici” mesajı verdi. Yılmaz’ın açıklamalarında özellikle üretim ekonomisine yapılan vurgu dikkat çekiciydi. İmalatçı ve sanayiciler için kurumlar vergisinin yüzde 12,5’e indirilmesini “stratejik tercih” olarak tanımlaması, hükümetin büyüme tarafını tamamen gözden çıkarmak istemediğini gösteriyor.</p>
<p>Ancak mevcut finansal koşullarda yalnızca vergi teşvikleri yeterli olmayabilir. Çünkü bugün iş dünyasının temel sorunu vergi değil, krediye erişim. Firmalar yatırım yapmayı değil, mevcut faaliyetlerini çevirmeyi önceliklendiriyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde ekonomi yönetiminin en büyük sınavı, enflasyonla mücadeleyi sürdürürken reel sektörde oluşabilecek tahribatı sınırlamak olacak.</p>
<p>Sonuç olarak butlan kararı sonrası oluşan yeni siyasi ve finansal atmosfer, Türkiye ekonomisinde zaten zor ilerleyen normalleşme sürecini daha da kırılgan hale getirdi. Piyasalar artık yeniden aynı soruya odaklandılar. Türkiye yüksek faiz döneminden gerçekten çıkabilecek mi? Yoksa sanayici ve iş dünyası için bu dönem 2027’ye kadar sürecek yeni bir normale mi dönüşecek?</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/butlan-sonrasi-ekonomide-yeni-denklem-80023</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/0/2/3/1280x720/butlan-chp-1779775244.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ &#039;Butlan&#039; sonrası ekonomide yeni denklem ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/dubai-kuresel-ticaretin-guvenli-limani-mi-yeni-risk-hatti-mi-80022</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:23:00 +03:00</pubDate>
            <title> Dubai, küresel ticaretin güvenli limanı mı, yeni risk hattı mı?</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Dubai bugün hâlâ Orta Doğu’nun en uluslararasılaşmış ekonomisi, en esnek iş ortamı ve en güçlü küresel bağlantı ağına sahip şehirlerinden biri olarak öne çıkıyor. Bu nedenle savaş ve kriz dönemlerinde dahi sermaye çekmeye devam ediyor.</strong></p>
<p>Orta Doğu, tarih boyunca yalnızca enerji kaynaklarıyla değil; ticaret yolları, liman şehirleri, sermaye akışı ve kültürel etkileşim kapasitesiyle dünya ekonomisinin merkezlerinden biri oldu. Mezopotamya’dan Basra’ya, Şam’dan Kahire’ye uzanan tarihsel ticaret hattı, bugün modern lojistik ağlar, finans merkezleri ve dijital ekonomiler üzerinden yeniden şekilleniyor. Bu dönüşümün en görünür örneği ise hiç kuşkusuz Dubai.</p>
<p>Bir zamanların küçük bir Körfez limanı olan Dubai, son 40 yılda dünyanın en büyük lojistik, finans, turizm ve hizmet merkezlerinden birine dönüştü. Ancak bugün şehir, yalnızca büyümenin değil; aynı zamanda yeni bir jeopolitik çağın sınavıyla karşı karşıya bulunuyor. İran-ABD-İsrail hattında artan askeri gerilim, Hürmüz Boğazı çevresindeki güvenlik riski ve küresel tedarik zincirlerinde yaşanan kırılmalar, Dubai modelinin geleceğini yeniden tartışmaya açıyor.</p>
<p><strong>Dubai ekonomisi 2025’te </strong><strong>yüzde 4,8 büyüdü</strong></p>
<p>Buna rağmen ekonomik göstergeler, Dubai’nin küresel sistem içindeki ağırlığını korumaya devam ettiğini ortaya koyuyor. Dubai ekonomisi 2025 yılı sonunda yaklaşık 475 milyar dirhem büyüklüğe ulaşırken yıllık büyüme oranı yüzde 4,8 seviyesinde gerçekleşti. Finans, lojistik, turizm, gayrimenkul, inşaat ve dijital ekonomi alanları büyümenin ana sürükleyicileri oldu. İnşaat sektöründeki büyüme yüzde 8’in üzerinde gerçekleşirken, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörü yaklaşık yüzde 5 büyüdü. Gayrimenkul piyasasında işlem hacmi rekor seviyelere ulaşırken, Dubai Uluslararası Finans Merkezi’nde faaliyet gösteren şirket sayısı da çift haneli büyümesini sürdürdü.</p>
<p>Turizm tarafında da şehir tarihi bir yılı geride bıraktı. Dubai’ye gelen uluslararası ziyaretçi sayısı 2025 sonunda 18 milyona yaklaşarak pandemi sonrası dönemin en yüksek seviyesine ulaştı. Otel doluluk oranları yüzde 77’nin üzerinde gerçekleşirken, yüksek gelir grubuna yönelik turizm harcamaları şehrin hizmet ekonomisini desteklemeye devam etti. Özellikle Rusya, Hindistan, Çin, Avrupa ve Körfez ülkelerinden gelen sermaye ve ziyaretçi akışı, Dubai’nin küresel ölçekteki çekim gücünü koruduğunu gösterdi.</p>
<p>Birleşik Arap Emirlikleri genelinde ise ekonomik çeşitlenme daha belirgin hale geldi. 2025 yılı sonunda ülke ekonomisinin yaklaşık yüzde 77’si petrol dışı sektörlerden oluşurken, petrol dışı ekonomi yüzde 6’ya yakın büyüme kaydetti. Böylece Körfez ekonomilerinin uzun yıllardır hedeflediği “petrol sonrası ekonomik model” daha görünür hale geldi. Finans, teknoloji, lojistik, turizm, veri merkezleri, yapay zekâ ve yenilenebilir enerji yatırımları, Birleşik Arap Emirlikleri’nin yeni büyüme eksenlerini oluşturuyor.</p>
<p>Dubai’nin yükselişinin merkezinde ise hâlâ lojistik gücü yer alıyor. Jebel Ali Limanı bugün dünyanın en büyük ve en yoğun aktarma limanlarından biri olmayı sürdürüyor. Dubai merkezli DP World’ün 2025 gelirleri 24 milyar doların üzerine çıkarken şirketin faaliyet kârı da güçlü büyümesini devam ettirdi. DP World bugün altı kıtada onlarca liman, terminal ve lojistik merkezini yöneten küresel bir ticaret ağına dönüşmüş durumda. Bu durum Dubai’yi yalnızca bir liman şehri değil; küresel ticaretin operasyonel merkezlerinden biri haline getiriyor.</p>
<p>Ancak tam da bu noktada Dubai’nin önündeki en büyük risk ortaya çıkıyor: güvenlik.</p>
<p>İran–ABD–İsrail hattında son dönemde yükselen askeri gerilim, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomi açısından ne kadar kritik olduğunu yeniden gösterdi. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si bu dar deniz koridorundan geçerken, Asya ile Avrupa arasındaki enerji ve konteyner taşımacılığının önemli bölümü de yine bu hatta bağımlı bulunuyor. Bölgedeki her askeri kriz; petrol fiyatlarını, navlun maliyetlerini, savaş sigortalarını ve yatırım risk primlerini doğrudan etkiliyor.</p>
<p>Son aylarda bazı uluslararası sigorta şirketlerinin Körfez hattındaki savaş risk primlerini yükseltmesi ve bazı taşımacılık şirketlerinin alternatif rotaları değerlendirmeye başlaması, küresel ticaretin artık yalnızca ekonomik değil aynı zamanda jeopolitik bir meseleye dönüştüğünü gösteriyor. Kızıldeniz’de yaşanan saldırılar, Süveyş Kanalı geçişlerindeki yavaşlama ve Hürmüz merkezli gerilimler birlikte düşünüldüğünde, dünya ekonomisinin yeni dönemde daha parçalı ve daha kırılgan bir lojistik yapıya doğru ilerlediği görülüyor.</p>
<p>Tam da bu nedenle Dubai’nin geleceği artık yalnızca büyüme kapasitesiyle değil; kriz yönetimi, alternatif ticaret koridorları ve güvenlik dayanıklılığıyla ölçülecek.</p>
<p>Önümüzdeki dönemde Dubai’nin kaderini belirleyecek üç temel başlık öne çıkıyor.</p>
<p>İlk olarak küresel ticaretin yeniden bölgeselleşmesi süreci hızlanıyor. ABD–Çin rekabeti, Rusya–Batı gerilimi, Kızıldeniz krizi ve İran merkezli güvenlik riskleri, şirketleri tek bir tedarik zincirine bağımlı olmaktan uzaklaştırıyor. Bu süreçte Dubai’nin avantajı; Asya, Afrika ve Avrupa arasında çok yönlü bağlantılar sunabilmesi. Ancak aynı zamanda Körfez’deki herhangi bir güvenlik krizine aşırı bağımlı olması ciddi bir kırılganlık oluşturuyor.</p>
<p>İkinci olarak Dubai artık yalnızca limanlarla değil; veri merkezleri, yapay zekâ altyapısı, fintech regülasyonları ve dijital sermaye yönetimi üzerinden rekabet ediyor. Suudi Arabistan’ın Vision 2030 programı kapsamında Riyad’ı bölgesel merkez haline getirme hedefi, Körfez içindeki ekonomik rekabeti daha sert hale getiriyor. Abu Dabi ise enerji fonları ve teknoloji yatırımlarıyla finansal ağırlığını artırıyor. Buna rağmen Dubai’nin en büyük avantajı hız, uluslararası yaşam standardı, regülasyon esnekliği ve küresel bağlantı kapasitesi olmaya devam ediyor.</p>
<p>Üçüncü ve en kritik mesele ise “güvenli liman” algısı. Tarih boyunca sermaye, kriz dönemlerinde tamamen risksiz bölgeleri değil; göreli olarak daha öngörülebilir merkezleri tercih etti. Dubai bugün hâlâ Orta Doğu’nun en uluslararasılaşmış ekonomisi, en esnek iş ortamı ve en güçlü küresel bağlantı ağına sahip şehirlerinden biri olarak öne çıkıyor. Bu nedenle savaş ve kriz dönemlerinde dahi sermaye çekmeye devam ediyor.</p>
<p>Birleşik Arap Emirlikleri’nin petrol dışı dış ticaret hacmi 2025 yılı sonunda ilk kez 1 trilyon dolar seviyesini aşarken, Hindistan, Türkiye, Afrika ülkeleri ve Güneydoğu Asya ile kurulan yeni ekonomik ortaklıklar Dubai’nin küresel ticaretteki merkezi rolünü güçlendirdi. Özellikle Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC), Körfez demiryolu projeleri ve yeni nesil liman yatırımları, bölgenin küresel tedarik zincirlerinde daha büyük rol oynayacağını gösteriyor.</p>
<p><strong>Türkiye ile Körfez ülkeleri arasındaki </strong><strong>ekonomik entegrasyon derinleşiyor</strong></p>
<p>Bu dönüşüm Türkiye açısından da önemli fırsatlar barındırıyor. Orta Koridor, Kalkınma Yolu Projesi, liman yatırımları ve Türkiye’nin Avrupa–Orta Doğu–Orta Asya bağlantı kapasitesi, Körfez sermayesi için giderek daha stratejik hale geliyor. Savunma sanayiinden lojistiğe, enerjiden gıda güvenliğine kadar birçok alanda Türkiye ile Körfez ülkeleri arasındaki ekonomik entegrasyon derinleşiyor.</p>
<p>Sonuç olarak Dubai’nin geleceği, artık yalnızca ekonomik büyüme rakamlarıyla açıklanamayacak kadar stratejik bir meseleye dönüşmüş durumda. Şehir bugün iki farklı senaryonun kesişim noktasında bulunuyor.</p>
<p>Birinci senaryoda Dubai; krizlere rağmen ticaret, finans, lojistik ve dijital ekonomide küresel bir merkez olarak güçlenmeye devam edecek. İkinci senaryoda ise Hürmüz merkezli güvenlik riski kalıcı hale gelir, alternatif ticaret koridorları Körfez’i kısmen devre dışı bırakır ve bölgesel savaş algısı yatırım akışlarını yavaşlatırsa, Dubai ilk kez coğrafi sınırlarının ekonomik maliyetiyle karşı karşıya kalacak.</p>
<p>Bu nedenle Dubai’nin bundan sonraki hikâyesi artık yalnızca büyümenin değil; dayanıklılığın, stratejik çeşitlenmenin ve jeopolitik yönetim kapasitesinin hikâyesi olacak.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/dubai-kuresel-ticaretin-guvenli-limani-mi-yeni-risk-hatti-mi-80022</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/0/2/2/1280x720/dubai-1779771210.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Dubai, küresel ticaretin güvenli limanı mı, yeni risk hattı mı? ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/rekabet-etmek-iyi-iliskileri-dislamamalidir-80021</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:22:00 +03:00</pubDate>
            <title> Rekabet etmek iyi ilişkileri dışlamamalıdır</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Bazı durumlarda Ruslar, Türklerin her kuralı harfiyen uygulamasından rahatsız olmuşlarsa da, sonuç olarak Türkiye’nin Karadeniz’in iki blok arasında mücadele edilen yeni bir cepheye  dönüşmesine müsaade etmemesini ve bölgeyi Doğu-Batı rekabetine açmamalarını memnuniyetle karşılamışlardır. </strong></p>
<p>Bu haftaki yazıma eski bir öğrencimin bana yönelttiği bir soru ile başlayacağım. Soru aslında basit görünüyor. Öğrencim soruyor: “Nasıl oluyor da ülkemiz birbiri ile tamamen zıt biçimde cepheleşmiş olan Batı-Rusya ortamında her iki tarafın da kabul ettiği dengeli bir siyaset izleyebiliyor?” Yanıtı düşündüğünüz zaman ilk görünüşün basitliğinin yerini dikkatli düşünme alıyor. Daha önceki yazılarımızda da belirtmiş olduğumuz gibi, Avrupalılar karşılaştıkları en güçlü tehdit olarak Rusya’nın Batı Avrupa yönünde genişlemesini görüyorlar. Hemen belirtelim, Türkiye, Rusya’nın Avrupa yönünde genişlemek isteyebileceği fikrine peşinen itiraz etmiyor, sadece böyle bir durumun ortaya çıkması için Rusya’nın da Avrupa’nın kendisini tehdit ettiğine inanması gerektiğine işaret ediyor. Bugünkü görünüm, Ukrayna’da bile istediğini elde etmekten aciz bir Rusya’nın yeni bir savaş hamlesine yönelmeden uzun uzun düşünmeye ihtiyaç duyacağı merkezindedir. Başka türlü ifade edecek olursak, Avrupa zannedildiği kadar güçlü bir Rus işgal baskısı altında değildir. Şüphesiz bu değerlendirme Avrupa’nın savunma konusunda çok yol alması gerektiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor ancak bu girişimin öne sürüldüğü kadar acil olmayabileceğini gösteriyor. </p>
<p><strong>Türkiye, Rusya’nın sıcak denizlere </strong><strong>ulaşmak istediğinin farkında</strong></p>
<p>Aslında Türkiye, koşulların el vermesi durumunda, Rusya’nın Türkiye, yani Güney yönünde de genişlemek isteyeceğinin, böylece uzun süredir hayal ettiği sıcak denizlere kavuşabileceğinin farkında. Belki hatırlatmaya dahi gerek yok. Çarlık Rusya’sı 19. yüzyılda çok uluslu bir imparatorluğa dönüştükten sonra, her daim Akdeniz’e ulaşma ve Türk boğazlarını ele geçirme fırsatlarını kollamıştır. Bugün unutulmuş olabilir ama Birinci Dünya Savaşı sırasında Çanakkale’yi zorlayan donanmaların arasında Çarlık Rusya’sına ait gemiler de bulunuyordu.  Bunlar Pasifik’en yola çıkarak Ege Denizi’ne gelmişlerdi. Karadeniz kapalı olduğundan oradan güneye gemi gelemiyordu.  Çarlık dönemini sona erdiren Komünistler bile, her ne kadar Türk kurtuluş mücadelesine olumlu gözle bakmışlarsa da, Türk boğazlarından bilhassa askeri teknelerin geçmesi konusuna yakın ilgi duymuşlardır. Nitekim, barış süreci devreye girince Türk boğazlarının statüsünün tartışıldığı oturumlara davet edilmekten memnuniyet duydukları gibi her oturuma katılmayı vazife edinmişlerdir. </p>
<p>Türkiye, başından itibaren Türk boğazlarından geçen ticari ve askeri trafiğin önce Lozan, sonra da Montrö Sözleşmesi’ne ödünsüz biçimde uyması için gayret göstermiştir. Müsaade ederseniz şahsi bir hatıramı da burada aktarayım. 1960’lı yılların sonunda olacak Mısır donanmasından bir grup gemi Karadeniz’deki Sovyet limanlarını ziyaret için yola çıkmış ve Çanakkale Boğazından giriş yapmıştı. Öyle anlaşılıyor ki, Mısırlı dostlarımızın Montrö Sözleşmesinin hükümlerinden haberleri yoktu. Marmara Denizi’nin ortasında Türk zırhlıları yollarını kesti. Kendilerine askeri sefinelerin önceden izin almaları gerektiği anlatıldı. Ardından diplomatik bir zerafet gösterilerek, süreyi doldurmaları için İstanbul’da Türk hükümetinin konuğu olarak bekleyebilecekleri bildirildi. Mısır gemileri İstanbul’da uzunca bir süre konuk kaldılar.  Dolmabahçe’den Taksim’e doğru yürüyen kısa pantolonlu ama uzun çoraplı Mısır denizcilerini bu gün gibi hatırlıyorum.</p>
<p><strong>Rusya’nın Karadeniz’de </strong><strong>büyük bir deniz gücü yok</strong></p>
<p>Bazı durumlarda Ruslar, Türklerin her kuralı harfiyen uygulamasından rahatsız olmuşlarsa da, sonuç olarak Türkiye’nin Karadeniz’in iki blok arasında mücadele edilen yeni bir cepheye  dönüşmesine müsaade etmemesini ve bölgeyi Doğu-Batı rekabetine açmamalarını memnuniyetle karşılamışlardır.  Türkiye, Rusya’nın Gürcistan’ı işgali sırasında bile boğazları donanmalara açmamıştır. Bu bağlamda Amerika’nın Yunanistan-Bulgaristan ve Romanya ile iş birliği yaparak Türk boğazlarını kullanmadan Karadeniz’e ulaşma girişimleri ve Avrupa Birliği’nin Bulgaristan ve Romanya’yı vesile ederek artık bir Karadeniz gücü olduğun ilan etmesine karşı Türkiye’nin olumsuz görüş ifade etmesi, herhalde Rusya’nın da memnuniyetle kaydettiği gelişmelerdir. Aslında Ukrayna’nın, Rus donanmasını güvenlik nedeniyle Sivastopol’dan daha korunaklı limanlara çekilmeye mecbur bırakması Rusya’nın Karadeniz’de büyük bir deniz gücü bulundurmadığına da işaret ediyor. Bu durumda bölgede Batı’nın deniz gücünü kuvvetlendirmekten uzak durması, bir deniz çatışmasını önlemenin en akılcı yolu olarak gözükmektedir.  </p>
<p>Böylece Türkiye’nin Rusya ‘ya karşı izlediği siyasetin anahatlarını da saptamış bulunuyoruz: hem rekabet et, hem işbirliği yap. Rusya’nın Güney’e doğru genişlemek istemesini normal karşılamak gerekirse de bunun Türkiye’yi memnun etmeyeceği aşikardır. Böyle bir olasılığa karşı koymak herhalde Türkiye’nin NATO’ya katılıp vazgeçilmez bir konum edinmesinde önemli rol oynamıştır. Kimsenin şüphe duymasına gerek yok, şayet NATO devam edemeyecek olursa, Türkiye Avrupa NATOsu veya muadili bir savunma tasavvurunda da önemli sorumluluk üstlenecek, böylece Rusya’nın Güney’e inme temayülüne karşı koyacaktır.</p>
<p><strong>Çatışmanın bedelinin </strong><strong>yükseltilmesi gerekir</strong></p>
<p>Eğer Rusya’nın Avrupa yönünde genişlemek istediğinden kuşku duyuluyorsa, bununla mücadele etmek için güçlü bir iradeye ihtiyaç vardır. Böyle bir irade çerçevesinde ortak çıkarların gerektirdiği alanlarda iş birliği yapılması, hatta karşılıklı bağımlılıkların geliştirilmesi, çatışmanın bedelinin yükseltilmesi gerekmektedir. Şu anda Avrupa’nın Rusya politikası Rusya’yı sorun yaratıcı bir ülke olarak gören Amerikan baskısının etkisi altındadır, Rusya ile işbirliği asgari düzeye indirilmiştir. Türkiye’nin izlediği siyaset ise bunun tam tersi olup, Rusya ile yakın ilişkiler kurmanın çatışma olasılığını düşüreceği merkezindedir.  Sanıyorum hatırlanacakır. Amerikan baskısı ağırlaşmadan önce Batı Avrupa ülkeleri Rusya ile daha dostane ve karşılıklı bağımlılığı öngören ilişkiler kurabiliyorlardı.  İlginçtir ki, Trump göreve geldikten sonra, Rus-Amerikan ilişkileri daha iyi seyretmeye başlamış, yeni Amerikan Başkanı Ukrayna konusunda Rusya’ya arka çıkarak, onun isteklerini kabule şayan bulduğunu muhtelif defalar ilan ederek, Avrupa’yı da, farklı bir tutum izlediklerini bilmesine rağmen, adeta aynı yolu izlemeye davet etmiştir.</p>
<p>Sanıyorum, hepimizin üzerinde daha fazla düşünmesini gerektiren bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz. Rusya uluslararası ilişkilerdeki rolünün artık bir süper güç değil büyük bir güç olduğu gerçeğine uyum sağlamağa çalışıyor. Bu pek de kolay bir uyum sağlama süreci değildir, tekrar süper güç konumuna yükselme girişimlerinde bulunmak için fırsat yakalamaya çalışmak gibi bir zaafla da maluldur. Halbuki, geriye doğru bakıldığı zaman Rusya’yı süper güç yapan niteliğinin nükleer silahlara ve bunları Yeni Dünya’ya ulaştıracak taşıma imkanlarına sahip olması olduğu kolayca görülecektir. Yoksa, Rusya hiçbir zaman istisnai bir iktisadi güce sahip olmamıştır. Bu gerçek karşısında, Amerika’nın ne dediğinden bağımsız olarak, Avrupa’nın yapması gereken, Rusya’ya Avrupa güvenlik mimarisinin kurulmasında bir yer vermesi, buna karşılık bu mimariye uymamasının sert karşılk göreceğinin kendisine hatırlatılmasıdır. Rusları Kıta savunmasından tecrit etmenin kimseye faydası yoktur. Türkiye’nin genelde örnek alınması için inandırıcı bir neden bulunmamakla beraber, Rusya ile bir yandan rekabetçi ilişkiler yürütürken diğer yandan iyi ilişkiler kurmayı başarması iyi bir örnek teşkil ettiğinden başkalarının da aynı yolu izleyebileceği akla gelmektedir.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/rekabet-etmek-iyi-iliskileri-dislamamalidir-80021</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/0/2/1/1280x720/5-1779771081.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Rekabet etmek iyi ilişkileri dışlamamalıdır ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/zamanin-cografyasinda-turkiyenin-yeri-80020</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:21:00 +03:00</pubDate>
            <title> Zamanın coğrafyasında Türkiye’nin yeri</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>Zaman içinde ilerlemek mümkün ama geriye gelmek ancak anılar üzerinden gerçekleşebilir. Zaman hiç kimseyi beklemez, içinde ilerlersin. Bu yüzden yap veya yapma ama zamana bırakma.</strong></p>
<p><strong>Kültürlerin zaman algısı</strong> üzerine yazılmış en ünlü kitap; sosyal psikolog <strong>Robert Levine</strong>’e ait.  Kariyerini zaman ve yaşam hızı çalışmalarına adayan <strong>Levine</strong>, bizi dünyanın etrafında çağlar boyu süren <strong>büyüleyici bir zaman turuna</strong> çıkarıyor. <strong>Hangi kültür, zamanı nasıl algılıyor</strong> sorusuna harika bir cevap.</p>
<p>Zaman, her zihin için farklı akar. <strong>10 yılın</strong> değerini, yeni boşanmış çifte sor; <strong>3 yılın</strong> değerini ayrılmış âşıklara sor;  <strong>1 yılın</strong> değerini sınavı başaramamışa sor; <strong>9 ayın</strong> değerini hamile kadına, <strong>1 günün</strong> değerini hasta yatağındakine, <strong>1 dakikanın</strong> değerini uçağı kaçırana, <strong>1 saniyenin</strong> değerini gümüş madalyalıya sor.</p>
<p><strong>KİM, HANGİ ULUS,  NE KADAR SÜRE TOPLANTISINA GECİKİYOR?</strong></p>
<p><strong>İsviçre</strong>’de akrep ve yelkovan bir yere geldiğinde <strong>toplantı başlar</strong>, bir yere geldiğinde <strong>biter</strong>. Dünyada <strong>en hassas saatleri</strong> zaten onlar yaparlar. <strong>Londra</strong>’da 10 dakika geciksen dahi “zamanındasın.” <strong>New York</strong>’ta 15 dakika, <strong>Antep</strong>’te 25, <strong>Ankara</strong>’da 45 dakika gecikme dahi <strong>zamanında başlamaktır</strong> toplantıya…</p>
<p>Oysa <strong>Arap ülkelerinde</strong> randevulaştığınız gün <strong>buluşamayabilirsiniz</strong> de… Peki, ya <strong>siyasilerimizin zaman algısı</strong>? Rekor, 3,5 saat ile Rahmetli <strong>Necmettin Erbakan</strong>’da. İkinci sırada 2,5 saat ile eski Başbakan <strong>Ahmet Davutoğlu</strong> var. Cumhurbaşkanının zaman kullanımı oldukça verimli; <strong>ortalama 20-25 dakika</strong>.</p>
<p><span style="color: #236fa1;"><strong>İKİ SORU İKİ CEVAP / Zamanın coğrafyasına dair…</strong></span></p>
<p><strong><em>İnsanlar neden dakik olamıyor?</em></strong></p>
<p>Bunu <strong>trafiğe bağlamak</strong> yanlış… Bu, zamanı nasıl algıladığına ve “<strong>ötekinin zamanına ne kadar saygı duyduğuna</strong>” bağlı… İnsanın <strong>uygarlık talebinin</strong> bir ölçüsü de <strong>başkasının zamanına</strong> gösterdiği saygıdır.</p>
<p><strong><em>Dakik insanların kazanımları neler?</em></strong></p>
<p>Öncelikle yüksek <strong>kredibilite</strong>… Ayrıca ekip çalışmasına <strong>yatkınlık</strong>… Proje başarısında <strong>anahtar</strong> faktör. Sözüne <strong>itibar</strong>, eylemine <strong>saygı</strong>, katkısına değer vermek de cabası. Kısaca <strong>dakik insan, çok değerlidir</strong>.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>NOT</strong></span></p>
<p><strong>ZAMANI YÖNETEN DÜNYAYI YÖNETİR</strong></p>
<p>“<strong>Zamanın tık tık’ları… Güden; yaratıkları</strong>…” ne dışındayız zamanın, ne de büsbütün dışında… Akıp giden bu nehirde iki kere yıkanmamaktır. Zamanı yöneten; dünyayı yönetir. Ömrün, doldurman gereken muazzam bir zaman boşluğu ise, ziyandasın. <strong>Zamanı verimli yaşıyorsan yaşlanmıyorsun</strong>.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>ZAMAN LÛGATI</strong></span></p>
<p><strong>Dakiklik</strong>: Punctuality. Verdiği süreye sadık kalmak… Zamanı en verimli şekilde kullanmak</p>
<p><strong>Saat</strong>: 60 dakikadan oluşan ve günün 24 saatte birine denk gelen süre. Zamanın ana ölçeği</p>
<p><strong>Dakika</strong>: 60 saniyeden ibaret zaman dilimi. Genelde ulaşım araçlarının kullandığı birim</p>
<p><strong>Saniye</strong>: Bundan 150 yıl önce saatlerde yoktu; zira kimsenin zamana bu denli saygısı yoktu</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/zamanin-cografyasinda-turkiyenin-yeri-80020</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/5/1/7/1280x720/alarm-saat-1762152397.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Zamanın coğrafyasında Türkiye’nin yeri ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/diplomali-issizler-bos-makineler-uretimi-durduran-buyuk-tezat-80036</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:20:00 +03:00</pubDate>
            <title> Diplomalı işsizler, boş makineler: Üretimi durduran büyük tezat</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Türkiye’de uzun süredir konuşulan ama etkisi giderek daha fazla hissedilen sorunlardan biri ara teknik eleman eksikliği. Ancak dünyanın gelişmiş ülkelerinde de durum farklı değil. Bu küresel kriz sanayileşmiş ekonomilerde her yıl yüzlerce milyar dolarlık devasa kayıplar yaratıyor. Örneğin, Deloitte ve ABD İmalat Enstitüsü raporlarına göre ABD imalatında doldurulamayan pozisyonların maliyeti 2023'e kadar 1 trilyon dolarlık riski tetiklerken, CME verilerine göre Kanada ekonomisi her yıl 13 milyar dolar ciro kaybediyor. Korn Ferry analizlerine göre ise Almanya ve Japonya gibi devler her yıl milyarlarca avroluk siparişi personel yokluğundan reddediyor. Ülkemizde fabrikalarda teknisyen, kaynakçı, CNC operatörü veya kalıp ustası bulmak artık sorun haline geldi. İlginç olan ise bir yanda genç işsizliği konuşulurken diğer yanda fabrikaların “çalıştıracak insan bulamıyoruz” demesi. İmalat, inşaat ve hizmet sektörlerinde kesin rakamlar olmamakla birlikte yüz binlerce ara eleman açığı var. Yalnızca imalat sanayisinde ihtiyaç duyulan ara teknik eleman sayısı 300 binin üzerinde.</p>
<figure class="image" style="text-align: center;"><img src="/storage/uploads/0/0/0/6a15286d6bf3e-1779771501.jpg" alt="" width="700" height="386" />
<figcaption><strong>Türkiye'de imalat, inşaat ve hizmet sektörlerinde kesin rakamlar olmamakla birlikte yüz binlerce ara eleman açığı var. Yalnızca imalat sanayisinde ihtiyaç duyulan ara teknik eleman sayısı 300 binin üzerinde.</strong></figcaption>
</figure>
<p>Bu tablonun oluşmasında toplumsal bakış açısının payı büyük. Ailelerin büyük bölümü çocuklarının üniversite okumasını başarı ölçütü olarak görüyor. Gençler yeteneklerine ya da sektör ihtiyacına göre değil, sadece diploma sahibi olmak için bölümlere yönlendiriliyor. Sonuçta piyasada karşılığı sınırlı bölümlerden mezun binlerce genç iş bulamazken; sanayi ve teknik alanlarda ciddi bir insan kaynağı açığı oluşuyor. Oysa bugün birçok teknisyen veya nitelikli usta, beyaz yakalı çalışanlardan daha fazla kazanıyor.</p>
<p>Birçok işletme yeterli teknik personel olmadığı için tam kapasite çalışamıyor. Bazı sektörlerde vardiyalar iptal edilirken, makineler operatör eksikliği nedeniyle boş kalıyor. Uzmanlara göre bu durum imalat sanayisinde en az yüzde 10 ila 15 arasında verimlilik ve ciro kaybına yol açıyor. Bu da ekonomi açısından milyarlarca dolarlık üretim kaybı anlamına geliyor. Zamanında yetişmeyen siparişler nedeniyle ihracat bağlantıları aksıyor, firmalar uluslararası pazarda rekabetçi olamıyor. İşverenin katlandığı bu maliyet doğrudan ürün fiyatlarına yansıyor; yani aslında ara eleman açığı küresel enflasyonu da besleyen unsurlardan biri haline geliyor.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/diplomali-issizler-bos-makineler-uretimi-durduran-buyuk-tezat-80036</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/0/0/1/1280x720/ekonomigazetesi-no-image.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Diplomalı işsizler, boş makineler: Üretimi durduran büyük tezat ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/ucak-tirmanista-iken-gaz-kesilmez-diye-gayrimenkule-15-milyar-dolar-yatiriyor-80019</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:16:00 +03:00</pubDate>
            <title> ‘Uçak tırmanışta iken gaz kesilmez’ diye gayrimenkule 1.5 milyar dolar yatırıyor</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>ÖZAK </strong>Global Holding Yönetim Kurulu Başkanı <strong>Ahmet Akbalık, </strong>enflasyonla mücadele çerçevesinde kredi musluklarının kısılması, yüksek faizin caydırıcılığına rağmen 2025’te konut satışı rekoru kırılması, bu yıl da benzeri temponun sürmesi üzerine piyasa verilerini gözden geçirdi:</p>
<ul>
<li><strong>Konut satışlarının çoğu </strong>“tasarruf finansman modeli”<strong>yle gerçekleşiyor. Gerçek ipotekli satış değil. Yani, bankaların konut kredileriyle gerçekleşmiyor. Zaten birinci el konutlara talep inanılmaz düşük.</strong></li>
</ul>
<p>İnşaat maliyetlerine baktı:</p>
<ul>
<li><strong>6-7 yıl öncesine göre çimento, hazır beton, demir fiyatları 4 kat arttı. İşçilik maliyetlerinde de önemli artışlar oldu.</strong></li>
</ul>
<p>Özak Global Holding Yönetim Kurulu Başkanı <strong>Ahmet Akbalık</strong>’la bir grup meslektaşımla birlikte buluştuk, piyasanın durumunu ve kendi projelerini konuştuk.</p>
<p><strong>Akbalık, </strong>inşaat maliyetlerindeki artışa işaret etti:</p>
<p>-          <strong>Türkiye’de yapı malzemeleri sektörü artık ihracat yapan dev bir ekosistem halinde. Bu nedenle içerideki fiyatlamalar da küresel piyasalardan bağımsız hareket etmiyor. Bu durum doğal olarak maliyetleri yukarı taşıyor.</strong></p>
<p>Birinci el konut fiyatlarının yapı malzemeleri fiyatlarıyla aynı tempoda artmadığını savundu:</p>
<p>-          <strong>Sektörün oyuncularının önemli bir bölümü finansman gücüyle ayakta kalmayı sürdürüyor.</strong></p>
<p>Konutta ötelenmiş talebe dikkat çekti:</p>
<p>-          <strong>Parası olan alıyor ama ipotekli, yani kredi ile konut almayı planlayanlar bekliyor. Faizler ne zaman düşerse o zaman birinci el konuta </strong><strong>ilişkin </strong><strong>ötelenmiş talep harekete geçer.</strong></p>
<p>Enflasyonla mücadele programıyla ilgili şu değerlendirmeyi yaptı:</p>
<p>-          <strong>Para politikasına dayalı mevcut enflasyonla mücadele modeli konutu bir anlamda ötekileştirdi. Parayı faize yatırmak varken birinci el konuta yönelen pek olmuyor. Lüks projeler dışında satışlar inanılmaz düşük.</strong></p>
<p>Yüksek faiz ortamı nedeniyle son yıllarda konutta ciddi bir <strong>“ötelenmiş talep” </strong>birikmesi olduğunun altını çizdi:</p>
<p>-          <strong>Yani, insanlar konut alımını erteliyor. Türkiye’nin demografik yapısı, deprem dönüşüm ihtiyacı ve şehirleşme dinamikleri düşünüldüğünde konuta talebin orta ve uzun vadede güçlü kalmaya devam edeceği çok açık.</strong></p>
<p>Konut satışlarındaki şu eğilim üzerinde durdu:</p>
<p>-          <strong>Hanelerin nüfusu 3 kişiye düştü. Yalnız yaşayanların sayısı oldukça arttı. O nedenle 1+1, 2+1 konutların daha çok ilgi görmesi dikkati çekiyor.</strong></p>
<p>Bu noktada Özak Global Holding’in projelerini merak ettik, bitmek üzere olanları sıraladı:</p>
<ul>
<li><strong>İstanbul Mahmutbey’deki projemiz teslim aşamasında.</strong></li>
<li><strong>Göktürk’te 3’üncü projeyi bitiriyoruz.</strong></li>
<li><strong>Dragos’daki projemiz de tamamlanma noktasına geldi.</strong></li>
</ul>
<p>Bu projelerin parasal büyüklüğünü sorduk, hesapladı:</p>
<p>-          <strong>20 milyar lira dolayında (444 milyon dolar).</strong></p>
<p>Şantiye aşamasındaki projelerini paylaştı:</p>
<ul>
<li><strong>Özak Topkapı</strong></li>
<li><strong>Halkalı Hayat Flora</strong></li>
<li><strong>Beşiktaş Özak Palas</strong></li>
</ul>
<p>Bu projelerin parasal büyüklüğünü de sorduk, hesabı ortaya koyduk:</p>
<p>-          <strong>50 milyar lira (1.1 milyar dolar)…</strong></p>
<p>Bunun üzerinde piyasa sıkıntılı iken projelerini sürdürmenin nedenini sorduk, şu yanıtı verdi:</p>
<p>-          <strong>Uçak havalandıktan itibaren tırmanıştayken gazı kesmek mümkün olmaz. Uçak tırmanışını tamamlayana kadar o tempo devam eder. Bizim projeler açısından da durum öyle. Bitim aşamasına gelenleri tamamlamak, şantiye aşamasındakileri de sürdürmek durumundayız.</strong></p>
<p>Uçak örneğini sürdürdü:</p>
<p>-          <strong>Uçak kalktıktan sonra da varış noktasında zamanında indirmek lazım. Piyasa sıkıntılı olsa da bizim de projelerimizi tamamlamamız gerekiyor.</strong></p>
<p>Özak Global, <strong>“leasing formülü” </strong>ve <strong>“şirket içi ödeme planları”</strong>yla bitme noktasındaki projelerinde satışlarını sürdürüyor.</p>
<p>Şantiye aşamasındaki projelerde de, <strong>“Uçak tırmanıştayken gaz kesilmez” </strong>yaklaşımıyla yola devam devam ediyor…</p>
<p>Sağlık ve huzurla iyi bayramlar…</p>
<p><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="/storage/uploads/0/0/0/6a151f3d178a3-1779769149.png" alt="" width="700" height="347" /></p>
<h2><span style="color: #e03e2d;">Monaco, Cannes ve Nice’te gayrimenkul projesi hazırlığı yapıyor</span></h2>
<p><strong>ÖZAK </strong>Global Holding Yönetim Kurulu Başkanı <strong>Ahmet Akbalık, </strong>Türkiye’de uzun yıllardır geliştirilen markalı konut, karma proje ve turizm yatırımı deneyimini artık uluslararası pazarlara taşıma aşamasına geldiklerini belirtti:</p>
<p>-          <strong>Avrupa’dan Akdeniz havzasına, turizm bölgelerinden dönüşüm projelerine kadar çok geniş coğrafyada yatırım fırsatlarını değerlendiriyoruz. Monaco, Nice ve Cannes’da hasılat paylaşımı projeler</strong><strong> için </strong><strong> görüşmeler yürütüyoruz.</strong></p>
<p>Türk inşaat sektörünün Türkiye’de geliştirdiği modeli yurt dışına da taşıması gerektiğini vurguladı:</p>
<p>-          <strong>Türkiye, yurt dışında müteahhitlik kaslarıyla gayet iyi biliniyor. Artık masaya proje geliştirici kimliğimizi de koymamız gerekiyor. Nitekim yurt dışında proje geliştirme konusunda Türk gayrimenkul sektörüne ilgi dikkatimizi çekiyor.</strong></p>
<p>Ardından ekledi:</p>
<p>-          <strong>Özellikle karma projeler, yaşam alanları, turizm yatırımları ve dönüşüm projelerinde Türk şirketleri daha fazla tercih ediliyor. Çünkü, hız, maliyet yönetimi ve operasyon kabiliyeti açısından güçlü bir know-how oluştu.</strong></p>
<p>Yurt dışındaki projeleri konusunda planladıkları takvimi paylaştı:</p>
<p>-          <strong>2029 yılına kadar yurt dışında 2 projeye başlamış olmayı hedefliyoruz. Stratejiyi bu şekilde çizdik.</strong></p>
<h2><span style="color: #e03e2d;">Tek tek yerinde dönüşüm sakat bir iş, ‘nitelikli dönüşüm’e ihtiyaç var</span></h2>
<p><strong>ÖZAK </strong>Global Holding Yönetim Kurulu Başkanı <strong>Ahmet Akbalık, </strong>İstanbul başta olmak üzere Türkiye’de kentsel dönüşüm ihtiyacının artık ertelenemez hale geldiğini vurguladı:</p>
<p>-          <strong>Deprem gerçeği hepimizin en önemli gündemi. En büyük ihtiyaç hızlı, planlı ve nitelikli dönüşüm. İstanbul’da bazı semtlerde tek tek yerinde dönüştürülen apartmanları görüyorum. Böyle tek tek yerinde dönüşüm sakat bir iş.</strong></p>
<p>Kentsel dönüşüm konusunun sadece deprem odaklı değil, bütünsel bir şehircilik anlayışıyla ele alınması gerektiğini kaydetti:</p>
<p>-          <strong>İstanbul gibi bir metropolde dönüşüm parça parça müdahalelerle değil, ulaşımı, sosyal alanları ve altyapısıyla bütünleşik bir planla yönetilmeli.</strong></p>
<p>Bu boyuttaki bir dönüşümü ancak gayrimenkul yatırım ortaklıkları (GYO) gibi şeffaf, denetlenebilen ve sermaye gücü olan yapıların sırtlayabileceğinin altını çizdi:</p>
<p>-          <strong>Kamu otoritesinin koordinasyonunda, yetkinliği kanıtlanmış kurumsal oyuncuların içinde yer aldığı kümelenmiş bir GYO modeliyle İstanbul’u geleceğe taşıyabiliriz.</strong></p>
<h2><span style="color: #e03e2d;">Lüks turizme 1.2 milyar dolarlık yatırım yapacak</span></h2>
<p><strong>ÖZAK </strong>Global Holding Yönetim Kurulu Başkanı <strong>Ahmet Akbalık, </strong>turizm sektörüne 2005 yılında Antalya’daki ilk tesislerinin yatırımına başladıklarında girdiklerini belirtti:</p>
<p>-          <strong>Ela Quality Resort’u 2007’de hizmete açtık. Artık büyüme stratejimizde turizm yatırımları da önemli bir yer tutuyor. Özellikle yüksek nitelikli otel projeleri ve destinasyon yatırımlarına odaklanıyoruz.</strong></p>
<p>Antalya Kemer’de devam eden, ezberleri bozarak Türkiye’ye yeni bir turizm anlayışı getirecek otel yatırımlarının holding açısından stratejik önemde olduğunu vurguladı:</p>
<p>-          <strong>Turizmde çok güçlü bir potansiyel görüyoruz. Türkiye artık yalnızca deniz-kum-güneş destinasyonu değil, sağlık turizmi, spor turizmi, gastronomi ve yüksek segment konaklama alanlarında önemli bir merkez haline geliyor.</strong></p>
<p><strong>“Kişiselleştirilmiş turizm” </strong>konseptine doğru yol aldıklarını kaydetti:</p>
<p>-          <strong>Bu dönüşüm doğrultusunda biz de portföyümüzü çeşitlendiriyoruz. Kemer’de devam eden yatırımımız bunun önemli örneklerinden biri. Naturland’in yerini Cemil Çakmaklı’dan satın almıştık. Orada yatırımımız sürüyor.</strong></p>
<p>Kemer’de 2, Bodrum’da bir ve Didim’de bir olmak üzere turizmde 4 projenin gündemlerinde olduğunu bildirdi:</p>
<p>-          <strong>Naturland’in yerine başladığımız proje 500 milyon dolarlık yatırımla hayata geçiyor. Bodrum’daki yatırımımıza 2027 yılında başlayabileceğiz. Turizm sektörüne yapacağımız yatırım toplam 1.2 milyar doları bulacak.</strong></p>
<p>Devasa beton kütlelerden ibaret büyük ölçekli oteller inşa etmek istemediklerini vurguladı:</p>
<p>-          <strong>Artık insanlar yalnızca konaklama değil, deneyim satın alıyor. Bu nedenle turizm yatırımlarında mimari, hizmet kalitesi, yaşam deneyimi ve lokasyon bütünleşik şekilde ele alınmalı. Biz bu perspektifle hareket ediyoruz.</strong></p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/ucak-tirmanista-iken-gaz-kesilmez-diye-gayrimenkule-15-milyar-dolar-yatiriyor-80019</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/4/0/8/1280x720/ahmet-akbalik-1777699728.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ ‘Uçak tırmanışta iken gaz kesilmez’ diye gayrimenkule 1.5 milyar dolar yatırıyor ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/ekonomi/net-yabanci-girisi-16-milyar-dolar-80018</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:11:00 +03:00</pubDate>
            <title> Net yabancı girişi 1,6 milyar dolar</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>ŞEBNEM TURHAN</strong></p>
<p>Yabancı yatırımcı özellikle tahvilde savaş dönemi sert satış yapsa da son 1 yılda TL varlıklara girişi 10.5 milyar dolara ulaştı. Yabancı son 1 yılda 4 milyar 432,9 milyon dolarlık hisse senedi, 4 milyar 632,8 milyon dolarlık DİBS alımı ve 1 milyar 427,8 milyon dolar ÖST alımı gerçekleştirdi. Yabancının tahvildeki yapı ise yıl sonuna göre 2 puan birden düşerek yüzde 7,7’ye indi.</p>
<p>Yabancı yatırımcılar Haziran 2023’te başlayan enflasyonla mücadele kapsamında sıkı para politikasıyla son yıllarda TL varlıklardan çıkışlarını tersine döndürmeye başladı. Özellikle geçen yıl 19 Mart’ta yaşanan çalkantıya kadar devlet tahvillerinde payı yüzde 1’in altına inen yabancı yatırımcı payını yüzde 10’un üzerine taşıdı. Bu yıl da iyi başlarken Orta Doğu’yu karıştıran savaş yine sert çıkışa neden oldu. Yabancı yatırımcılar devlet tahvillerinde 28 Şubat’tan itibaren çıkış yaparken son bir yıldaki seyir ise pozitif seyrini korudu. Hisse senedi piyasasında bu yıl güçlü alımlar dikkat çekerken savaşa rağmen yine giriş tarafında kaldı.</p>
<h2>Hisse senedinde payı geriledi </h2>
<p>Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası verilerine göre 15 Mayıs ile biten haftada yabancı yatırımcılar hisse senedi piyasasında 285 milyon dolar çıkış yaparken son bir yılda hisse senedi piyasasındaki girişi 4 milyar 432,9 milyon dolara ulaştı. Bu yılbaşından beri ise yabancı yatırımcının hisse senedi net alımı toplam 2 milyar 54,4 milyon dolara yükseldi. Hisse senedi piyasasında yabancı payı 15 Mayıs haftası itibariyle yüzde 33,8 olurken bir önceki hafta bu oran yüzde 34,9 seviyesindeydi. 2025 yılı kapanışında yabancının hisse senedi piyasasındaki payı yüzde 36,3, 1 sene önce ise yüzde 35,2 seviyesinde bulunuyordu.</p>
<h2>Tahvildeki payı yüzde 7,7’ye indi </h2>
<p>Devlet tahvillerinde ise savaş sonrası dalgalı bir seyir izlendi. TCMB verilerine göre yabancı yatırımcının bu yıl devle tahvillerinde 1 milyar 531,8 milyon dolarlık satışı bulunuyor. Son bir yılda ise devlet tahvillerine giriş 4.6 milyar doların üzerinde. Yabancı yatırımcıların devlet tahvillerinde geçen yıl sonunda yüzde 9,7 olan payı 15 Mayıs itibariyle yüzde 7,7'ye gerilerken 2024 yıl sonunda bu pay yüzde 12,9'a kadar yükselmişti. Özel sektör tahvilleri yabancının bu yıl en çok dikkat çeken hareketinin gerçekleştiği TL varlıklar oldu. Bu yıl yabancı yatırımcı 1 milyar 45 milyon dolar net özel sektör tahvili alımı yaparken son 1 yıldaki alımlı da 1.4 milyar doları aştı. Böylece yabancı yatırımcının TL varlıklarda bu yılki toplam net girişi 1 milyar 567,6 milyon dolar, son 1 yılda ise 10 milyar 493,5 milyon dolar olarak hesaplandı.</p>
<h2>Carry trade girişi 0.1 milyar dolar </h2>
<p>Ekonomistlerin analizine göre yabancı yatırımcıların 15 Mayıs ile biten haftada döviz cinsi yatırımlar tarafında, devlet eurobond portföyü (yurt içi bankaların yurt dışı şubeleri hariç) 0.1 milyar dolar, şirket ve banka eurobond portföyü 0.4 milyar dolar yükseldi. QNB ekonomistlerinin BDDK’nın açıkladığı bankaların bilanço dışı döviz pozisyonu ile TCMB’nin swap miktarındaki değişimden hareketle, ağırlıklı olarak yabancı yatırımcılarla ilişkili olduğunu düşünülen swap pozisyonlarındaki akımları hesaplamalarına göre de 15 Mayıs haftasında bu kanaldan nette 0.1 milyar dolarlık swap (carry trade) girişi gerçekleşti. Ekonomistler böylece, yabancı yatırımcıların toplam portföy girişinin 15 Mayıs haftasında 0.3 milyar dolar olduğunu hesaplıyoruz. Kur performansı açısından daha belirleyici olan TL cinsinden portföy (hisse, DİBS, carry trade) çıkışı ise 0.2 milyar dolar oldu.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/ekonomi/net-yabanci-girisi-16-milyar-dolar-80018</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/6/5/8/1280x720/dolar-dollar-1766131459.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Yabancı yatırımcılar savaş sonrası özellikle devlet tahvillerinde sert çıkış gerçekleştirse de bu yıl ve son 1 yılda nette hala alım tarafında. TCMB verilerine göre 15 Mayıs itibariyle yabancının son 1 yıllık net girişi 10.5 milyar dolara, bu yıl ise 1.6 milyar dolara yaklaştı. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/ekonomi/turkiye-kuresel-ihracat-liginde-2-sira-birden-geriledi-80017</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:06:00 +03:00</pubDate>
            <title> Türkiye küresel ihracat liginde 2 sıra birden geriledi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>YENER KARADENİZ/İSTANBUL</strong></p>
<p>Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) verileri, küresel ticarette 2025 yılında ithalat tarafında yeniden büyüme eğiliminin güçlendiğini ortaya koydu. Dünyanın en fazla ithalat yapan 50 ülkesi arasında Türkiye, yüzde 6,2’lik artışla 365,4 milyar dolarlık ithalat hacmine ulaşırken, küresel ortalamaya yakın performans sergileyerek sıralamadaki yerini korudu. İhracat tarafında ise 273,3 milyar dolar ile küresel ligde ilk 50 ülke arasında 2 sıra birden düşerek 29. sıradan 31. sıraya düştü. İthalat tarafında özellikle Çin, Güney Kore, Birleşik Arap Emirlikleri ve Rusya gibi büyük ekonomilerde ithalat daralması yaşanırken Türkiye’nin ithalat artışını sürdürmesi dikkat çekti.</p>
<p>DTÖ verilerine göre dünya toplam ithalatı 2024’te 24,2 trilyon dolardan 2025’te 25,8 trilyon dolara yükselirken küresel artış oranı yüzde 6,4 oldu. Türkiye ise 344 milyar dolardan 365,4 milyar dolara çıkarak dünya ortalamasına oldukça yakın bir performans gösterdi. Söz konusu performans ile Türkiye’nin küresel ithalattan aldığı pay yüzde 1,4 ile küresel ihracattan aldığı pay olan yüzde 1,1’lik oranın oldukça üstünde gerçekleşti.</p>
<p><img style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" src="/storage/uploads/0/0/0/6a151d05218f0-1779768581.png" alt="" width="885" height="668" /></p>
<h2>Polonya ile BAE arasında</h2>
<p>Türkiye, 2025 itibarıyla dünyanın en fazla ithalat yapan ülkeleri arasında 22’nci sırada yer aldı. Türkiye’nin hemen üzerinde Polonya bulunurken, hemen altında ise ithalatında sert düşüş yaşayan Birleşik Arap Emirlikleri yer aldı. Özellikle BAE’nin ithalatının yüzde 18,4 gerileyerek 444,7 milyar dolardan 362,8 milyar dolara düşmesi, Türkiye ile arasındaki farkın kapanmasına neden oldu. Rusya’nın yüzde 13,9’luk düşüş yaşaması ve Çin’in de negatif bölgede kalması, küresel ticarette dengelerin değişmeye başladığına işaret etti. Türkiye ise zayıf küresel talep, yüksek faiz ortamı ve jeopolitik gerilimlere rağmen ithalat hacmini büyütmeyi başardı.</p>
<h2><img style="float: right;" src="/storage/uploads/0/0/0/6a151d17524b7-1779768599.png" alt="" width="268" height="271" />Avrupa’yı geride bıraktı</h2>
<p>Türkiye’nin yüzde 6,2’lik artışı; Fransa’nın yüzde 4,9, Kanada’nın yüzde 1,7, Japonya’nın yüzde 1,8 og Belçika’nın yüzde 3,4’lük artışlarının üzerinde gerçekleşti. Türkiye ayrıca Endonezya, İsrail, Güney Afrika ve Yunanistan gibi ülkelerden de daha güçlü performans sergiledi. Buna karşın Avrupa’da özellikle İngiltere’nin yüzde 15,6, İspanya’nın yüzde 15,4 ve Portekiz’in yüzde 16,1’lik artışları öne çıktı. İsviçre ise yüzde 36,9’luk artışla listedeki en hızlı büyüyen ithalat pazarı oldu.</p>
<h2>Asya’nın yükselişi sürüyor</h2>
<p>Veriler, küresel ithalat büyümesinde Asya ülkelerinin ağırlığını artırmaya devam ettiğini gösterdi. Tayvan yüzde 22,7, Vietnam yüzde 17,9, Hong Kong yüzde 19,5 ve Malezya yüzde 13’lük artışlarla dikkat çekti. Hindistan da 752,6 milyar dolarlık ithalat hacmiyle Japonya’ya yaklaşarak dünyanın en büyük ithalat pazarları arasındaki konumunu güçlendirdi. ABD ise 3,5 trilyon dolarlık ithalat hacmiyle dünyanın açık ara en büyük ithalatçısı olmaya devam etti. Çin’in ithalatındaki sınırlı gerileme ise küresel talepteki yavaşlamanın Asya’nın en büyük ekonomisine de yansıdığı şeklinde değerlendirildi.</p>
<h2>Çin zirveyi güçlendirdi</h2>
<p>Türkiye’nin en fazla ithalat yaptığı ülkeler sıralamasında Çin, 2025 yılında da açık ara ilk sıradaki yerini korudu. Çin’den yapılan ithalat yüzde 10,3 artışla 49,6 milyar dolara yükseldi. Ülkeden 12,7 milyar dolar ile en fazla 85 fasılda yer alan elektrik elektronik ürünleri ithalatı gerçekleştirilirken onu 11,6 milyar dolar ile nükleer reaktörler, kazanlar, makineler, mekanik cihazlar ve aletler ile bunların aksam ve parçaları ve 3,2 milyar dolar ile de otomotiv izledi. İkinci sırada yer alan Rusya’dan yapılan ithalat ise yüzde 3,7 gerileyerek 42,4 milyar dolara düştü. Rusya’dan yapılan ithalatta ilk sırayı 29,8 milyar dolar ile mineral yakıtlar, 3,4 milyar dolar ile demir çelik ve 1,3 milyar dolar ile de hububat izledi. Söz konusu rakamlar ile birlikte Çin ile Rusya arasındaki fark daha da açıldı.</p>
<h2>Almanya dikkat çekti</h2>
<p>Avrupa ülkeleri arasında Almanya dikkat çekici bir performans sergiledi. Almanya’dan yapılan ithalat yüzde 11,2 artışla 30,1 milyar dolara ulaştı. ABD’den ithalat da yüzde 11,4 artış göstererek 18 milyar dolar seviyesini aştı. Listede en sert yükseliş ise İsviçre’de görüldü. İsviçre’den yapılan ithalat yüzde 40,8 artarak 15,7 milyar dolara çıktı. İsviçre’den 13,5 milyar dolar ile en fazla 71. fasılda yer alan mücevherat ithalatı yapılırken onu 493 milyon dolarla eczacılık ürünleri ve 399 milyon dolar ile de saat ithalatı izledi. Buna karşılık İtalya’dan yapılan ithalat yüzde 18,5 gerileyerek dikkat çekici düşüş gösteren ülkeler arasında yer aldı. Birleşik Arap Emirlikleri’nden yapılan ithalatın yüzde 16 artışla 20,9 milyar dolara yükselmesi de Türkiye’nin enerji, altın ve ara malı ticaretindeki yön değişimini ortaya koydu. Güney Kore ve İspanya’dan yapılan ithalatta da çift haneye yakın artışlar kaydedildi.</p>
<h2><span style="color: #e03e2d;">Türkiye ihracatta ilk 50 içinde 31’nci sırada</span></h2>
<p>Yine Dünya Ticaret Örgütü verilerine göre 2025’te dünya ihracatı yüzde 7,2 artarak 25,6 trilyon dolara çıktı. Çin 3,8 trilyon dolarlık ihracatla açık ara liderliğini korurken, ABD 2,2 trilyon dolar, Almanya ise 1,8 trilyon dolarlık ihracatla ilk üçte yer aldı. Türkiye ise 2024’te 261,8 milyar dolar olan ihracatını 2025’te yüzde 4,4 artırarak 273,4 milyar dolara yükseltti. Bu performansa rağmen Türkiye, en fazla ihracat yapan 50 ülke arasında 2 sıra birden düşerek 29’unculuktan 31. sıraya düştü ve küresel ihracattan aldığı pay yüzde 1,1 olarak gerçekleşti. Türkiye’nin küresel ithalattan aldığı pay ise yüzde 1,4 idi. Öte yandan yine Türkiye’nin ihracat artışı, dünya ortalaması olan yüzde 7,2’nin gerisinde kaldı. İlk 50 ülke içinde ihracatını en hızlı artıran ülke yüzde 59,4 ile Vietnam oldu. Vietnam’ı yüzde 34,6 ile Tayvan, yüzde 24,4 ile İsviçre, yüzde 22,9 ile Slovenya ve yüzde 21,4 ile İrlanda izledi. En sert düşüşler ise yüzde 20,2 ile Birleşik Arap Emirlikleri, yüzde 15,3 ile Irak, yüzde 13,2 ile Katar ve yüzde 12,2 ile Rusya’da yaşandı.</p>
<h2><span style="color: #e03e2d;">Enerji ilk sıradaki yerini korudu</span></h2>
<p>2025 yılında Türkiye’nin ithalatında enerji ve sanayi girdileri ağırlığını korudu. En fazla ithalat yapılan fasıl 62,4 milyar dolarla mineral yakıtlar olurken, makine (41,6 milyar dolar) ve otomotiv sektörleri de üst sıralarda yer aldı. Özellikle otomotiv (36,8 milyar dolar), elektronik (29,9 milyar dolar) ve kıymetli metaller (28,1 milyar dolar) kalemlerindeki yüksek hacim dikkat çekti. Türkiye’nin 2025’te en fazla ithalat yaptığı fasıllarda kıymetli madenleri 22,2 milyar dolarla demir çelik, 15,6 milyar dolarla plastikler ve plastik mamulleri, 8,9 milyar dolarla organik kimyasallar, 7,7 milyar dolarla optik, tıbbi ve hassas cihazlar ve 7,5 milyar dolar ile de bakır ve bakırdan eşya takip etti.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/ekonomi/turkiye-kuresel-ihracat-liginde-2-sira-birden-geriledi-80017</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/2023/09/konteyner-ithalat-ihracat.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Türkiye, 2025 yılında gerçekleştirdiği 365,4 milyar dolarlık ithalat ile küresel ligde 22’nci sırada yer alırken 273,4 milyar dolarlık ihracat ile de 2 sıra geriledi ve 31’nci sıraya düştü. Söz konusu oranlar ile Türkiye küresel ihracattan yüzde 1,1 pay alırken küresel ithalattan aldığı pay ise yüzde 1,4 olarak gerçekleşti. ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/bilgi-aglari-ve-demokrasinin-sessiz-donusumu-80039</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Bilgi ağları ve demokrasinin sessiz dönüşümü</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Yapay zekâ tartışması çoğu zaman teknolojiye fazla, demokrasiye ise yetersiz bakıyor. Oysa asıl mesele yalnızca yeni araçların çıkması değil; bu araçların bilgi üretimini, gazeteciliği ve kamusal tartışmayı nasıl dönüştürdüğü. Bugün sormamız gereken soru “AI ne yapabiliyor?” dan daha derin: Toplumsal gerçekliği anlatan ve dolaşıma sokan sistemler otomasyona teslim edilirse, demokratik hayat bundan nasıl etkilenir?</p>
<p>Amy Ross Arguedas ve Felix M. Simon’ın Automating Democracy: Generative AI, Journalism, and the Future of Democracy raporunun en önemli hatırlatmalarından biri şu: Generative AI nötr bir teknoloji değil. Hangi verilerle eğitildiği, hangi dünyaları temsil ettiği, kimi görünür kılıp kimi dışarıda bıraktığı baştan politik meseleler. Verinin kendisi eşitsizse, model de bu eşitsizliği yalnızca yansıtmakla kalmaz; büyütebilir. Bu yüzden yapay zekâyı konuşurken teknik kapasite kadar temsil, güç ve hegemonya meselelerini de konuşmak zorundayız.</p>
<p>Burada kritik noktalardan biri, bu modellerin büyük bölümünün Küresel Kuzey’de geliştirilmesi ama etkilerinin dünyanın her yerine yayılması. Bir model İngilizce dünyaya göre optimize edilmişse, başka toplumlara “evrensel doğruluk” diye ne taşıyor? Hangi normları görünmez biçimde ihraç ediyor? Yapay zekâyı kuru bir şekilde sadece bir inovasyon alanı değil, yeni bir kültürel güç rejimi olarak da görmek gerekiyor. Dünyanın sormayı gittikçe unutturduğu hak temelli soruları yapay zeka üzerinden yeniden gündeme almak zorundayız. Özellikle gelişen hiper hedefleyebilme ile kişiselleştirme ise ilk bakışta cazip görünüyor. Daha erişilebilir, daha anlaşılır, kişiye uygun bilgi üretmek elbette önemli. Ama herkes yalnızca kendi tercihlerine ve duymak istediklerine göre şekillenen bir bilgi evrenine çekilirse, ortak kamusal zemin ne olacak? Kişiselleştirme erişimi artırabilir fakat yankı odalarını da derinleştirebilir, ki şu anın medya araçlarının sağladığı da tam olarak bu. Belki de küresel haklarımızın böylesine zedelenmesine rağmen büyük toplumsal hareketler ve beklentiler oluşturamamamızın temelinde de tam olarak bu yatıyordur.</p>
<p>Gazetecilik tarafında mesele daha da hassas. Yapay zekâ artık haberin yalnızca dağıtımında değil, üretiminde de kullanılıyor. Oysa özünde ne olduğunu hızla unutmuş ve reklama yakınlaşmasını üzülerek izlesek de gazetecilik sadece bilgi parçalarını birleştiren teknik bir süreçten çok daha fazlası. Muhakeme, bağlam kurma, etik karar verme ve kamusal sorumluluk taşıma işi. Bu yüzden medya ve haber üzerinden meseleyi hız ya da verimlilik üzerinden okumak tüm toplumsal bilgi ağlarımızı riske atıyor.</p>
<p>Elbette yapay zekâ gazeteciliğin bazı sorunlarına temas edebilir: Haberden kaçınma, erişim güçlüğü, farklı dillerde ve formatlarda içerik ihtiyacı gibi. Ama bunun için önce neyi optimize ettiğimize karar vermeliyiz: Tıklanmayı mı, hızlanmayı mı, yoksa kamusal değeri mi?</p>
<p>Bir diğer kırılma noktası da yanlış bilgi ve güven meselesi. Yapay zekâ ile üretilmiş metinler, görüntüler ve sesler çoğaldıkça gerçeklik altyapısı bulanıklaşıyor. Böyle bir zeminde medya okuryazarlığı önemli ama tek başına yeterli değil. Çünkü bireylerden sürekli teyakkuz beklemek, yapısal sorumluluğu bireye yıkmak demek.</p>
<p>Sonuçta yapay zekâ tartışması bize şunu hatırlatıyor: Teknoloji geleceği tek başına kurmuyor, hangi değerlerle tasarlandığı, kimler adına işlediği ve kime hesap verdiği sorularının cevabı asıl geleceği şekillendiren unsurlar. Bugün algoritmalarla kontrol edilen ve insanlık hikayemizi birkaç güce teslim eden medyayı adil şekilde inşa etmeden doğru ekonomi politiği inşa etmek oldukça güç. Bilgi ağlarına ve formlarına devrimsel şekilde bakmak, doğru bilgi politikaları geliştirmek için son çıkışa doğru hızla yaklaşıyoruz. Tik tak tik tak tik tak….</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/bilgi-aglari-ve-demokrasinin-sessiz-donusumu-80039</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/0/0/1/1280x720/ekonomigazetesi-no-image.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bilgi ağları ve demokrasinin sessiz dönüşümü ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/bursa-baskoyde-savunma-yatirimi-80038</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Otokorkulukta pazar lideri oldu, enerji ve savunmaya hızlı girdi</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p><strong>2007 yılından itibaren otomotiv sektörüne galvaniz ve yollar için otokorkuluk üretimiyle sanayide hızlı büyüyen TCK by Kıraç A.Ş., füze rampaları ve radarlar için yaptığı özel üretimlerle MKE, Aselsan, Havelsan, TAİ gibi devlerin alt yüklencileri arasına girdi ve NATO tedarikçisi oldu. Güneş enerjisi tarlalarının en önemli konstrüksiyon üreticilerinden biri olmayı da başaran firma şimdi de ‘boş kovan fabrikası’ kuruyor. </strong></p>
<p>Bursa merkezli TCK by Kıraç A.Ş., galvaniz teknolojileri, yol güvenliği sistemleri (otokorkuluklar), enerji altyapıları ve savunma sanayine yönelik üretim yapıyor. Şirketin Yönetim Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Serkan Malçok, grubun yeni yatırım planlarını, ciro ve ihracat hedeflerini paylaştı. Bozüyük Organize Sanayi Bölgesi’nde gerçekleştirdikleri yeni üretim kampüsü için 1 milyar 350 milyon liralık yatırım yaptıklarını belirten Malçok, “54 bin 476 metrekare arsada, 30 bin metrekare kapalı alana sahip yeni tesisimiz, yüksek otomasyon altyapısı, robotik üretim sistemleri, sıcak daldırma galvanizleme, otomatik paketleme hatları ve dijital izlenebilirlik sistemleriyle faaliyet gösteriyor. İlk etapta 222 kişiye istihdam sağlayan yatırımızda çalışan sayısı toplam 350 kişiye ulaştı” dedi.</p>
<p><strong>Bursa Başköy’de ‘savunma’ yatırımı </strong></p>
<p>Bursa Başköy’de devam eden savunma sanayi ve ileri üretim teknolojileri yatırımıyla ilgili bilgi aktaran Serkan Malçok, bu yatırımda inşaat sürecinde sona yaklaştıklarını anlattı. Malçok şöyle konuştu: "Son yıllarda özellikle "boş kovan talebi" çok yüksek. Bu alanda üretim yapan fabrikaların kapasiteleri sipariş yoğunluğu nedeniyle 2035- 2040 yıllarına kadar dolmuş durumda. Biz de bu konuda Nilüfer’de yatırıma başladık. Eylül ya da Ekim ayında inşaatını bitirip 2027 ilk çeyreğinde de üretime başlamayı planladık. İnşaat için 500 milyon lira yatırım tutarı ayırmıştık. Makine ve ekipman yatırımında 3 yılı ödemesiz 10 yıl vadeli finansman çözümleri var çünkü makine firmaları böyle bir tesisin üretime geçtiği andan itibaren satın alma garantileriyle çalıştığı biliyor.”</p>
<p>‘Yüzde 70’i ihracattan 8 milyar lira ciro bekliyoruz’ Otokorkuluk işinde pazar paylarının yüzde 30 civarında olduğunu, bu konuda Avrupa pazarında da büyük oyuncu konumunda bulunduklarını söyleyen Malçok, “Avrupa’da altyapı yatırımları yeniden hızlandı ve yaklaşık 5 milyar dolarlık bir pazardan bahsediliyor. ABD’de de 4,5 milyar dolarlık bir pazar bulunuyor. Avrupa’da firma alımı yapabiliriz.</p>
<p>Ayrıca Rusya ve Türk Cumhuriyetleri pazarında da güçlü olmak için görüşmelerimiz devam ediyor. Kazakistan’da üretim planlıyoruz. 2025 yılında 3 milyar lira ciro yapmıştık yeni fabrikamızın devreye girmesiyle 2026 yılı için 8 milyar lira ciro planladık. Bu konuda Bursa ve Bozüyük fabrikalarımızın üretim kapasitesi aylık 17 bin ton ve daha bu kadar kapasite eklesek iş var” dedi. SAHA EXPO fuarına da katıldıklarını hatırlatan Malçok, Norveç merkezli Nordic Deployment ile iş birliği anlaşması imzaladıklarını belirterek, bu kapsamda savunma sanayi ve kritik saha altyapıları alanında ortak üretim ve ticaret planladıklarını söyledi. </p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>TCK’yı nasıl tescilledim?</strong></span></p>
<p>Serkan Malçok, TCKnın marka tescilini nasıl yaptığını da şöyle anlattı: “Biz Karayollarına çok iş yapıyorduk. O zamanlar adı ‘Türkiye Cumhuriyeti Karayolları’ idi. Her yerde kısaltma olarak TCK yazıyordu. Ben de bunun iyi marka olacağını düşündüm. Müracaat ettim ve tescil sürecini başlattım. Yetkililer bana bunu tescil edebileceğimi ana kendilerine ‘avukatlık faaliyeti yapmayacağıma dair teminat vermem’ gerektiğini söylediler. Ben de olur dedim. Onlar ‘Türk Ceza Kanunu’nun baş harflerini tescil ettirmemden endişelenmiş. Aradan zaman geçti ve Karayollarına TCK’yı tescil ettirdiğimi isterlerse kendilerine satabileceğimi söyledim. Bana ‘Bizim adımız artık Karayolları Genel Müdürlüğü (KGM) oldu’ dediler. Böylece TCK bizim markamız olarak kaldı. Hem yurt içinde hem de yurt dışında çok kolay söylenen ve akılda kalan bir marka oldu. Halen de birçok bölgede Karayollarına ait yerlerde TCK yazıyor.”</p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/bursa-baskoyde-savunma-yatirimi-80038</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/0/3/8/1280x720/serkan-malcok-1779771854.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Bursa Başköy’de ‘savunma’ yatırımı  ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/ozgur-ozel-calismalarina-tbmmde-basladi-80032</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Özgür Özel, çalışmalarına TBMM’de başladı</title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>CHP Genel Merkezi’ne pazar günü yapılan müdahalenin ardından TBMM’ye yürüyen “Bundan sonra CHP›nin gerçek genel merkezi TBMM›deki grup odasıdır” diyen CHP Lideri Özgür Özel, dün mesaine Mecliste başladı ve kabullerini de Mecliste gerçekleştirdi. Özel, Meclis’teki mesaisinde grup başkanvekilleri, il başkanları ve belediye başkanlarını bir araya gelirken, önümüzdeki sürece ilişkin yol haritası değerlendirildi.</p>
<p>TBMM’ye sabah saatlerinde gelişinde basın mensuplarının sorularını yanıtlayan ve programı hakkında bilgi veren Özel, gün boyu Mecliste olacağını belirtti. Özel, “Grup Başkanvekillerimizle ve MYK üyelerimizle bundan sonraki süreci değerlendireceğimiz bir toplantı yapacağız. Onun dışında il dışından gelen, burada olan il başkanlarımız var. Onlar ayrılmadan önce mutlaka görüşmek istiyorlar. Belediye başkanlarımız var, onları kabul edeceğiz, görüşeceğiz. Bundan sonrasını planlayacağız” dedi. Bayramda, Manisa’ya gideceğini açıklayan Özel, “ Manisa’da olacağım. Onun dışında da bayram programını henüz netleştirmedik, arkadaşlarla çalıştıktan sonra netleştireceğiz. Çünkü bizim bayram süresince Genel Merkezde olma, Genel Merkezde kalma gibi bir planımız vardı. Oradan çıkmayacağımız için bir bayram süresince resmi ya da özel herhangi bir programlama yapmamıştık. Onu şimdi konuşacağız” dedi. Özel, Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan başkanlığında bir heyeti de dün, Mecliste kabul etti.</p>
<p><strong>Kurultay nasıl toplanacak?</strong></p>
<p>Parti içinde yaşanan olaylardan sonra gündemdeki en önemli konu kurultayın ne zaman toplanacağı. Yani Kılıçdaroğlu’nun ifadesiyle ‘en uygun zamanda’ mı? Yoksa Özelin söylediği gibi en kısa zamanda mı toplanacak? Tüm delegelerin yenilenmesi için mahalle, ilçe ve il kurultaylarının yapılması gerekiyor. Kılıçdaroğlu’nun tercihi bu yönde ve bunun da en az 6-7 ayı bulabileceği belirtiliyor. Olağanüstü Kurultay kararı alınabilmesi için delegelerin yarısından bir fazlasının imzası veya PM kararı gerekiyor. Kılıçdaroğlu bu zaman zarfında iptal edilen kurultay öncesi CHP Parti Meclisi’nde bulunan kişiler içinden yeniden bir MYK (Genel Başkan Yardımcıları) seçmek durumunda. Destekçi bazı vekillerin bu görevi kabul etmeyeceği yönünde haber gönderdiği de biliniyor. O PM’de de Kılıçdaroğlu ve Özel’i destekleyenlerin sayısının eşit olduğu belirtiliyor.</p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong>“Bir siyasi partinin genel merkezine balyozla girmek demokraside olacak şey midir?” </strong></span></p>
<p>Abdullah Öcalan’la 24 Mayıs’ta görüşen DEM Parti İmralı Heyeti üyeleri Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Faik Özgür Erol yazılı bir açıklama yaptı. Türkçe ve Kürtçe yapılan açıklamada Öcalan’ın değerlendirmelerine yer verildi. Açıklamada, Öcalan’ın, CHP Genel Merkezi’ne yönelik polis müdahalesi ve güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmeleri de yer aldı. Yapılan açıklamaya göre, Öcalan’ın değerlendirmeleri şöyle:</p>
<p>“Büyük bir öfkeyle yüklü toplumları büyük düşünce ve büyük etik değerler olmadan dönüştürmek mümkün değildir. Toplum; hayatın her düzeyinde etik, siyasal, hukuksal ve ekonomik açılardan büyük bir sıkışma yaşıyor. Bunun için süreçte ısrar ve acele ediyoruz. Orta Doğu konjonktürünün halen her şeye gebe olduğunu düşünüyorum. İran ve İsrail gibi devletler katılaşıyor ve daha da katılaşacak gibi görünüyor. Orta Doğu’da milliyetçilik ve ayrışmayı geliştirmek, mikro-milliyetçilikleri büyütmek zarar verir. Bölgedeki riskli gelişmeleri gözetecek ve önleyecek, kanlı hesaplaşmaları aşacak bir süreç çalışması yürütüyoruz.</p>
<p>Ve elbette tüm yapılanların yasal bir temele kavuşması önemlidir. Beklentide kalmak, beklenti halini sürdürmek sadece risk üretir. Kaybedecek zamanımız yoktur. Bütün aktörlerin bu tarihi sorumluluk anlayışla hareket edeceğine ve TBMM’nin de çalışmaları bu hassasiyetle yürüteceğine inanıyorum.</p>
<p>Çerçeve bir yasa, demokratikleşme sürecinin kök hücresini oluşturabilir. Yasal düzenleme bizi gerçek bir pozitif inşaya, demokrasi çarkının döndüğü bir sürece sokacaktır. Demokratikleşme hayati bir ihtiyaçtır ve sürecin başarısı bizi bu hedefe yakınlaştırır.</p>
<p>Bir siyasi partinin genel merkezine kapısını balyozla kırarak girmek demokraside olacak şey midir? Cumhuriyet Halk Partisine yönelik uygulamalar ve yaşanan gelişmeler, doğru işleyen bir demokrasinin ve demokratik siyasetin olmamasıyla ilgilidir. İşleri bu noktaya getiren sebep budur; cumhuriyetin temelindeki demokrasi ilkesinden yoksunluktur. Demokrasiye sanki bir lüksmüş, demagojiymiş, lafazanlıkmış gibi yaklaşarak önemsememenin sonuçları vahim bir hatadır. Cumhuriyetin demokratik niteliğini geliştirmek kadar aciliyet taşıyan bir durum yoktur.</p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/ozgur-ozel-calismalarina-tbmmde-basladi-80032</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/0/3/2/1280x720/ozgur-ozel-1779770437.jpg" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Özgür Özel, çalışmalarına TBMM’de başladı ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

                    <item>
            <guid>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/ortaya-karisik-80030</guid>
            <pubDate>Tue, 26 May 2026 07:00:00 +03:00</pubDate>
            <title> Ortaya karışık </title>
            <content:encoded>
                <![CDATA[ <p>Bu yazı, arife günü yayımlanacak. Bayramlar güzel yemeklerin yendiği günlerdir. Bu nedenle bu haftaki yazımda biraz nostalji yapacağım; biraz da yemek içmekle ilgili, ortaya karışık, bir şeyler  aktaracağım ve yorumlar yapacağım.</p>
<p><strong>Eski Türkiye’deki bayramlar</strong></p>
<p>İnsan yaşlanınca eskileri arıyor diyeceksiniz. Ama ben her yaşta eski bayram günlerini hep hatırladım, aradım.</p>
<p>Bir komşumuzun bahçesinde fırınları vardı. Fırını arife günü akşamüstü yakarlardı. Diğer komşularımız gibi çömleğe keşkeklik buğday, et ve suyu koyar arifeden onlara bırakırdık. Çömlekler fırına girmek için sıra sıra dizilirdi. Fırın hazır olunca onlar çömlekleri fırına yerleştirirlerdi. Keşkekler çömleklerde sabaha kadar yavaş yavaş pişerdi. Sabah da babam bayram namazından dönmeden annemle gidip çömleğimizi alırdık. Babam camiden döner dönmez  “Abdestliyken okuyayım“ der ve kısık sesle Kuran okurdu. “Bize bu evi bırakan kayınpederim ve kayınvalidemin, annem ve babamın ve de tüm ölmüşlerin ruhuna fatiha“  dediğinde ritüelin sona erdiğini anlardım. Bu anı bekleyen annem de erittiği tereyağına kırmızı biberini katar, yağı kızdırırdı. Tabaklara konan keşkeğin üzerine o erimiş kızgın yağı dökerdi. O koku ve kızgın yağın keşkeğin üstüne dökülmesi ile çıkan o ses hiç aklımdan çıkmaz.</p>
<p>Kurban Bayramı, adı üstünde, kurban demekti. Kesilecek koyun bir gün önceden alınmış, bahçede bekliyor olurdu. Ama bu durum sonra değişti. Babam koyunu aynı gün alıp gelirdi. Bir gün önceden alındığında hayvana alıştığımı, suyunu ve yemini verdiğim hayvanın kesilmesini yüreğimin kaldırmadığını anlamıştı. Kahvaltı sonrası kasabı beklerdik. Kurban bahçede kesilirdi. Dut ağacına asılı derisi soyulurdu. Postu THK’na verilirdi.  Daha sonra et parçalanır dağıtım yapılırdı. Sakatatlar bize kalırdı. İşkembe çorbasını ve mumbar dolmasını çok severim. Bu, o günlerden kalma bir alışkanlıktır.</p>
<p><strong>Bir yorum</strong></p>
<p>Şimdi düşünüyorum da,  ne kadar güzeldi bayramlar. Mükerrem Kemertaş’ın söylediği güzel Erzurum türküsü gelir aklıma “Bir dağ ne kadar ulu olsa; kenarı yol olur. Buna bayram günü derler; dost ile düşman bir olur” (https://www.youtube.com/results?search_query=mükerrem+kemertaş+dün+gece+yar+hanesinde).Bayramlarda küsler de barışırdı. Şimdi bırakın küslerin barışmasını, bayram öncesi düşman kalesi fethedilir gibi parti merkezleri basılıyor.</p>
<p>Bayram ziyaretleri de ayrı bir güzellikti. Hiç olmazsa yılda iki kez büyükler ziyaret edilir, hatırları sorulurdu. Şimdinin dünyasında bayramlarda insanlar şehirlerden kaçıyor. Ziyaret etmek istese zaten bu uzaklıklarla bir ziyaret için belki bir gün bile yeterli olmayacak.</p>
<p>Babam bir ilkokul öğretmeni idi. Üç çocuklu bir aile idik. O zaman her kurban bayramında bütçesi sarsılmadan bir koyun alıp kurban edebiliyordu. Bugünün öğretmeleri ise, bırakın kurban kesmeyi, evlerine et girmemesinden şikayet ediyor.</p>
<p>Eski Türkiye böyle bir yer idi; gel de özleme.</p>
<p><strong>Kurum gibi pastane</strong></p>
<p>Chicago’da gittiğimiz bir pastane vardı. Sahibi Alman kökenliydi. Garsonlar da öyle. Çoğu yaşlı kadınlardı; tertemiz beyaz önlükleri vardı. Sanırım pastanenin açıldığı 1948 yılından beri hizmet ediyorlardı. Kaliteden, pastanenin geleneğinden  ödün vermiyorlardı. Her arkadaşın sevdiği bir pasta cinsi vardı. Genelde hep o sevilen pastalar ısmarlanırdı. Ben “Black Forest“ pastasını severdim. Her yediğimde aynı tadı alırdım; kalite değişmezdi.</p>
<p>O dönemler sigara içme yasağı yoktu. Ama içerde sigara içilmesine izin vermezlerdi. Müşteri  kaybetmek pahasına bu ilkelerinden ödün vermezlerdi.</p>
<p>Aradan yıllar geçti. Orada yaşayan arkadaşıma sordum. Pastane hala çalışıyor, aynı düzende devam ediyormuş. O pastane kurumsallığını koruyormuş.</p>
<p><strong>Bir yorum</strong></p>
<p>Kurumlar, demokrasinin temel taşlarıdır. Kurumları da kurum yapan yöneticileridir. Kurumlarda ilkeler, gelenekler korunur; saygınlıkları buradan gelir.  Chicago’daki bir pastane kurum olarak kalmış, ilkelerini, geleneklerini koruyor. Biz de ise bakıyorsunuz kurumsallığını en çok koruması gereken kurumların yöneticileri, aldıkları kararlarla kurumlarının saygınlığını pasta gibi yiyor.</p>
<p><strong>Bal Mahmut’tan </strong></p>
<p>Bir zamanlar televizyonun tatlı dili, Bal Mahmut’tan dinlemiştim. Lokantada adam pilav ısmarlamış. Pilav gelmiş. Kaşığını pilava daldırmış, ağzına götürecekken bakmış kaşıktan bir siyahlık sarkıyor. Tabağın kenarına boşaltmış kaşığı. Pilav içinde bir kıl. Neyse deyip tekrar kaşığını daldırmış pilava. Yine tam ağzına götürecek, yine sarkan bir kıl görmüş. Hay aksi şeytan deyip kaşığını pilava daldırıp yine kıl çıkınca garsonu çağırmış. “Kılları ayrı bir tabakta getirseniz de herkes istediği kadar alsa“ demiş.</p>
<p>Bir yorum</p>
<p>Spor dünyasında transferler normaldir. Ama şimdi zaman zaman siyaset dünyasında transferler yaşanıyor. Ve gerisi gelecek söylentileri var. Lokantadaki adam gibi diyesim geliyor: Bütün partiler “müsaitler“ini ayırsalar da herkes istediği kadar alsa.</p>
<p><strong>Niye şaşırıyoruz ki</strong></p>
<p>Trakyalı sanayici bir dostumdan dinlemiştim bu anıyı.</p>
<p>Organize sanayi sitesindeki her zaman gittikleri aşçı dükkanına gitmişler. Önce çorbalarını ısmarlamışlar. Ama uyanık çıraklardan birisi çorbayı beğenmemiş. Cebinden çıkardığı bir üstüpü parçasını çorbaya atmış. Sonra da aşçıya  seslenmiş “Usta, bir bakar mısın?“. Aşçı  elini önlüğüne  sile sile gelmiş.“Ne oldu?“diye sormuş. Uyanık çırak “Usta, çorbamda yabancı bir şey var.“. Aşçı  almış kaşığı eline daldırmış çorba kesesine. Çıkan iplik paçalarını kenara koymuş. Uyanık çırak  heyecanla haykırmış:“Aaa, üstüpü bu“. Aşçı gayet sakin cevap vermiş. “Ne yani şaşırdın mı? Dört liraya çorba içtiğin yerde, organize sanayi bölgesinde çorbandan Vakko eşarp mı çıkacaktı!“.</p>
<p><strong>Bir yorum</strong></p>
<p>Euro News’un haberine göre Türkiye, 2025 yılında hukuk üstünlüğü endeksinde bir sıra daha gerileyerek 143 ülke arasında 118. sırada yer almış (https://tr.euronews.com/2025/10/28/turkiye-2025-yilinda-hukuk-ustunlugu-endeksinde-bir-sira-gerileyerek-143-ulke-arasinda-118).Endeks verilerine göre Türkiye, son on yılda Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde ciddi bir gerileme yaşadı. 2015’te 80. sırada bulunan Türkiye, her yıl gösterdiği düşüş eğilimi ile 38 sıra kaybetti.        </p>
<p>Yaşadığımız olaylar, alınan kararlar insanları şaşırtıyor. Şimdi o aşçı gibi sormak gerek: “Niye şaşırdınız ki?“.</p>
<p><strong>Son söz</strong></p>
<p>Bayramınız kutlu olsun…</p>
<p> </p>
<p> </p> ]]>
            </content:encoded>
            <link>https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/ortaya-karisik-80030</link>
                            <media:content url="https://www.ekonomigazetesi.com/storage/uploads/0/0/1/1280x720/ekonomigazetesi-no-image.png" type="image/jpg" expression="full" width="1280" height="720">
                    <media:description type="plain">
                        <![CDATA[ Ortaya karışık  ]]>
                    </media:description>
                    <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                        <![CDATA[ EkonomiGazetesi  ]]>
                    </media:credit>
                </media:content>
                    </item>

            
    </channel>
</rss>
