Hayatın sorumluluğunu ele almak

Bilindik bir hikaye vardır, Avrupalılar 18’ine gelince çocuklarını kapının önüne koyarlar. Parasını kazansın, hayatını kursun, kendine yetsin derler. Kimileri ‘vay zalimler, böyle ana baba olmaz olsun’ diye yargılar. Kimileri de ‘modernite bunu gerektirir’ der.’ Çağdaş ebeveynlik, kendi ayakları üzerinde durmasını teşvik etmektir’.

Gerek var mı sahiden bu tantanaya?

Biz aile bağlarının Türk kültüründe ne kadar güçlü olduğunu anlatıp; iç içe geçmiş ilişkilerde halaların, yengelerin, eniştelerin dedikodusunu yaparak büyümüyor muyuz? Aile ilişkilerinde yaptığımız fedakarlıkları allayıp pulladıktan hemen sonra, uğruna o fedakarlıkları gösterdiklerimizin başarılarına burun kıvırmıyor muyuz? Komşularımızla iyiliği, hoşluğu, keyfi yaşarken; kendi çocuklarımıza milletin çocuğunu parmakla göstermiyor muyuz? Eşin dostun mutluluğunu paylaşırken, kendi vaziyetimize hislenmiyor muyuz? İki yüzlü bir toplum muyuz da, haset ve gururu bir arada yaşıyoruz? Hiç değiliz. Mertlik, dürüstlük, paylaşmak hamurumuzda var. Atalarımız, tarihimiz bu değerler üzerinde yükseldi.

Öyleyse neden kendi yolumuza bakmak yerine, başkalarıyla ilgileniyoruz?

Çok basit. Bireyleşemiyoruz! Yani arzularımızı keşfedip, onları gerçekleştirme yönünde bir hayat sürdüremiyoruz. Ne örf adet diye adlandırdıklarımız, ne eğitim sistemimiz, ne de kurduğumuz ilişkiler ve hayat düzeni bu keşfe müsade ediyor.

Türk Dil Kurumu’na göre; ‘’bağımsız kişiliğe varan gelişme süreci’’ olarak tanımlanan bireyleşme sürecinde biz neler yapıyoruz? Gözümüzü açmaya çalışırken, ‘iyilik için müdahale’ mottosuyla yaşayan büyüklerin, ebeveynlerimize gösterdiği yolda büyütülüyoruz. Eğitim hayatına başladığımızda ezbere dayalı sistemin dişlileri arasında koşturuyoruz. Ergenlik yıllarımız; anne-babanın çizdiği yolda, kurslarda, sınavlarda, özel etkinliklerde ‘en’ olmak hedefiyle savrularak sürüyor. Yolculuğumuz hep başkalarının bizim iyiliğimiz için çizdiği sınırlar içerisinde.

Keyif nerededir, isteğimiz nedir, becerimiz hangi yöndedir, iyiliğimize olan hangisidir, değerlerimiz nelerdir, biz ‘en’ ne olabiliriz, bulamıyoruz. Sorgulamak için bize dayatılanlarla, ailemizle ve toplumla mücadele etmemiz gerekiyor. Çok azımız cesur ve ‘asi’. Mücadeleye girişip toplumdan ayrışıyor, kendi yolculuğuna çıkıyor. Geri kalanlar içinse hasbelkader seçtiği mesleklerle ve eşlerle hayatın geri kalan yılları başlıyor. Sonrası malum; kadınlar için çoğunlukla eşler tarafından sağlanan barınma, beslenme ve tüketim alanından çıkmadan ‘özgür’ ve fedakar bir hayat. Erkekler için de kararları verip, düzeni sağlayarak işe git - eve dön ekseninde kısır dinamiklere ‘hükmeden’ rutin bir hayat. Tüm yetişkinler için aynı tatminsizlik hissi, sıkışmış ve mutsuz bir hayat. Birbirimizi suçluyoruz, ailemize kızıyoruz, kimi zaman da yaşayamadıklarımızı içimizde biriktiriyoruz.

Oysa kendini gerçekleştirme yolculuğu uzun ve yol çok keyifli. Gözümüzü açarsak, konfor alanlarımızdan çıkmayı göze alırsak, kendi arayışımızı -Avrupalı ebeveynlerin çocuklarına yaptıkları gibi- zorunda bırakılmadan başlatırsak ve en önemlisi hayatımızın sorumluluğunu elimize alma cesaretini gösterirsek değişim mümkün. İç huzuruna kavuşmak ve mutlu bir yaşam sürmek de bu şekilde mümkün. Ancak o zaman başka hayatlar yerine kendi yapabildiklerimizle gurur duyarız. Eşin dostun mutluluğunu sahiden paylaşırız. Sağlıklı ilişkiler kurarak hayatı doğru kişiler ile paylaşırız. İhtiyacımız olan azim ve kararlılık.

Yeni yaşıma girdiğim bugün, üfleyeceğim tüm mumlardan önce dileğim; sürdürdüğüm bu kararlı yolculukta, hayatla kavga etmeden tüm yaşananları ve yaşanacakları sağlık, keyif ve huzurla karşılamak.

YORUM EKLE